Bozulan Büyü

264
Görüntüleme

Sınıfta en arka sıraya transferim bir anda oldu. Bir yıl önce ön sırada oturuyorken ertesi yıl, sınıf öğretmenim beni en arka sıraya yerleştirmişti. Çünkü geçtiğimiz yaz hayli boy atmı­şım. Boyumun uzamışlığına ve büyü­müş olmama bir yandan seviniyordum. Diğer yandan ise buna üzülüyordum, sıra arkadaşımdan ayrılmanın , tahtayı görememenin yanısıra bir de sınıfın en uzun ve en suskun çocuğunun sıra arkadaşı olmuştum. Yanımda artık Yasemin değil, Haydar oturuyordu!
Kitaplarının kenarına ”bir büyük boş­lukta bozuldu büyü” cümlesini yazı­yordu hep, Durmadan, değişmeden yazılan bu cümle, ürkütüyordu beni. Bozulan neydi? Neden büyülüydü? Cevapsız sorularımın bilinmezliği bir yana sorup öğrenemeyişimdeki cesa­retsizliğim beni tedirgin ediyordu. Alacağım cevaptan mı ürküyordum bilemiyorum! Teneffüs zili çalar çal­maz Haydar’dan uzaklaşmanın sevinci alırdı ilk zamanlar beni ve doğru Ya­semin’in yanına. On dakikalık bir ferahlama, ciddi bir teneffüs.

Konuşmazdı Haydar. Sormazdı. Söy­lemezdi. Sadece bakar ve dinlerdi. Öğretmenler onu kaldırdığında hep bilirdi cevapları ve hep en yüksek no­tu alırdı.
Gözleri simsiyahtı. Kendisi gibi sırra kadem basmış gözler… Hiç ipucu yok! Adressiz mekanlar gibi! Kaybolmak gibi… Bildiğini sandığın , bilinmezliklerin yanılgısı gibi…Söylemiştim ya Haydar’ın boyu çok uzun. Duyduğuma göre yaşı da bizden büyükmüş. Hem de üç yaş! Ve ben onunla aynı boyda olmanın sıkıntısını , aynı sırayı paylaşmakla yaşıyorum. Kız arkadaşla­rım benim yerime hayıflanıyor;
”Ne ka­dar sıkıcı şu Haydar.”
”Evet çok sıkıcı!”
Bir zaman sonra Haydar’ın konuşa­bilmesini hedef edindiğimi fark ediyo­rum. Arkadaşlarımın dalga geçmeleri ve uyarılarına rağmen. ”Ya o çatlaya­cak senin çenenden, ya da sen çatla­yacaksın onun susmasından!” diyor­lar. Umurumda değil! Bisküvimi uzatıp
”ister misin?”
diye soruyorum ve sadece başını iki yana sallayışında var olan
”hayır” cevabını alıyorum.
Bıkmıyorum, onu sıkıcı buluyorum ama içimden bir ses sanki konuşmayı öğretmem gerekiyormuş gibi durma­dan ona teklif götürmemi öneriyor. Ne çıkar ki diyorum içimden ben so­rarım, o iki yana sallar başını ! Bir gün belki bıkar da bir şey söyler.
”Haydar kantine iniyorum gelir misin?”
”Haydar annem güzel kek yapar bak üzümlü ister misin?”
”Haydar bu soruyu çöze­medim anlatır mısın?”
Ben bıkmaksızın her tür soruyu soruyorum ama cevap hep aynı !Ya iki yana ya da öne geriye sallanan bir baş hareketi. Arka­daşlarım ”Ben olsam çıldırırım.” ”Uğraş­ma şununla” diyorlar. Aldırmıyorum.

En arka sırada oturuyor olmak tahtayı görememe sorununu beraberinde getirmişti. Göremiyordum sınıfın en son sırasından tahtayı. Sömestre tatili sonrası gözlüklerimle gidiyorum okula. Herkes çok yakıştığını söylüyor. Arka­daşlarım etrafımda her biri fikrini belir­tiyor. Bazı çocuklar dört göz oldun di­ye alay ediyor, iyi kötü bir yığın tepki alıyorum. Ama Haydar da hala tepki yok. Sadece her zamankinden fazla ve dikkatli bir bakış ve hemen te­laşla başını önüne eğmesi… Buna da şü­kür diyorum içimden gördü ya!
Konuşacak bir gün diyorum. Buna inandırıyorum kendimi. İlk teneffüs zili çalar çalmaz beklenmedik bir şey oluyor. Haydar,
”Gözlüklerini bir kez deneyebilir miyim?”
diye soruyor. Şaşkınlığım had safhada. Öylece ba­kakalıyorum. Çocukça yaşıma rağmen ilk kez direkt muhatap alınmış- lığımın şaşkınlığı bu. Bu beklenmedik bir şey benim için. Hatta kim olsa ay­nı şaşkınlığı yaşayabilir. Çünkü dedim ya Haydar konuşmaz. Haydar soru sormaz. Haydar sadece dinler ve ba­kar. Bu yüzden sorusuna cevap ver­mekte geciktiğim gibi, emin olmak is­tercesine
”anlamadım?” diyorum. Öy­le ya nasıl anlayabilirim ki?
Beş aylık sürecin sonunda kurulmuş bir cümle bu, bir soru üstelikte. Şim­şek hızı ile geçiyor tüm bunlar zih­nimden. Ama sorusunun gerçek ce­vabını veremiyorum. O ”anlamadım” deyişim üzerine biraz duraklayıp,
Haydar ayağa kalkıyor. Her şeyi yutacakmış gibi derin bir nefes alıyor ve veriyor. Arkası dönük öylece duru­yor bir basamak aşağıda. Ne yapacağımı bilmeksizin gözyaşlarımı siliyorum elimin tersi ile. Dönüyor Hay­dar. Boyu yine çok uzun. Islak yanaklarına rağmen gözlerinden siyah bir tül kalmış gibi parlak bakıyor. Ve sanki gözleri gülümsüyor. Dudakları da öyle. Sesinde ıslıklı ayaz yok artık, ılık bir bahar sabahının esintisi ka­dar rahat.
”Ben saz çalarım” diyor. ”Sana saz çalmamı ister misin?”
”Evet, tabi isterim” diyorum. Şaşkın , o gü­lümsediği için gülümseyerek. Neler olduğunu anlama­yarak. Bir iki adım ilerleyip, kollarını iki yanında açarak gerçek olmayan bir kahkaha atıyor . Olduğu yerde dö­nüyor
”Bir büyük boşlukta bozuldu büyü!” diye bağı­rarak…
Okula gelmeye başlayan çocuklar, susmasıyla meşhur hatta sıkıcı Haydar’ı bağırırken görmenin şaşkınlığında. O aldırmıyor bile . Tekrar bağırıyor;
”’Bir büyük boşlukta bozuldu büyü!”
Yanına gidip elimi omzuna dokunduruyorum. Pek id­rak edemediğim hâlâ hafsalamı zorlayan bu cümleyi (şimdilerde, bir şairin mısrası olduğunu öğrenmeme rağmen) tekrar ediyorum ”Bir büyük boşlukta bozuldu büyü!” Diyorum.
”Eveeeet!” diyor. Ve ona tüm cesareti­mi toplayıp,
”Artık susmayacaksın değil mi?” diyorum. O ise yüzünde aynı tebessüm,
”Sana saz çalacağım de­dim ya!” diyor.

Haydar okulun bahçesinde bir bankta oturup teneffüs­lerde saz çalıyor bana. Okul müsameresinde çalmasını istiyor okul müdürü. Haydar hiç susmamacasına anlatı­yor; Dağları, kışın karın altından baş kaldıran kardelen­leri… Fırtınanın yelelerini nasıl ördüğünü, Nazlıcan’ ın ne çok süt verdiğini, on yaşına kadar çobanlık yaptığı için okula geç başladığını, okulu iki köy uzaklıkta olduğu için üç saat yürüdüğünü, dönüşte akşam yemeği için , ebegümeci, arapsaçı, labada, ısırgan otları topladığını, köyünün havasını nasıl da özlediğini…

Kocaman ahhhhlar çekerek anlatıyor. Hatta büyük elleriyle kaşlarına dokunuyormuş gibi yapıp, kızaran yüzünü saklayarak, emmisigillerin kızı Gülendam’ı ne çok sevdiğini, onun beliklerinin köydeki hiç bir kızda olmadığını, kınanın sadece Gülendam’ın parmakları­na yakıştığını, daha derin ahlar çeke çeke anlatıyor da anlatıyor.
Haydar kışa inat bahar tazeliği ve sıcaklığı taşıyan o Şubat sabahından sonra, gülümsüyor. Haydar saz çalıyor, Haydar anlatıyor, Haydar okul flamasını taşıyor, Haydar kötü çocuklara göz açtırmıyor, Haydar konuşuyor.
Haydar konuştukça suskunluklarda birikmişliğin büyüsü bir tebessüme dönüşerek bozuluyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Büyük Rüyalarla Geçen Bir Ömür / Alim Yıldız
Çerceve / Esra Karabiber
Alem-i Berzahtan Notlar -II- / Muhittin Fırıncı
Ayışığı Dallarıma Çiğdem Dadanmış / Alâaddin Soykan
Gül Kurusu / Selami Şimşek
Tümünü Göster