Adı Kedi Olan Bir Martı Çığlığı

217
Görüntüleme

Kedi (u)mutluydu.
Alevlenmiş kömürlerin yalımlarından dökülen sıcaklarla ısınmış ev­leri bilen biriydi. Kış soğuklarından ve dışarıdaki tehlikelerden uzak evlerde, bir sobanın yanıbaşında kıvrılıp uyumanın huzurunu yaşamıştı. Şimdi sokakta ve kimsesizlikte kaldığı uzun bir zaman sonra, yine bir adres edinmesi ve çalınacak bir kapı bulması onu yeniden (u)mutlandırmıştı. Islanmış tüyleri, soğuklarla morarmış teni, ilgisiz bakışlarla kızarmış gözleri ve açlığı, az ileride varacağı evin iyimserliği sayesinde artık acı vermiyordu.
Kimsesizlikten sıyrılmış kalbine düşmüş bir umudun açtığı yoldan yürüyordu. Gidecek bir yeri olan insanların ışıltılı gözleriyle bakı­yordu: Hayat güzeldi.
Bir yere ait olmak, bağlanmak demekti. Bağlanmak ise, düşme­mekti. Kedi birine ait olduğunu hissediyordu. Düşmüyordu. Çalı­nacak ve kendisine açılacak bir kapı bulmuştu. Yağan yağmur ve devam eden kış, gittiği yerin sevgisini büyütmeye yarıyordu. Ken­disine “gel!” diyen ses, yanı başında kıvrılıp kaldığı bir soba olmuş­tu; sıcaklığı çoğaltıyor, uykusuna şeker-şerbet katıyordu.
Yoldaydı. Yol uzun, gece ise koyuydu. Gidilecek yer olunca, hem yol hem de yolculuk güzel oluyordu. Umut vardı, hayat umutla iyiydi…

Kedi kapıdaydı.
Üzerinde, geride bıraktığı kimsesizliğin ve yürüdüğü yolların yor­gunluğu vardı. Yorgun, ama (u)mutluydu. Dışarının kendisine bu­laştırdığı üşümüşlük içinde kapıya bakıyordu. Dışarıdaydı. Durdu­ğu yer de soğuktu. Ama ön ayaklarıyla dokunup aralayacağı bir kapının önünde duruyordu, ‘içeriye’ alınmak üzereydi. Yanan bir sobanın kenarındaki minderde kendisini bekleyen uykunun çağrı­sını duyuyordu. Bir rüyaydı yaşadığı. Rüyada dört mevsim vardı. Kendisine anlatılmış masalların iç odalarında mahrem hazlar tadı­yordu. Sevgiliden hoş kokular duyuyordu. Buluşan gözlerden, bir­birlerinin kıvrımlarında dinlenen ellerden yasak şarkılar dinliyordu. Bastıran karanlıkların içinde birbirlerine açılan kalpler, ilk kez gün yüzüne çıkan sevinçler yaşatıyordu. Önünde durduğu kapı, ihtimal, onu bir rüyanın içine çekecekti.
Kapı açılacak mıydı? İçeri alınacak mıydı? Kapı daha çalınmamıştı ve sorular da şimdilik cevapsızdı. Kapı­daydı.
Kedi heyecanlıydı.
Ön ayaklarıyla kapıya dokundu. Kendisine “gel!” di­yen ev sahibesine, “geldim!” dedi. Uzun bir zamandır dışarıya çıkarmadığı, içinde sakladığı o nazlı sesi dışa­rıya saldı:
-Miyaavvv…
Sanki deniz dalgalandı. Koca bir mavilik gelip kıyısını dövdü. Bir rakkase gibi oyuna kalkan maviliğin yüze­yinde, hep masallara uzanan kadın elleri gibi narin ve kırılgan bir köpük oluştu. Heyecanlı bir göğüs gibi inip kalkan denizin köpüklü beyazına, üzerinde uçu­şan martılar eşlik etti. Uykusundan uyandırdığı deni­zin kokusuna ve mavi rüyanın göğünde uçuşan mar­tılara eklenmişti. O artık kedi değil, deniz kokan bir martı çığlığıydı. Bir martı çığlığına oturmuş ve üzeri­ne deniz kokusu sinmiş bir emanetti. İçinde heyecan bir dağ gibi yükseliyordu. Önünde durduğu kapı, do­ruğunda uğultular duyulan bir tepe olmuştu. Kapının sakladığı sıcaklığa varmak, bir dağı tırmanmak kadar zahmetliydi. Yürümekte zorlanıyordu. Yorgunluk ve heyecan ayaklarını kilitlemişti. İlk önce kapı aralan- malıydı. Ayağındaki kilidi, aralanan kapıdan görüne­cek yüz çözecekti.
Kapıya tekrar dokundu. İçeriden bir ses duydu.
–  Geldin mi?
Evet, gelmişti. Uzun bir yol yürüyerek gelmişti. Soğukları yiyerek… Evin sahibesi uyanmıştı.
Kedi heyecanlıydı.
Kedi bekliyordu.
Kimsesizlikte üşümüş ve yollarda yorulmuştu. Gördü­ğü rüyada duyduğu masalların cazibesiyle ayartılmış, öylece bu kapıya gelmişti. Önünde durduğu kapının kilidini açacak anahtar evin sahibesiydi. “Bir martı çığ­lığına hapsolmuş ve üzerine deniz kokusu sinmiş seni istiyorum.” diyen kadının gelmesiyle kapı açılacaktı. İnanmış bir yüreğin iç mekânında yuvarlana yuvarlana büyüyen bir heyecana yakalanmıştı. “Elveda so­kaklar! Elveda soğuk yüzler!” diyordu. Kalbi dalgala­rın ortasında kalmıştı. Her bir dalga ayak ucuna bir masal bırakıyordu. Uzaklara giden ve uzaklardan ge­len yolcuların anıları dökülüyordu ortalığa. İki kez dokunduğu kapının önünde beklemeye de­vam ediyordu. Kapı açılmıyordu.
Ve beklemenin zulmü başlamıştı. Zulüm kendini soru­larla gösteriyordu:Evin sahibesi yoksa vaz mı geçmişti? Önemsiz biri miydi? Beklenmiyor muydu?
Bunlar şimdilik cevabı olmayan sorulardı. Kapıda öy­lece bekliyordu. Oysa kadın uykuyu tercih etmişti. Dı­şarıda kalmış kedinin ne hissettiğini düşünmemişti. Kalbinin dirildiği bir vakitte kediye “gel!” dediğini unutmuş veya “gel!” dediği kediyi aslında sevmediği­ni hatırlamıştı. Kapı açılmıyordu.
Kadın uyuyordu.
Kedi bekliyordu.
Kedi hüzünlüydü.
Evin içinden ses gelmiyordu. Kapıya dokunmaya de­vam ediyordu. Evin sahibesi hâlâ uyuyordu; üzerine yorganlar almış, kediyi duy­muyordu.
Hüzün açılmayan kapının kilidiydi. Hüzün dışarıda kalmaktı. Hüzün kapıda bekleyen kedi olmaktı.
Açılmayan kapı kediyi yalnızlaştırıyordu. Sıcak bir evin kapısına dokunmuş olsa da üşümesi geçmiyordu. Hüzün yalnız olmaktı. Hüzün kapıda beklemekti. Hüzün, en çok cevapsız kalmış sorularla ıslanmaktı. Hüzün kedi olmaktı.
Bir çağrı üzerine adı “umut” olan bu ‘ev’e yürümüş, ancak karşılanmamıştı. Cevabını bulamadığı soruların boşluklarına düşüyordu. Kadın kapıyı niçin açmıyordu? “Kapım sana açık!” dediği bir kediyi, nasıl olur da unu­turdu? İyilikte bulunarak dirilen kalp, sözünün üzerine yatarak kendisini boğar mı? Çokça üşümüş bir kedi dışarıda bırakılır mı?
Hüzün ölmekti. Hüzün ölerek öldürmekti. Hüzün, ölüm demek olan suskunlukla karşılaşmaktı. Hüzün kedi olmaktı. Kedi çıktığı mer­divenden gerisin geri inmek istedi. Kapıya son kez dokundu. Bu sefer evin içinden çoğul bir ses duydu.
– Tamam, geliyoruz!
–  Geliyoruz…
Demek ki, evin sahibesi yalnız değildi. Ev içi kalaba­lıktan oluşuyordu. Kalabalık, yani gürültü… Oysa bir kalp gürültüde boğulur; fark edilmez ve öne çıkmak­ta zorlanır.
Ve bir ses, ancak sessizlikte anlaşılabilir.
Kedi kızıyordu.
Kalabalığı beklemiyordu.
Evin sahibesini istiyordu.
Bu kadar süre, bunun için mi beklemişti? Kalabalıkta görünmez hale gelmek, şunun bunun ayak dürtmesiyle gördüğü rüyadan uyandırılmak için mi bir duvar dibinde unutulmuştu? Kızıyordu. Ne rüya, ne masal, ne sevgili, ne de ilk kez gün yüzüne çıkan sözler vardı.
Düş, deşilmişti. Ve kedi açtı! Evin sahibesi ise, her tok gibi halinden anlamıyordu. Gelmişti ama, onu yi­ne içeriye almamış, yanında sokağa sürüklemişti. Ka­dının yanında bir fazlalık olduğunu hissediyordu. Üşü­yordu. Aşktan haber yoktu.
Kedi kızıyordu.
Kedi kovuluyordu.
Yakıcı ayrılıkların başladığı ve özlemlerin çözüldüğü bir terminalde yaşıyordu. Buraya nasıl geldiğini kimse
bilmiyordu. Nasıl yaşadığını, ihtiyacı olan ilgi ve sıcak­lığı kimden dilediğini de… Uzaklardan gelecek bir sevgili mi bekliyordu? Ahalinin merak ettiği konular­dan biri de buydu. Bir başka kaderin sahibi iki insanın yolu, o akşam kedinin yaşadığı terminale düşmüştü. “bay”, uzak bir yerden kendisine gelmiş “bayan”ı saba­hın erken saatlerinde karşılamıştı. “bayan” önemliydi; misafire ilgisiz kalmak da ayıptı. Ve “bayan” sadece misafir değildi. Çok şeydi.
Gün, “bay”ın “bayan”a verdiği kıymetle erimişti.
Günün her anı, “bay” ın ‘”bayan” a biçtiği değere tanıktı. Gecenin gündüzü teslim aldığı saatlerde terminale varmışlardı. Kedi, oturdukları masada konuşurlarken yanlarına gelmişti. “Bay” kediye yakınlık göstermiş, eli­nin içiyle sırtını sıvazlamıştı. “bay”dan gördüğü ilginin şımarıklığıyla, kedi “bayan” a da gitmişti. “Bayan” ise onu ayaklarıyla uzaklaştırmaya çalışmıştı. Kedi ısrar­cıydı, ikilinin masasından ayrılmıyordu. “Bay”ın ilgisini hazırda bilmiş olsa gerek, ısrarla “bayan”ın ilgisini isti­yordu. Israrını sürdürünce, “bayan” masadan kalkıp uzaklaşmıştı. İlginç bir kaderin sayfalarını çevire çevi­re kendisine gelmiş bir kediyi ilgisiz bırakmıştı. Kapısı­nı açmamış ve ona gitmemişti. Yakınlığında dolaşan kediyi görmezlikten gelmiş, yokmuş gibi davranmıştı.
“Bayan”a göre kedi, yanını hak edecek kadar önemli değildi. Başka şeylerle, başka şeylerin sahipleriyle ilgi­liydi. Bütün ilgisini bu başka şeylere ve sahiplerine ve­riyordu.
Kedi, “bayan”daki karşılığını anlamış, oradan çekip git­mişti. “bay” ve “bayan” yalnız kalmıştı. “bayan” ı bu kent­ten götüren vasıta da az sonra perona yanaşmıştı.
Bayan gitmişti.
Bay yalnız kalmıştı.
Kedi kovulmuştu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Büyük Rüyalarla Geçen Bir Ömür / Alim Yıldız
Çerceve / Esra Karabiber
Alem-i Berzahtan Notlar -II- / Muhittin Fırıncı
Ayışığı Dallarıma Çiğdem Dadanmış / Alâaddin Soykan
Gül Kurusu / Selami Şimşek
Tümünü Göster