Derim Ey Kalbim! -I-

159
Görüntüleme

“Ne feryâd edersin divâne bülbül
Senin bu feryadın gulşene kalsın”
Emrah
Bir biçare âşık gibi düşmüşsün yoluna.İçim ezik,içim yaralı,içim ateşle dolu. Yaz sıcağında yaşadığım bir zemheri ayazı… Ruhum çelişkilerimle boğuşmakta. Zihnim öteleri kollamakta. Zihnim hep uzakları düşler hal­de. Kendim burada yaşasam da gönlüm başka diyarlarda.
Rüyamda bir kuş olup mesafeleri arşınlar, şe­hirlerin üstünden uçar, zirvelere konarım. Rüzgarlarla boğuşurum. Uçurumların kıyısın­dan geçerim. Uyandığımda da bırakmaz pe­şimi bu duygu. Alıp başımı gitmek; gitmek ve gecenin bir vakti ıssız ve toprak yollarda çıplak ayaklarla dolaşmak isterim.
Derim ey kalbim!
Birden ateş düşer içime. Bulamam sebebi­ni. Bir hüzün, bir eziklik, bir kendinden geçiş, bir fanilik hissi, bir derbederlik, bir esrik­lik, bir yürek yangını sarar dört yanımı. Bir yalana döner hayatım.
Kendimi aşka düşmüş, terkedilmiş, kapılar yüzüne kapatılmış, umutları dipsiz bir kuyu­ya bırakılmış, yüzüne bakılmamış bezgin bir âşık gibi hissederim,yanarım da yanarım. Ru­hum; bir mengeneyle sıkışmışcasına acı içerisinde kıvranır, sabrımın son kertesinde ellerim yanıma düşer, bedenim kavrulur. Çatlar dudaklarım; suyun yanında susuz kal­mışlar gibi… Ya ben neyin acısını çekerim?
Derim ey kalbim!
Acı dokununca bir başka acıya… Acı sürükle­yince bir başka acının ardından… Acı rastla­yınca bir başka acıya… Kırılgan, ince ve narin canlar ne yapacağını bilemez olur; yaş basar gözlerini, duman alır dağları, kuşlar hüzne kanat çırpar, bulutlar yaşın yaşın ağlar. Taş basar ciğerine acıdan anlayanlar. Acının farkında olanlar… Acının meftunu olanlar… Hayata acı penceresinden bakmasını kavra­yanlar… Bilirler ki; acı olgunluğa, acı doygun­luğa, acı gerçeğe, acı merhamete, acı şefka­te, acı insanlığa kapı açar.
Derim ey kalbim!
Dayanamıyorum bu hoyratlıklara. Bu soyta­rılıklara. Bu yılgınlık ve dargınlıklara. Daya­namıyorum insanların birbirlerini sıradan ve basit şeyler için harcamalarına, kırmalarına, dökmelerine, terk edip gitmelerine. Bir ma­salın peşine düşme cesaretini kimse göster­miyor artık.Sözler havada uçuşuyor, gözler hep maddeyle buluşuyor. Her an bir şeyler götürüyor bizden.
Sırtımızı dayayacak, başımızı dizine yaslaya­cak ve içimizden geldiği gibi ağlayacak bir cana olan muhtaçlığımız her günkünden faz­la. Ne var ki bu ihtiyacı hissetmeyeli yıllar ve de yıllar oldu. Sorular cevapsız kaldı, bağımı­zı talan vurdu, düşlerimizi eller çaldı. Artık hatırlamıyoruz bile.
Derim ey kalbim!
Gül kurusu zamanlardan elimizde ne kaldı? Aşina yüzlerde bile bulamıyoruz aradıklarımı­zı. Yüreği daralan ve umudu gün gün aza­lan canlara, bir özge zamandan haber vere­cek, umutlarını yeşertecek yürek sahipleri nerede?
Zamana yaydığımız güzellikler, insanlığımızı yükselten duygular teğet geçmekte yanımız­dan. Ne dostluklar kalmıştır şimdi yankısı içimizde dolaşan. Ne aşklar kalmıştır şimdi; yaşadığımızı hatırlatan. Bakalım; ışığı gittik­çe azalan, giderek sönmekte olan çerağdan, bir kıvılcım kalacak mıdır ellerimizde?
Derim ey kalbim!
Kendimi, malzememi yapmalıyım düşüncele­rime.Kendi üstüne düşünmek, kendini tah­lil etmek ve kendinden kalkıp yine kendine dönmek midir hayat? Başlangıcı ben, ortası ben, sonu ben olan… Her biri bir dünya olan insanlara köprü olmak için kurulan… Yaşa­nan, yaşatan ve yaşatılanı sorduklarında ce­vabı olmayanlar yaşamamış mı sayılmalıdır o halde? Sorular yumağı büyüdükçe eksilen nedir peki? Hayatı eksilttikçe yerine koyduk­larımız hayattan geri kalanlar mıdır? Eğer hayata değecek şeylerle dolduramamışsak hayatı, hayattan ne kalmıştır geriye? Boşluk mu? Hayatından geriye boşluk kaldığını dü­şünenler ya da öyle sananlar için ne dersin ey kalbim?
Derim ey kalbim!
Fırtınalar uyandırırken mahmur geceyi uyku­sundan… Ve gece dokunurken kalbi kırıkla­rın, mısra belâsına uğramışların ve biçare âşıkların kalbine… İşte o zaman hangi yana gitmeli, hangi yangının ateşinden beslenme­li, kimi dinlemeli ve derdini kime hikaye et­melidir? Takılmışken bir sarkacın ipine, savrulurken ölümün ve hayatın anlaşılmaz ve dayanılmaz yüzüne; nasıl kurtulmalı bu du­rumdan, kimin ellerinden tutmalı, ya kime yalvarmalı?
Derim ey kalbim!
Uzak yollar, uzak iklimler, tanımadığım in­sanlar, başka dünyalar içine içine çeker beni.Gecenin sarhoş edici güzelliği altında uzayıp giden gökyüzünde gördüklerimi, hayatın ince yanından hissemize düşenleri anlatacak bir canın hasretliğini çekerim. Bu derde düş olmuşların acısıyla inlerim.
Ovalar boyunca uçup giden kuşlar görürüm. Sonra çiçekler… Renk renk, çeşit çeşit… Kimi yeni açmış, kan kırmızı. Bülbülü derde salan, seveni ateşlere daldıran… Kiminin üs­tüne şafağın çiği elenmiş.
Sonra bulutlar… Bulutlar ki gölgelerini bırakırlar dağlara.
Gül kokusu, çimen kokusu, ağaç kokusu bir­birine karışır. Hüznüm ise büyüdükçe büyür. Dilimde sabır sözcükleri, yüzümü gökyüzüne çevirir, niyazımı ötelere iletirim.
Sonra sorular… Sorularla sarsılır zihnim. Bir korku bürür ortalığı kendimden yana, sev­diklerimden yana.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hikmet Burcunda Bir Şair / Şahin Taş
Gecenin İçindeki Aydınlık / Hasan Tiyek
Öptüğüm Etekler / Sami Uluğ
Ölüm Çıkınları / Selami Şimşek
Raşit Küçük ile Söyleşi / Şeref Akbaba
Tümünü Göster