Üç Analık Kız -16

538
Görüntüleme

16. Mefhûm

Eflâtun cibinliğin hapisliğinde Mefhûm’un içi daralmış, ruhu sıkılmış, rahat yatak zindandan bin beter olmuş. Kaçmayı çok istemiş oradan. Değiştirmek istemiş şu başına gelen berbat musibeti. Mümkünse geri çevirmek, istemiş işte aklına ne geldiyse. Olamayacak her ne varsa dilemiş Mefhûm, sabrının tükenip nefesinin daraldığı o dayanılmaz anlarda. Yumruklarını sıkıp cibinliğe en beterinden, beterin de beterinden öyle bir bakış atmış ki Barbaros Hayreddin Paşa’nın kılıcı olsa ancak bu kadar keskin olabilirmişmiş. Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladığında da artık bunun önünü alamayacağını da anlamış. Ağlaya ağlaya akmış Mefhûm, ağlaya ağlaya kendinden geçmiş; ağlaya ağlaya derelere dolmuş, varmış ırmaklara, ırmaklardan denizlere, denizlerden göğe… ağlaya ağlaya kurumuş sonra. Öyle ki eflâtun cibinlik dahi kahrından imdad edeyim demişmiş.

İşte ol vakitte, Mefhûm tam da yatak hapsinden bitâb düşmüş iken, odanın kapısı açılmış ve bir güzeller güzeli, şehlâ bakışlı, duruşu sultanlara nazır, bir başka harikulâde girmiş içeri. Neredeyse parmak uçları üzerinde ilerleyen bu hatun kişi tam da Mefhûm’un bir eşya niyetine satıldığı mekânda gördüğü, görüp de içinde bulunduğu halden utanası olduğu o alev bakışları tülün ardında gizli afet imiş. Hiçbir kelâm etmeden cumbaya seyirtip, belli ki çin ipeği, etekliğini havalandıraraktan, tepsinin başına kuruluvermiş. Yerleri öpen etek uçları bir halka olup yayılmış etrafına. O nazenin elini uzatıp bir hurma almış tepsiden ve sonra bakmış Mefhûm’dan tarafa.

Mefhûm odaya giren şehladan an olsun alamadan bakışlarını silmiş ıslak gözlerini; öfke dolu, kin dolu; nefret, intikam doluymuş sanki. Amma bir yandan da içinde akan bir sıcaklık varlığını hissettirmiş; şöyle insanı açık göklere doğru taşıyan, coşkulu bir neşeyle havalandıran cinsten bir sıcaklık. Ona rağmen, cibinlik izin verse o dakka şehlanın narin boynuna atılıp sıka sıka boğazlamak isteği de kabarmaya durmuş içinde. O yüzden, “tez çıkar beni buradan” diye buyurmuş ondan tarafa, haddi mi değil mi emir vermek elbet düşünmeden. Mefhûm henüz sık eleyip sık dokuyabilecek bir delikanlı değilmiş. Sözün dokuzuncu boğumda takılıp gerisin geri inebilmesi için bilmem kaç fırın ekmek yemesi, bilmem kaç darbe ile törpülenmesi gerekmişmiş. 

Şehla bakışlı kadın olabildiğince yavaş, Mefhûm’dan tarafa bakmış… bakmış… bakmış… Bir hükümdara bakar gibi, sonra bir köleye bakar gibi, sonra bir deliye bakar gibi, sonra bir âcize bakar gibi… Ve nihayet çözülmüş dili. “Öfkeni dizginlemeyi öğren, sabırla bile yüreğini” demiş ve onun o dingin, insanın içini ferahlatan, yüreğine ılık ılık akan sesi Mefhûm’u ateşlerden alıp duru sulara atıvermiş. Soğuyuvermiş Mefhûm. “Kimsin sen” diye sormuş Mefhûm.

“Senin yoluna çıkarılanım” demiş şehla bakışlı kadın: “İfer derler.”

“İfer” diye tekrarlamış Mefhûm. “İfer, söyle bana neden buradayım? Bir yerlerde hayatın ne demek olduğunu bile bilmeden yaşıyorken bir anda değişti her şey. Düştüm. Düşen kalkar mı bilmem düştüğü yerden, yoksa kalır mı öyle düştüğü yerde acı içinde?”

Bir tebessüm dolaşmış İfer’in yüzünde. İncecik kaşları hafifçe oynamış. Pencerelere asılı füme tülün ardına çevirmiş laciverde çalan gözlerini. “Kaderini yaşıyorsun sen de herkes gibi” diye mırıldanmış sonra, sesinde hüzünden kırıntılar.

“Çıkar beni buradan” diye yalvarmış neredeyse Mefhûm bu sefer. “Kölen olayım çıkar; çamurdan çıkardığın gibi çıkar, pazardan çıkardığın gibi çıkar.”

İfer “efsûn tehlikelidir” demiş ondan tarafa baktığında yine, bu sefer o bakışlardan asalet akıyormuş. “Bir efsûnu ancak bir başka efsûn bozar. Efsûn bulaştı mı bir, arınmak için efsûnlanmak gerekir.” Doğrulmuş. Eflâtun cibinliğe yönelmiş uçar gibi. Şöyle bir dokunmuş cibinliğe o nazenin parmaklarıyla ve aynı anda Mefhûm’un yüzüne öyle bir bakmış ki, donakalmış Mefhûm soğuğundan. Tianmen’in doruklarından esen rüzgârın acımasızlığı çöreklenmiş içine. Lakin hayret ki o ufacık dokunuşla aralanmış cibinlik.

“Bil” demiş İfer neredeyse fısıldayarak. “Bir hareketle açılıverir kapılar, bir hareketle de kapanıverir; anlayamazsın nasıl ve neden. Girişi olanın da mutlak surette bir çıkışı, çıkışı olanın da mutlak surette bir girişi vardır.”

Mefhûm ağzı açık dinlemiş çekik gözlü, laciverd bakışlı İfer’i. Gözlerindeki alevi bir an yeniden yakalar gibi olmuş. Yakalar gibi olmuş gerçekleri, yakalar gibi olmuş hayatın değişkenliğini, yakalar gibi olmuş dur durak bilmeyen gidişi… ama uzun yıllar, belki bir ömür tüketmesi gerekmişmiş asl olanın farkına varabilmek, farkına varıp onda yok olabilmek için.

İfer gerisin geri tepsinin başına dönüp oturmuş nâdide, eşsiz, sanki hâşâ ölümsüz bir varlık gibi, beti benzeri yokmuş gibi, hali tavrı herdaim dimdikmiş gibi. Mefhûm hem hırçınlık sezmiş onda; hem güç, hem iktidar, hem irade, hem tevazu, hem dirayet, hem teslimiyet, hem salahiyet, hem de sağlam bir iman. Bütün bu mefhumlara hiç de tanıdık olmayışından aslında içinden geçen hisler onu sadece ve hızla korkuya yöneltmiş. Korkmuş Mefhûm. Kimsesizlikten, bilgisizlikten, bilinmezlikten, yalnızlıktan, çaresizlikten, zayıflıktan, yokluktan, çokluktan, şüpheden ve korkunun tam da kendisinden.

İfer seslenmiş oturduğu yerden: “Adın ne?”

Bu sesle düşüncelerinden irkilerek sıyrılmış Mefhûm. “Adım” demiş, dilinde ufak teklemeyle.

“Adım Me ee ef hû umm.”

“Nerelisin Mefhûm?”

“Nola’dan, Meşanlıyım.”

“Çok uzaklardansın yani, nasıl düştün pazara?”

“Bir gece bilmediğim bir eve, arkadaşlarımın ardına takılıp gitmiştim. O gece bastılar evi. Aldılar beni.”

“Zindana uğradın mı?”

“Zindanda kaç gün, kaç hafta kaldım acep? Karanlıkta insan her şeyini kaybediyor. Düşünceyi, zamanı, mekânı, tüm yönleri, hisleri, geçmiş uyanırken hem şimdiyi hem geleceği ve kendini kaybediyor insan o kör dipte.”

“Sonra ne oldu?”

“Birileri alıp kervana bağladı beni. Günler, haftalar boyu…”

“Zor olmalı!”

Zor muydu acaba? bilememiş Mefhûm neyin zor neyin kolay olduğunu. Duraklamış işte o yüzden. “Sonra o pazarda buldum kendimi. Nerede olduğumu bile bilmiyorum. Bu döşekte açtım gözlerimi işte.”

“Güzel. Dinlenmiş gibisin. Açtım sana cibinliği, hâlâ içinde beklemedesin. Çıkmak için neler ettin oysa unutmuş gibisin!”

Mefhûm cibinliği aralayıp ilk adımını atmış. Başı dönmüş, içi bulanmış, ayakta durmakta zorlanmış, şöyle bir iki sendeledikten sonra kendisini tepsinin başına dar atmış.

“Şerbetle başla” demiş İfer, uzatmış kristal kadehi. “Seni kendine getirir.”

Mefhûm almış kadehi, içindeki pembemsi sıvıya bir göz gezdirmiş. Hoş kokusu içini okşamış ve ilk yudumu almak için kadehi kuru dudaklarına götürmüş.

“Elma şurubu, her derde deva derler” demiş İfer.

Bir dikişte bitirmiş kadehteki elma şurubunu Mefhûm. Dudaklarının kuruluğu kayboluvermiş. İnce belli sürahiden kadehini bir daha doldurmuş. Sonra bir daha ve bir daha… Anasının hazırladığı gül şerbetini anımsayıvermiş. Bahçedeki güllerin hep pembe açtığını, nedenini sorduğunda da anasının “en güzel şerbet pembe gülden çıkar da ondan” dediğini, o günden sonra ne zaman komşularının bahçe duvarlarından sarkan kadife gülleri görse hiç şerbetlerinin yapılamayacağını düşünüp üzüldüğünü, gül şerbetini en çok “bici bici” ile sevdiğini, çocukken hatta büyüyünce sokaklarda geze geze annesinin hazırladığı nefis bici bicileri satmak hayaliyle yanıp tutuştuğunu, satamadığı bici bicileri de eve dönmeden önce oturup kimse görmeden bir lokmada yalayıp yutmak istediğini anımsamış bir de. Ve Mefhûm kendisi için bir dönemin kapandığının farkına varmadan bir başka döneme ilk adımını böylece atmış.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şehr-i Ayıntab’dan Eski Bir Şehir’e Me... / Reşit Güngör Kalkan
“Hayatü’s- Sahabe” Mütercimi Meh... / Fatma Albayrak
Üç Analık Kız -16 / Naz
Vaktin Duaya Erişi / Hüseyin K. Ece
Taş Kırmak / Şeref Akbaba
Tümünü Göster