Sûfi ve Şiir

165
Görüntüleme

Mevlânâ, harf ve mânâ arasındaki ilişkiyi kap ve su metaforuyla izah eder, ona göre harf kaptır, mânâ ise o kabın içindeki sudur. Harf, zaman ve mekan kaydı bu­lunmayan o engin hayal denizinin içindeki bazı anlam adacıklarını gün yüzüne çıkaran bir kaptır. Kap ancak hacmi oranında su alır. Dolayısıyla kelimeler, söz, tasvir, tavsif, tahlil ve terkibe dönüştükçe mânâ yeni bir mahiyet kazanıyor. Ancak bu mânâ, içine aktığı harf kabının kalıpları içerisinde, söz ve mânâ sanatlarının el­verdiği oranda genişleyen ve daralan bir alana hapsolmuştur. Bu itibarla lisan, her ne kadar bir iletişim aracı olarak beni öteki ile yakınlaştıran ya da uzaklaştıran bir unsur olsa da, mânânın zindanıdır. Mânâ, Mevlânâ’nın nitelendirmesine göre hâmûşluk halinde, yani kelime­nin tükendiği, lisanın işlevini yitirdiği bir noktada özgür­lüğüne kavuşacaktır. Bu susma (samt) hali, aslında yeni bir dil alanına kapı açıyor; bu dil sukutun dili (voice of silence)dir. Sûfi, bu yeni dil alanını keşfetmiş, hayal de­nizinin enginliklerinde kaybolarak (fenâ), biçimin formel yapısının o daraltıcı dünyasından kendi gerçekliği­ne (fark) ulaşmış bir kişidir.

Kendi gerçekliğine tecrübi bilgi ile ulaşan sûfi, farkındalığının ötesinde kendi dilini de keşfeder. O bir kâşiftir. Kendi metafizik düzlemi içerisinde yaptığı keşiflerle, varlığın mânâ ve mazmununa vakıf bir hale gelir. Böylece, bilen (alim) ile bilinen (malum), onun anlam dün­yasında bire dönüşür; zihin ile göz yek-aheng bir mahi­yet kazanır, görünenle algılanan, hissedilenle seyredi­len bir olur. Bu itibarla o bir kimyagerdir; zıtları bire dö­nüştürerek kendini yeniden inşâ ederken, diline de bu inşâya paralel olarak gelişen hayal dünyasını yansıtacak bir seviye kazandırır. Bu dil, kendi aralarında sükûtun dili olmakla beraber, benzeri tecrübeyi yaşamamış di­ğer hemcinslerle olan ilişkide kuş dili (mantıku’t-tayr) olarak anlam kazanır. O yaşadığı hali bildirmek, keşif­lerini, metafizik serüvenini ve bireysel öyküsünü anlat­mak ve kendiliğinden haber vermek durumunda kaldı­ğında kuş dilini kullanacaktır. Kuş dili, İbn Arabi’nin ifa­desiyle, remz ve semboller dilidir. Bu dile sahip olan büyük şâirimiz Yunus,
“Ben bir acep ile vardım/ Benim dilim kuş dilidir/ Kimse halim bilmez benim/ Benim ilim dost ilidir” der.
Dil, halin bildirilmesidir. Şiir, tam da bu­rada, sûfinin diline tercüman olur. Zira ancak subjektif dünyanın eseri olan şiir, içten dışa doğru bir iletişim kurmak niyetinde olan sûfinin kazanımlarını objektif düzleme taşır.

Şiir; bir mânânın, semboller, ritimli sözler ve uyumlu sesler yardımıyla aktarılma eylemi içerisinde şekillenen bir ifade biçimidir. Bu sanat yeteneğinin iki temel unsu­rundan biri özne olan şair, ötekisi ise, aktarılmak iste­nen mânâdır. Halini şiir formatında terennüm eden sû­fi, tasavvuf şiiri olarak nitelendirdiğimiz bu şiir vadisinin öznesidir. Diğer bir ifadeyle şiir ve okuyucu ilişkisi bağ­lamında sûfilik, şairin sadece bir sıfatıdır. Bununla birlik­te sûfîler kendilerini şair olarak nitelendirmezler. Çünkü şair, kelimelerle oynayan bir söz mimarıdır; hangi keli­meyi nereye koyacağını, hangi sesin nerede ahengi oluşturacağını çok iyi bilir. Keza o, kalemiyle hayal de­nizine lafız libası diken bir terzidir. Oysa sûfinin, şiirle olan ilişkisi, bu meydanda bir hüner göstermek değil­dir; o şiiri dil ortamına uygun bir form olarak görmüş, onu kullanırken halini ifade etmekten öte bir amaç da gütmemiştir. Bu sebepten o, kendisini âşık ve ârif ola­rak nitelendirir. Şiiri de hakikat erbabının şiiri (şi’r-i erbâb-ı hakikat) olarak isimlendirilir. Hakikat erbabı olan ârif ve âşığın şiirlerinin derlenmesiyle oluşan divanlar ise, divân-ı ilâhiyâttır.
Kısaca işaret edildiği çerçevede sûfi ve şiir ilişkisi, sûfinin şiire olan yaklaşımı, mistik muhayyilenin şiir sanatına te­siri ve şiir ve metafizik düzlem etrafında kaleme alınan Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın “Sûfi ve Şiir, Osmanlı Ta­savvuf Şiirinin Poetikası” (insan Yayınları: İstanbul, 2004) adlı kitabında ayrıntılı bir şekilde incelenmektedir. Aslın­da tasavvuf düşüncesi üzerine yaptığı çalışmalarıyla ta­nıdığımız Mahmut Erol Kılıç’ın, özel ilgi alanlarından olan dinler tarihi ve felsefi birikiminden de izler taşıyan bu kitap, sadece sûfi şiirin poetikasını tespit etmekle kalmaz, aynı zamanda Osmanlı şiirindeki tasavvufi etkiyi yetkin bir üslupla ortaya koymaya çalışır.

Osmanlı toplumunun gündelik hayatında belirgin bir yere sahip olan tasavvuf, sûfinin entelektüel dünyasını beslemenin yanında halk irfanını da etkilemiştir. Böylece toplumsal zihni kodların inşasında temel yapı taşla­rından biri olmuştur. Bu bakımdan “Sûfi ve Şiir”, Osmanlı şiiri ve sanatının felsefi arka planına dair önemli bir açılım sunmaktadır. Ancak kitap hazırlanırken taranan divanların sayısı biraz daha zenginleştirilmiş olsaydı, belki daha ufuk açıcı örneklere ulaşılabilirdi. Ama bu haliyle de önemli bir boşluğu dolduracağından şüphe yoktur. Daha önce kitap üzerinde iki ayrı değerlendir­me yazısı kaleme alan Hilmi Yavuz’un da dikkat çektiği gibi, bu kitap, Türk şiirinin anlam dünyasına etki eden İbn Arabi, Mevlânâ ve Yunus konteksinde getirdiği açı­lımlar bakımından da önemlidir. Öteden beri söylene­gelen “Osmanlı şiirini anlamanın yolu tasavvufi öğreti­den geçer” savını doğrulayan “Şairler ve Şeyhler” bölü­mü, İbn Fâriz, Feridü’d-din Attar ve Molla Câmi gibi şair, düşünür ve sûfilerin örnekliği ile zenginleştirilebilir.

“Sûfi ve Şiir”in, daha önceki dönemlerde zihnimi meş­gul eden pek çok soruya cevap verdiği gibi, yeni soru­lar sormama da imkan verdiğini ifade etmek isterim. Bunda yazarın edebiyat bilimine dışarıdan bir bakış sunmasının yanısıra, tasavvufi ve felsefi birikiminin et­kili olduğunu da söyleyebilirim. Bizler Osmanlı şiirine sadece filolojik çerçevede biçimci ve şerhçi bir bakışla yaklaşıyoruz. Yahut da son dönemlerde sıkça örneğini gördüğümüz gibi, şiiri tarihsel bir malzeme olarak oku­yup, şaire içinde yaşadığı dönemin tanıklığını tevdi edi­yoruz.
Oysa şairin söylemek istediği anlam, şekilci ve anakronik bakışımız arasında buharlaşıyor. Kitap, özel­de sûfi şiirinin, genelde Osmanlı şiirinin ritmik ve formel dünyasının arkasındaki öze dikkatlerimizi yönelt­meyi bize öneriyor. Sûfinin kelime kabında, nice an­lam suyu vardır! Bu bakımdan “Sûfi ve Şiir”, bakmak, anlamak ve görmek için önemli bir giriş denemesidir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Güldü de / Feride Sezer
Sûfi ve Şiir / Bilal Kemikli
Alnımızdaki Uçurum / A.Vahap Dağkılıç
Yaşıt Adımlar / Eyüp E. Akyüz
Yalnızlık Manifestosu / Taner Taştekin
Tümünü Göster