Üç Analık Kız

222
Görüntüleme

16.Bölüm

Eflatun cibinliğin hapisliğinde Mefhûm, zindan hapisliğinden bin beter olmuş. Bir güzelliğe kapatılmış bu kez, altın kafesinden şikayetlenen bülbül misali. Uçmak dilemiş. Uçmak ve yüreğinin orta yerine düşen korun sebebini arayı arayı bulmak, bulup serin sula­rın ferahlığına kavuşmak, kavuşup her bir derdi ol basından def etmek, gül femden bûse alaraktan aşk ateşini söndürüvermek… Yumruklarını sıkıp Mefhûm cibinliğe en beterinden, beterin de be­terinden bakmış, ki bu bakışlar kılıçtan keskin bir hâl alıvermiş. O an gözlerinden yaşlar boşanmış işte. Ağlaya ağlaya akmış Mef­hûm, ağlaya ağlaya kendinden geçmiş Mefhûm; ağlaya ağlaya su­lar seller misali derelere dolmuş, varmış ırmaklara, ırmaklardan de­nizlere, denizlerden göğe…Ağlaya ağlaya kurumuş da kadid ol­muş. Eflatun cibinlik dahi kahrından imdad edeyim demişmiş.
İşte ol vakitte, Mefhûm yatak hapsinden bitap düşmüş iken, kapı açılmış ve bir güzeller güzeli,şehlâ bakışlı, duruşu sultanlara nâzır, bir başka harikulade girmiş içeri. Neredeyse parmak uçları üzerin­de ilerleyen bu hatun kişi tam da Mefhûm’un bir eşya niyetine sa­tıldığı mekanda gördüğü, görüp de utanası olduğu o alev bakışla­rı tülün ardında gizli kadınmış. Hiçbir kelam etmeden cumbaya seyirtip, belli ki çin ipeği etekliğini havalandıraraktan, tepsinin başına kuruluvermiş. Yerleri öpen etek uçları yayılmış etrafına.
Mefhûm odaya giren kadına dikmiş ıslak gözlerini; öfke dolu, kin dolu, nefret, intikam dolu. Cibinlik izin verse o dakka kadının nârin boynuna atılıp sıka sıka boğazlamak isteği duymuş içinde. “Tez çıkar beni buradan” diye buyurmuş haddi mi değil mi emir vermek hiç düşünmeden.
Kadın, Mefhûm’a bakmış. Bakmış. Bakmış. Bir hükümdara ba­kar gibi,sonra bir köleye bakar gibi,sonra bir deliye bakar gibi, sonra bir âcize bakar gibi… Ve nihayet çözülmüş dili. “Öfkeni diz­ginlemeyi öğren, sabırla bile yüreğini” demiş ve dingin, insanın içi­ni ferahlatan, yüreğine akan sesi Mefhûm’u duru sulara atıvermiş. “Kimsin sen” diye sormuş.
“Senin yoluna çıkarılanım” demiş kadın. “İfer.”
“İfer” diye tekrarlamış Mefhûm, “İfer söyle bana neden buradayım? Bir yerlerde hayatın ne demek olduğunu bile bilmeden yaşıyorken bir anda ayağım kaydı sanki. Düştüm. Düşen kalkar mı İfer düştü­ğü yerden, yoksa kaldırırlar mı?”
Bir tebessüm dolaşmış İfer’in yüzünde. İncecik kaşları hafif oy­namış sonra. Pencerelere asılı füme tülün ardına çevirmiş laciverde çalan gözlerini. “Kaderini yaşıyorsun sen de herkes gibi” diye mırıldanmış.
“Çıkar beni buradan “diye yalvarmış neredeyse Mefhûm. “Kö­len olayım çıkar; çamurdan çıkardığın gibi çıkar, pazardan çıkardığın gibi çıkar.”
İfer “Efsûn tehlikelidir’ “demiş. “‘Bir efsûnu ancak bir başka efsûn bozar. Efsûn bulaştı mı bir, arınmak için efsûnlanmak gerektir.” Doğrulmuş. Eflatun cibinliğe yönelmiş. Söyle bir dokunmuş tülüne parmak uçlarıyla. Mefhûm’un yüzüne öyle bir bakmış ki, donakal­mış Mefhûm. O ufacık dokunuşla aralanmış cibinlik. “Bil” demiş İfer neredeyse fısıldayarak. “Bir hareketle açılıverir kapılar, bir hare­ketle de kapanıverir; anlayamazsın. Seni kilide vuran bilmeyişindir. Girişi olanın mutlaka bir çıkışı, çıkışı olanın da mutlaka girişi vardır.”

Mefhûm ağzı açık dinlemiş laciverd bakışlı İfer’i. Gözlerindeki alevi bir an yeniden yakalar gibi olmuş. Yakalar gibi olmuş gerçekleri, yakalar gibi olmuş hayatın değişkenliğini, yakalar gibi olmuş dur durak bilmeyen gidişi… Ama uzun yıllar, belki bir ömür tüketmesi gerekmişmiş asl olanın farkına varabilmek, farkına varıp onda yok olabilmek için.
İfer gerisin geri tepsinin başına dönüp oturmuş nadide bir varlık gibi, benzeri yokmuş gibi, hali tavrı bir şeye sürekli eğikmiş gi­bi… Mefhûm hem hırçınlık sezmiş onda; hem güç, hem iktidar, hem irade, hem tevazu, hem dirayet, hem sağlam bir iman. Bütün bu mefhumlara hiç de tanıdık olmayışından, aslında içinden gecen hisler onu sadece ve sadece korkuya yöneltmiş.
Korkmuş Mef­hûm. Kimsesizlikten, bilgisizlikten, bilinmezlikten,yalnızlıktan,çâresizlikten,zayıflıktan, gelecek her bir şeyden.
İfer seslenmiş oturduğu yerden: “Adın ne?”
Bu sesle düşüncelerinden irkilerek sıyrılmış Mefhûm. “Adım” de­miş, dilinde ufak teklemelerle. “Adım Mefhum.”

17.Bölüm

Geyruman Ana’yı baba-kız türlü zahmetlerle, binbir güçlükle, ıkı­na sıkıla; bir de kahkahalar eşliğinde eve dek taşımışlar, neredeyse sürükleyerek. Kimsecikler el uzatıp “yardım edeyim” dememiş. Ya­ni ta o vakitlerden dahi insanlık ölmekte imiş de pek farkına varan olmamış. Korkmuşlar mı, sakınmışlar mı, çekinmişler mi, “bana ne ” hallerine mi girmişler bilinememiş. Velhasılı işte en nihayetinde zavallı Geyruman Ana’yı yatağına yatırmayı başarmışlar.
Bir diğer sokakta ise Beydegû ile Canhışan Bacı meydana doğru Suheygin’i bulmak düşüncesiyle hızla yürüyorlarmış bu sırada. Onca gürültü patırtı kulaklarına doğru uçuvermemiş bile. Yoksam onları böyle dar günlerinde yardımsız hiç bırakırlar mıymış. Bırak­mazlarmış tabii. Suheygin, Beydegû’nun cânım dostu, illâ ki de tek dostu imiş hatta. Olmamış. Nasip kısmet işine karışmak insanoğlu­nun haddi değilmiş hani.
Geyruman Ana, yattığı yerden güzelim kahkahalarına devam et­mede pek bi ısrar edince tez elden yıllarca evvelden adı hekime çıkmış Desim Efendi’ye haber salmışlar. Haber yerine ulaşmış ulaş­masına da, Desim Efendi yol yorgunu olduğundan dem vuraraktan gelemeyeceği cevabını yollamış haberciylen. Tabii bu cevap üzre nasıl bir zılgıt yiyebileceğini hiç hesaba katmadığından yüre­ğine ve dahi düşüncelerine hiçbir menfi cümleyi yaklaştırmamış. Deli Hayro, Desim Efendi’nin ifadesini almak babından kapısına dayanınca, dayanıp da okkalı vuruşlar ile üzerine çöreklenince, ol vakitte Desim Efendi’nin meymenetinde ciddi anlamda kay­malar baş gösterince durum değişivermiş. Deli Hayro’nun deliliği tavana vurmuş da Desim Efendi’nin ne şarlatanlığı kalmış; ne mürekkep yalamışlığı, ne hokkbazlığı, ne meczupluğu, ne dü­zenbazlığı, ne hilebazlığı, ne de vicdansızlığı… Paragrafa bir gi­riş yapmış ki Deli Hayro çıkışına dek tek bir mülayim kelime do­kundurmamış kıyısından köşesinden. Merdiveni ceddine dek tır­mandırmış da neredeyse posasını çıkartmış Desim Efendi’nin. Onca laf söze “gık” bile demeden, daha doğrusu diyemeden;”edep yahu” uyarısını içinin derin vadilerinde yaparak, tek kulplu hekim çantasına mecburiyetten davranmış.”Madem vaziyet bu kadar vahim, gecikmeyelim” diye de eklemiş bir de.

Düzmece hekim Desim Efendi ile birlikte, neredeyse koşa koşa eve dönmüş baba Deli Hayro. Karısının kahkahaları kulakları, du­varları, camları, çatıyı geçmeye devam ediyormuş. Desim Efendi sesi ilk duyduğunda önce şöyle bir irkilmiş. Daha kapıdan girer­ken feci bir durumla karşı karşıya kalacağı hissinin, içinde boy at­makta olduğunu farketmiş. Her adımında haydut kılıklı Deli Hayro’ya yan yan, çaktırmadan bakmaya çalışmış “ne olur ne olmaz” diye. Hani sağı solu bilmeyenin nereye toslayacağının bellisizliğindendir ki tedbiri elden bırakmamanın yerinde bir davranış olacağı kanaatine varmış.
Odaya girdiklerinde Suheygin’in, anasının başucunda, yaradanına yalvarmakta olduğuna,duaların ardı ardına gözyaşlarıylan bağlan­dığına şahit olmuşlar. Desim Efendi, bir kahkahaya boğulan yatak­taki kadına, bir de yerde bağdaş kurup ağlamaktan halsiz düşmüş kıza bakmış. Manzarada insanı sekteye uğratan bir hâl varmışmış.
Deli Hayro durup seyre dalan düzmece hekimi omuzundan yatağa doğru iteleyip “de hadi yap bişeycikler de bitsin bu tantana” demiş. Desim Efendi ne yapsın, biçare tek kulplu çantasını yatak ucuna usulca koymuş ve ilk iş gözlerine bakmış Geyruman Ana’nın. Son­ra elini başına atmış, yaşmağını sıyırıvermiş. Parmaklarıyla saç dip­lerini yoklamış. Yoklamış.Yoklamış. Eline kan bulaşmış. “Başını vurmuş ya da başına bir şeyle vurulmuş” diye mırıldanmış.”Kafası­nın sol yanında derin bir çukur var” demiş. “Kan oradan sızıyor” di­ye de eklemiş. Tez elden yarayı temizlemiş, ilaçlamış, sarmış. Lakin Geyruman Ana’nın kahkahaları dinmek nedir, durmak nedir, yo­rulmak nedir, dinlenmek nedir bir türlü bilmemiş.
Desim Efendi işini bitirip Deli Hayro’ya “bu gece uyumasın” demiş. Ertesi sabah er vakitte hastayı yoklamaya geleceğini söyleyerekten evden sıvışıvermiş. Suheygin ısırgan otundan tutun da kekiğe,hindibaya varana dek ne kadar ot varsa evde, kaynatıp kaynatıp anasının gülen ağzından damlata damlata içirmeye çalışmış. “Bun­da şu şifalar gizlidir, her derdin bir de dermanı vardır” diye diye sa­bahı nasıl ettiğini, sabaha nasıl vardığını bilememiş. Duymadan hiçbir sesi çabalamış, çırpınmış, elleri ayakları birbirine dolanırcasına “çıkmayan candan ümit kesilmez” hesabınca didinmiş. Didin­miş. Didinmiş. O derece ki Beydegû’nun kapıya gelişine, kapı­dan var gücüyle seslenişine bile aldırış etmemiş. Gecelerden bir gece, fakat Suheygin’in yüreğine bir acının daha oturduğu bir ge­ce; acılar çoğalmış, çoğaldıkça çoğalmış, çoğaldıkça çoğalmış. Bir “çat” sesiyle oda, ve dahi ev, ve dahi sokak, ve dahi mahalle derin bir sessizliğe gömülüvermiş. Geyruman Ana’nın yaralı yüreği kah­kahaların yükünü daha fazla taşıyamamış ve bir “çat” edip, müm­kün ki orta yerinden çatlayıvermiş. O an gökten bir yıldız kaydı mı bilinmez, lakin Suheygin’in içinde zaten var olan boşluk daha bir yayıldıkça yayılmış. Mefhûm ise evinden çok çok uzaklarda, kimse­nin bilmediği bir yatakta çırpınırken; Yusuf misali, bir an karanlık ve derin bir kuyuya düşer hissini yakalayıvermiş. Amma bu düşer gibi hissin nedeninin anasının öte aleme yolculuk başlangıcının bir habercisi olabileceğini hiç bilememiş.

18.Bölüm

Beydegû ile Canhışan Bacı meydana vardıklarında büyük bir ses­sizlik karşılamış onları. El etek çekilmiş, kuşlar bilenem sankim başka memleketlerde cıvıldama arzusuylan terk etmişler mekanı.”Bu işte bir iş var” diye fısıldamış Beydegû. Her vakit mahşer yerinden farksız iken, bunca soluğun çekilişinin mühim bir illeti olsa gerektir ısrarıyla, birilerine bakınmış sağda solda. Lakin ne mümkün, çorak topraklara dönmüşmüş ortalık. “Suyu çekilmiş buranın” diyerek dönmüşler.

Beydegû’da bir öfke peydahlanıvermiş Suheygin’e rast gelemedi­ğinden. Hayli vakittir oturup dertleşemediği, rengarenk çiçekler deremediği bahtsız has yoldaşına büyüttüğü hasretlik, zıpkın gibi saplanmış içerisine. Bir “of” çekip bakmış Canhışan Bacı’ya. O da “lafa gerek yok'” makamında susmuş.
Aynı sokaktan geldikleri gibi dönmüşler, Beydegû’nun aklında Su­heygin’e dair binbir öykü… Tam evin önünde içi cızlatan o keskin kahkaha onların da kulaklarına ulaşıvermiş. Canhışan Bacı irkilmiş. Gözbebekleri hallice irileşmiş. Hangi cesaretle bu ara sokakların deli hayatlarına girme teşebbüsünde bulunduğuna hayıflanmış. Ardına bakmaksızın o vakit kaçmak dilemiş. Kaçıp yok olmak dile­miş. Yok olup huzur bulmak dilemiş. Dilemiş dilemesine de ipin diğer ucunda Sultan Hazretleri var imiş. Allah muhafaza.
Canhışan Bacı kendisiyle böyle cebelleşirken Beydegû, Suheygin’in evine seyirtivermiş. Kapıyı tokmaklamış. Ardından yumruklamış. Daha ardından tekmelemiş. Bir açan olmayınca var gücüyle, gök ha yarıldı ha yarılacak haddinde, bağırmış. Yok. Yok.Yok. Kahkaha olduğu yerde asılıkalmış, kapı da duvar misali önünde.” Neler oluyor gene” diye mırıldanmış. “Neler oluyor?”
Canhışan Bacı, üzgün Beydegû’ya yavaşça odasına kadar eşlik et­miş. Onu, o güzeller güzelini yatağına yatırıp kulağına “biraz din­len, dinlendir yüreğini” diye fısıldamış. Çekmiş kapıyı bir “oh” diyerek. Uçarak kendi odasına varmış; bitkin, yorgun, bitmiş… On iki yardımcısı dört dolanmışlar etrafında.
Üç analık ise dilleri bıçak, neye dokundularsa çizik kalmış üzerin­de. “Nasıl def etmeli bu kadınları” düşüncesiyle bin türlü hin geçir­mişler akıllarından. Kurulu düzene balta indirmekmiş bu Bacı’nın ettiği de; insan ne diye gelip kapıyı çaldığını, hadi bir kez çaldı da ne diye evin baş köşesine allâme kesilip kurulduğunu, nereden gelip hangi meşgalenin ardın sürdüğünü bir olsun kulaklarına çıt­latmaz mıymış. Süsüne püsüne, on iki yardımcının gösterişine, keselerden taşan sarı sarı liralara, boyunlarından sarkan beşi bir yerde’lere, sandıklardan sarkan saf ipek fistanlara, her hareket­lerinden dökülen asaletlerine kapılmışlar da, hani ‘sormak’ kelimesini dahi biedep telâkki etmişler. Akıllara “eli maşalı, külyutmaz, üç başı mamur avratlar” diye kazınmış bu analıklar, ağızlarını açmak şöyle dursun burun bile kıvıramamışlar Canhışan Bacı’ya. Lakin Beydegû Kız’a yakınlığından huy kapıp mesel içinde mesel, kuyu dibinde kuyu, zerre içinde alem aramaya koyulmuşlar. Her bir hareketten, her bir sözden, her bir bakış ve duruştan başkaca manalar çıkarma telaşına düşmüşler. Kafalarında yüzlerce hikaye kurup, uydura uydura varılmadık noktalara varmışlar. Varmışlar varmasına da tümü birden gerçekle uzaktan yakından alakalı değil imiş. Neyin ne olduğunu bilmedikleri gibi, neyin ne olacağını zin­har tahmine mahâl yokmuş zaten, iş bu raddeye ulaşınca en nihayetinde Canhışan Bacı ve yanında bohça gibi taşıdığı on iki güzele, şu fani dünyada düşman kesilmişler. Ve üç analık bir işi başarma konusunda ilk kez ciddi anlamda azim göstererek başlarına dolanan bu beladan kurtulabilmek amacıyla kafa kafaya verme kararı almışlar. Tüm arzuları eski kimsesiz hayatlarına geri dönebilmek, huzur içinde acı kahvelerini içebilmek, dedikodulara kulak kabartıp “gıybet neyin bilmeyen saf kişileriz” demek, kapılarına gelen bohçacı kadınların uzak memleketlerden alıp getirdikleri güzel kumaşları gönül rahatlığıyla seçebilmek, Bey­degû Kız’ın tepesine her canları dilediğinde bir karabasan gibi çul­lanabilmek, kendi evlerinde bağır-çağır kavga edebilmek ve başlarına yeniden olmadık işler açabilmekmiş.

devam edecek…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üç Analık Kız / Naz Ferniba
Zakkum Hanım yahut Çıkmaz Şiir / Yasin Uzun
Batum Günlüğü / Ahmet Eroğlu
Bir Çığlıktır Sesime Siperlenmiş / Selami Şimşek
Anne / Hasan Tiyek
Tümünü Göster