incisi içinde bir midye gibi

40
Görüntüleme

Akif inan’ın, eskilerin deyişiyle, mehabetli bir duruşu vardı. Bu duruş, yazı ve şiirlerin­de de kendini hissettirirdi. Hicret,i okurken ondan etkilenmiş, hakkında bir şeyler yaz­mak istemiştim. Masa başında çektiğim sı­kıntıyı unutamıyorum. Saatlerce uğraşma­ma rağmen içime sinecek bir şeyler yazama­mıştım. Seksenli yılların başlarıydı ve henüz Akif Beyle tanışmamıştım; ama sanki o kar­şımda duruyordu ve şiirlerini hakkıyla anlama­dığım, onları doğru değerlendiremediğim için bana kızıyordu. Yazdıklarımı yırtıp atarak ra­hatlamıştım ancak.
Onunla Cağaloğlu’nda, Mavera’nın İstan­bul bürosunun da bulunduğu bir handa, bir yayınevinin yazıhanesinde tanıştım. Ya­nılmıyorsam 1982 yazıydı. Ankara’dan gel­mişti. Şahsıyla, Mavera’yla, edebiyatımızın ve ülkemizin ahvâliyle ilgili bir dizi soru do­laşıyordu aklımda. Ama o sormama fırsat vermiyordu. Karşısındakini ölçülü olmaya zorlayan bir tavrı vardı. Yüz hatları, duruşu, konuşması bunu sağlıyordu.
“Edep senin sabır benim derimdir/ Askerler üretir sessiz ve derin”
mısraları geçivermişti aklımdan. O, bir ağa­bey sorumluluğuyla bize sorular soruyordu. Sorularının içeriğinde ve soruluş biçiminde birer uyarı, yönlendirme saklıydı âdeta. He­nüz çıkmış olan kitabımı okuduğunu söyle­miyor, fakat sorularıyla onu okuduğunu ve beğendiğini ihsas ediyor; sırtımızda büyük bir sorumluluk olduğunu da ihtar ediyordu. Tasavvufla alâkamızı irdeliyordu.
Uzun bir süre sonra 1987’de (yine yanılmı­yorsam) İstanbul Fatih’te, Bir iş hanının ikinci katındaki bir toplantıda karşılaştık. Dünya İslam Edebiyatçıları Birliği’nin top­lantısı dolayısıyla kalabalık bir edebiyatçı grubu davet edilmişti. Haşan En-Nedvi, Muhammed Kutup gibi İslam dünyasının tanınmış isimleri oradaydı. Türkiye’den Erdem Bayazıt, Akif İnan, Rasim Özdenö-

 

ren, Mustafa Kutlu, İsmet Özel, Mustafa Miyasoğlu ve daha birçok şair ve yazar bir araya gelmişti. Bir şair olarak orada bulun­maktan memnundum. Doğrusu biraz da he­yecanlıydım. Ortamdan dolayı yakın bir mü­nasebet kurmak mümkün değildi. Ancak Akif Bey’in vakarlı, kendine güvenen duruşu orada da kendini hissettirmişti. Birlik başka­nı Nedvi ile en rahat konuşan, hatta diğer bazı isimleri kendisine takdim eden oydu.
Sonraki yıllarda, özellikle doksanlı yılarda Akif Bey’le yolumuz sıkça kesişti. Onunla çokça seyahat etmek, dolayısıyla onu daha yakından tanımak imkânı buldum. Kon­ya’da, İstanbul’da, Aşkabat’ta, Merv’de, Kıbrıs’ta, Suçıktı’da, Urfa’da ve daha birçok yerde onunla beraber oldum. Birlikte gez­mek, aynı odalarda uyumak, aynı masalar­da oturmak, beraber radyo televizyon programlarına çıkmak nasıp oldu.
1995 Ağustosunda Konya’ya yaptığımız bir seyahatin lezzetini hâlâ hissetmekteyim. Zamanımın çoğu onunla geçmiş, sohbetin­den doya doya faydalanmıştım. Meram’da ve özellikle yemeklerde ağırlıklı olarak ede­biyat, bilhassa şiir konuşulmuştu. Fuzulîler, Bakîler, Nef’îler, Akifler, Haşimler, Necip Fazıllar” resmî geçit” yapmıştı. Bu sohbet­ler sırasında Akif İnan’ın iki önemli özelliği­ne şahit olmuştum. Biri: ezberinde hatırı sayılır ölçüde şiir vardı ve bunları etkileyici bir şekilde okurdu. Haşim, Yahya Kemal neredeyse bütün şiirleriyle hafızasındaydı. Fuzulî’den Şeyh Galip’ten ne kadar çok be­yit biliyordu ve bunları ne kadar güzel oku­yordu. Diğeri. Önemli bir anı ve anektod bi­rikimi vardı. Hilmi Oflaz da bu seyahate ka­tıldığı için, Üstad’la ve onunla ilgili bir dizi hatıra anlatmıştı. Yelpaze açılmış, Fethi Gemuhluoğlu, Filozof Cemal ve daha ni­celeri sohbete mevzu olmuştu. Bu arada bir konuyu anlatırken kaynağına da gönderme yapardı.

 

Meselâ Filozof Cemal’den bahsederken onu Rasim Özdenören’in daha iyi tanıdığı­nı ve esas anektodları ondan dinlemek ge­rektiğini hatırlatırdı. Üstad’ın Roma dondur­ması ile ilgili bir anektodunu da Alaaddin Bey’den dinlememizi tavsiye etmişti. Nite­kim dayanamamış, rahmetli Alaaddin Özde- nören’i bularak hatırayı ondan dinlemiştik.
Söz aşk ve cezbeye geldiğinde Fethi Ge- muhluoğlu’nu anlatmıştı uzun uzadıya; şiir­de forma, aruza geldiğinde de genç şairleri­mizin eski şiirimizi ve aruzu öğrenmeden gerçek şair olamayacaklarını söylemişti. Onun şiirini takip edenler, bu görüşün biz­zat uygulayıcısı olduğunu fark etmişlerdir. Gerek, Hicret’teki gerek Tenha Sözler’deki şiirler şekil bakımından gelenekle irtibatlıdır. Söyleyiş ise tamamen yenidir ve Akif İnan’a özgüdür. Akif İnan, şiirleriyle, gelenekten kopmadan nasıl yeni bir ses yakalanabilece­ğinin yolunu göstermiştir bir bakıma.
Türk Ocakları başkanlığından sendika ku­ruculuğu ve genel başkanlığına uzanan uzun ve mücadele dolu bir serüveni vardı Akif Beyin. Değişik görevlerde bulunmuş, önemli insanlar tanımıştı. Bir fikir ve edebi­yat adamı olarak Necip Fazıl gibi önemli şahsiyetlerin yakınında bulunmuş ve birçok olaya tanık olmuştu. Konferanslar ve daha sonra sendika çalışmaları münasebetiyle Anadolu’yu karış karış dolaşmış ve göz­lemlerde bulunmuştu. Bütün bunlardan dolayı anılarını yazmasının bir görev oldu­ğunu düşünüyordum. Hatırlattığımda bun­dan hoşlanmamış gibi baktı bana. Başkala­rının da aynı istekte bulunduğunu ancak yazmaya fazla vakit ayıramadığını söyledi.

Önemli bir şairdi, edebiyat bilimcisiydi ama aynı zamanda bir dava ve ideâl adamıydı. Ve dava ve ideâl adamı vasfı diğer vasıfları­na ağır basıyordu. Başka bir

diriltip geliştirmenin sorumluluğunu taşı­yordu. Davranışlarından şiirlerine, hitabele­rinden sosyal çalışmalarına kadar hayatını dolduran her şeyi bu sorumluluk biçimlen­diriyordu. Bundan dolayı o da yaşamaktan yazmaya vakit bulamayanlardandı. Rasim Bey, bir yazısında onun yazmaktan çok yaşa­maktan yana olduğunu ; belki yazmayı bir kaçış olarak değerlendirdiğini ifade ediyor. Benim ondan bu konuda işittiğim tek cüm­le, bende ihtiyâri bir kaçışın söz konusu ol­madığı kanaatini uyandırdı.
Cahit Zarifoğlu’nun, sonra da Akif Bey’in
vefatı sırasında şu soruları sormuştum kendime: Bir edebiyat dergisi çıkarmış, onun etrafında halkalanmış, şiirler öyküler yazan birkaç arkadaştan biri hastalanınca, ölünce neden bu kadar insan üzülüyor? Cahit Zarifoğlu’nun ya d a Akif inan’ın ölümünden, yalnızca güzel şiirler yazdıkla­rı ya da onları yakından tanıdığım için mi bunca müteessir oldum?
Tabiî ki mesele bir dergi çıkarmış olmanın çok fevkindedir. Açıkça deklare edilmemiş­se bile bir misyonla yola çıkmak söz konu­sudur. Bir medeniyet sorunumuz vardır ve edebiyat da medeniyet bağlamında ele alınmalıdır.Bir dava için yola çıkma, bu da­vayı yürütecek kişileri yetiştirme ve onların ruhunu besleyecek kaynakları üretme sev­dası yatmaktadır bütün çabaların altında. Bu çaba, kimi zaman yazı ve konferanslar­da aşikâr bir şekilde, kimi zaman da şiirlere öykülere sanatkârca içirilmiş bir şekilde gösterir kendini. Akif inan, mizacının ve tecrübelerinin de etkisiyle bu hareketin sözcüsü konumundadır. “Çağı kurtarma” gibi büyük bir iddia taşımaktadır:
“Çağı kurtarmanın bir eylemidir Çağ dışı görülen ilgimiz bizim”
Yukarıda bir vesileyle aldığımız mısralar da aynı noktaya işaret ediyor:

Edep senin sabır benim derimdir Askerler üretir sessiz ve derin
Uzun bir beraberliğimiz de Türkmenistan seyahatinde (1995) oldu. Türkiye Yazarlar Birliği’nin düzenlediği Türkçe’nin Uluslara­rası Şiir Şöleni’ne katılmıştık.
Geniş bir muhite sahipti. Gittiğimiz her yer­de mutlaka bir tanıdığı, bir öğrencisi ya da hayranı çıkıyordu karşımıza. Nitekim orada da bu nedenle yanımızdan ayrılmayan, bize yardımcı olmak için çabalayan insanlarla karşılaştık.
Aşkabat’ta, İran sınırındaki Köpet dağları­nın eteğinde, Firuze denilen yerde kalıyor­duk. Oldukça yoğun geçen günlerin yor­gunluğunu, akşamları bu sayfiye yerindeki çardağın altında sohbet ederek ve çay içe­rek atıyorduk. Mehtaplı bir gecede, Bayram Bilge Toker’in sazıyla neredeyse bizi coğraf­yamızın tümünde gezdirmesi; M. Atilla Ma- raş’ın, Akif inan’ın denetiminde çiğ köfte yoğurması ve Akif inan’la Kıbrıslı şair Harid Fedai’inin bizi geniş ve derin bir şiir âlemin­de yaşatmaları unutulacak gibi değil.
Hiçbir durumda vakarlı duruşunu bozma­ması; ciddiyetsizliğe, basitliğe prim verme­mesi; övgüyü, ödülü ve her türlü dünyalığı önemsemez tavrı; doğru bildiğini söyle­mekten sakınmaması gibi özelliklerini en açık bir şekilde bu seyahatlerde gördüm. Kendisine bu şölen sırasında Mahdum Kuli (Türkmenistan’ın büyük şairi) ödülü veril­mişti. Ödülünü alırken de vakur ve müteva- zıydı. Dünyadaki ödüllerin hiçliğini anlatan bir edâ içindeydi. Salonu terk etmeye hazır­landığımızda kocaman plaketi bir yerlerde unutmuş, keyifle bir sigara tüttürmenin yo­lunu arıyordu. Yine, topluluğumuza yakış­mayacak davranışlarda bulunan ve gereksiz sözler sarf eden bir şairi, otoriter bir sesle ikaz etmiş ve susturmuştu.

Merv seyahati, onun tarihe merakını öğ­renmeme ve derviş yanını yakından görme­me vesile oldu. Sultan Sencer türbesini bü­yük bir dikkat ve merakla incelemiş, reh­berden ayrıntılı malumat istemiş, hatta ba­zı malumatı o eklemişti. Yusuf Hamedani Hazretlerinin türbesinde adeta ruh kesil­miş, uzun zaman vecd içinde dua etmişti. Ne yapıp edip abdest için kullanılan ibrik­lerden birini Yusuf Hamedani Hazretlerinin bir hatırası olarak Türkiye’ye getirmişti. Ay­nı ihtiramlı, duygulu hâli sahabe türbelerin­de de yaşamıştık.
“Gel anla ve yaşa doğusal hüznü” diyordu ya, böyle bir hüzün yaşıyordu sanki.
Akif inan, bu dünya hayatını dolu dolu ya­şadı. Üstelik onu değiştirme, güzelleştirme cehdiyle yaşadı. Ama onun ürküntüsünü de derinden hissetti. Yoksa
“Bir tenha dünyanın ürküntüsünü /
Ekledim gövdeme bir parça gibi”
der miydi? Böyleyken o, asıl yurdunun ne­resi olduğunu çok iyi biliyordu. Davet şiirin­deki şu dörtlükleri okuduktan sonra söyle­necek ne kalıyor ki:
Hicretler gelişir har akşam bende İçimin ışıklı memleketine Donatır çevremi ashap şenliği Bir fener alayında gezinir kalbim
Ey vücudum davran ve gel benimle Biz ki o dünyanın yurttaşlarıyız Elverir bu gurbet bu karanlıklar Bu eşyalar sesler ve görüntüler
Şu mısralarla ne güzel anlatıyor kendini… Kendini ve hepimizi:
Geldim gidiyorum ben mahzun şarkı İncisi içinde bir midye gibi

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

çerceve / Ay Vakti
âlem-i berzahtan notlar -II- / Ay Vakti
ayışığı dallarıma çiğdem dadanmış / Alaâddin Soykan
gül kurusu / Selami Şimşek
bozulan ■ ■ ■ ■ ■ buyu / Nesrin Çaylı
Tümünü Göster