Otobüs

228
Görüntüleme

üşümemek için…
kelimelerden giysiler örmeliyim…
Artık tırnaklarımı yemiyorum; uzun zamandır manikürlü ba­kımlı ve ojeliler, tam da “Onların” istediği gibi… Şimdi ayak tırnaklarımı koparıyorum geceleri koltukta büzüşmüş otururken. Ellerimle; tek tek, uzamış kenarlarından tutup çekip koparıyor, mümkünse kanatıyorum. Kan akıtmak iyi­dir. Kurbanlar niye kesilir?
Ayaklarım görünmüyor dışarıdan bakınca zaten. Hep kapalı ayakkabılar içindeler, bir tek yalnızken açıkta bırakıyorum onları, bir tek yalnızken görüyorum kopmuş, kanamış, kanı kurumuş çirkin ayak parmaklarımı, tıpkı diğer yaralarım gi­bi onları da kimseler görmüyor. Ellerime bakanlar ne gö­rüyorsa dışıma bakanlar da aynı şeyi görüyorlar, düz­gün, uygun, sakin sıradan bir beden… Oysa ruhum ayakla­rım gibi bir türlü düzelemiyor. Uyum sağlamak için cende­relerde kalıba konmuş, kolalanmış, Filistin askılarında kolları çağa uygun uzatılmaya çalışılmış anarşist ruhum… Ve her anarşist gibi düzenin dışında kalmış, ne değişmiş ne değişti­rebilmiş… Deveyi güdemeyenlere diyardan gitmeleri öneril­miş yüzyıllardır, ancak adres verilmemiş, zira gidecekleri her diyar terkettiklerinin nüshası olmaktan öteye gidemeyecek bu bilinmekte. Eminim bu sözü diyenler de ömürlerinin bir kaç yılını gitme hayalleriyle süslemişler ancak midye olup kalmayı, yosun tutma tehlikesine rağmen tutunmayı seç­mişlerdir. Balık olmak zordur zira yutulma ihtimali vardır.
Gitmek… Adı güzel kendi ceremeli düş… İlk aklına düştü­ğünde gecelerce uyutmayacak kadar çarpıntı doğurabilen o engin rüya… Açtığı kapının ardından Azrail yamakları soru­larını “nereye”yi, “nasıl”ı getiriveren korkunç sevda… Git­mek… Kalmakla kıyaslanmaya kalkışılmış ama ölüm gibi, sadece vuslata erenlerin tadını bildiği mâşuk…

Gara girdiğim anda gördüm nereye gideceğimi, bir dakika öncesinde değil, o an. Elimde kitaplardan ve üşümemek için alınmış bir kaç çaputtan ibaret valizim … Oysa şimdi bilmiyorum… Otobüsün önünde adı yazan şehri bilmiyo­rum, adını duydum sadece, masal gibiydi hakkında anlatı­lan herşey, içinde yaşamanın hiç de masal olmadığını biliyo­rum bir de. Benim için giderken katedeceğim yol mühim, ulaşacağım isimden ziyade. Şu ana kadar yaşadığım her­şey yola dahildi aslında, şimdi sadece pişen tatlının üzerine hazır şerbeti döküp o cilalı tadı elde etmek için aldığım bile­te bakıyorum, isimsiz bir kağıt bu. Sadece tarih , saat ve koltuk numarası var üzerinde. Bugün , bu saatte, bu kol­tukta birinin “gideceğini” haber veren bir pusula… En ön­deki koltuk üstelik; önünü görebileceğin, kilometreleri sa­yabileceğin, ardında bıraktıklarını tek tek son an bakışlarıyla aklına kaydedebileceğin mevki… Hiç çekemem uzun yol ahbaplıklarını yanım boş neyse ki. Yanım boş… Herşeyi geride bırakıp içini doldurmadığım çantam gibi, unutmaya çalışıp boşalttığım aklım gibi, her birini tek tek kırmızı ka­lemlerle çarpılayıp geri dönüşümsüz çöp kutularına attığım insanlardan arta kalan yüreğim gibi… Yanım boş…

Hep inanmışımdır hiç bir şeyin tesadüf olmadığına. Bugün bu koltukta biri oturuyor olsaydı aklı karışacaktı, hiç konuşmasak da karmakarışık renklere bulanmış yüzümden, etra­fımda oluşan bu tuhaf atmosferden aklı karışacaktı, belki birşeyler sormaya kalkışacak cevap alamayacaktı, merakı saatler sürecek yolculuk boyunca devam edecek ya beni gitmekten caydıracak, ya kendini bencileyin bilmediği yollara düşmüş bulacaktı. Birilerinin selameti için boş bu koltuk…
iki kişilik seyahat edebileceğim, şişen ayaklarımı uzatabile­ceğim, çoraplarımı çıkarmadan… İki kişilik yayılabileceğim koltuğa, hayata yayıldığım gibi iki kişilik. Belki bedenimi yan koltuğa oturtup yârenlik ederim ona, ne zamandır şöyle derinden halleşmemiştik ne de olsa. Gitmeyi bunca isteyen deli bir ruhun peşine düşürülüp ite çeke götürülen O ne de olsa, aptal televizyon muhabirlerinin anlamsız sorusunu sormalı belki de şimdi, “ne hissediyorsun?” Çekip götü­rüyorum seni, sahip olduğun herşeyi bir kenara atıverdim, seni gaspettim ey ceset otuzbir yıldır içine tıktığın şu doku­nulamayan varlık tarafından ele geçirildin. Kaçırılıyorsun. Sevdiğin sevildiğin alıştığın kanına karışmış tüm de­tayları bırakıyorsun, benimsin artık, üzerindeki tüm tasarruf haklarımı bundan böyle sadece , yalnızca, bilfiil ben kulla­nacağım. Artık kimse için yorulmayacak didinmeyecek pa­ralanmayacaksın. Yapmadığın en küçük şeyler için suçlan­mayacak, gücünün üzerinde emeklerle bir gülümseme için meydana getirdiğin kolaylıklar için, o küçücük gülümseme­lerden mahrum kalmak duygusunu yaşamayacaksın. Seni kaçırıyorum. Bu açıdan bakıldığında memnun olmalısın ha­linden, benim eziyetim senin de eziyetinmiş bak… Aslında senin alışma ve dayanma kapasiten benimkinden daha yük­sek “sayın et hazretleri” Öyle ya ben içerde isyan bayrak­ları çekmiş çığlıklar atarken sen gülücükler saçıp etrafa “bayan pozitif enerji “yi şahane oynuyordun. Herkes inanı­yordu, işin kötüsü sen de inanıyordun, saçtığın enerjinin gerçekliğine verip alarak genleştirdiğin sevginin gücünü yaydığına hep birlikte inanıyordunuz. Bir tek; sevilmediğini, önemsenmediğini algıladığın o küçük anlarda düşüyordun yanıma. Ama çabuk toparlanıyordun, vermediklerini; arsız­lıkla, zorla isteyerek alıyordun, -mış gibi yapmalara inandırı­yordun kendini. Ve bu sürgününe en büyük sebep olan suçun, sen de -mış gibi yapıyordun. Kaç kere ağlarken yakala­dım seni gününü tükettiğin, üç kuruş para için beni sattı­ğın, çalıştığın o koca binada.

Kaç kere anafora tutulmuş yağlı paslı tahta parçası gibi yuvarlandın. Parmağını şıklatıp kalktın her seferinde. Çantanın ön cebinde taşıdığın gülen maskeni alelacele suratına takarken kaç kez tükürdüm suratına. Bir kerecik bıraksaydın bana kendini, bir kere bağırsaydın insanların yüzüne, suratındaki palyaço gülüşlü sahtekar boyalardan kurtulabilseydin, tırnaklarınla kazıyıp kanatabildiğin yü­zünle çıkabilseydin insanların karsısına ve o yüzünle de seni sevip önemsediklerini görebilseydin gözlerinle; şimdi seni kaçırıyor olmazdım. Küçükken düşüp dizimi kanattı­ğımda annem parmağını tükürüğüyle ıslatıp silerdi küçük yaramı, bir kaç saate kalmaz iyileşirdi, acımazdı hiç. Onun dışında herkes yara bandıyla yaklaştı. Bantı yapış­tırır yarayı altında bırakırsın, dokunmazsın, acıtmazsın, kanatmazsın, en iyisidir uzakta durmak… En iyisidir uzak­tan vahvahlanmak ne mikrop kapar ne mikrop kaptırırsın, kurtulma tehlikesine karşı da korursun hastayı böylece.

Kimseden yaralarımı ondurmasını istemedim aslında, hiç­birinin gücü yetmezdi de buna… Sadece verdiğim kadarı­nı istedim, şarj olmak devam edebilmek için. Unuttuğum birşey vardı, kaldırabileceklerimden fazla verip, verebile­ceklerinden fazlasına ihtiyaç duydum. En büyük sorun buradaydı. Herşeyim fazlaydı. Sevince çok sevdim, bu­naldılar. Sevinince çok sevindim, eğlenince çok güldüm, içince çok içtim alışamadılar, şaşırdılar. Çok yaptım herşeyi, vaktim yoktu. Öyle uzun bir ömür olmayacaktı benim­ki, “bi bakıp çıkacaktım” ne alırsam kar kalacaktı, o da olmadı uzadıkça uzadı inkıtalar… Bitmek bilmedi, dolayı­sıyla “çok”lar çoğaldı durdu. Ben altında kaldım.
Simdi gidiyorum. Uzaklaşıyorum, uzuyorum, ikiliyorum, tüm şekilleriyle söyleyebilirim bu cümleyi. Gitme sevdası kanımda dolandığından beri mekan edindiğim gara nihayet elimde valizimle geldim. Bugünden önce oyuncakçı dükkanında dolaşan çocuklar gibi dolaştım durdum yazı­hanelerin önünde, rengarenk otobüsler, binlerce canı ta­şıdılar durdular, ben kalırken nispet yaparak uzaklaştılar, hep bıraktılar beni, giden onlar oldular. “Gitmek mi zor kalmak mı ?” sorusunu daima “kalmak” diye cevapladım ben. Kalan, hep kalan bendim. Gün bugündür, ey yol! Gün bugündür kaptan efendi, muavin bey, yol üstü lo­kantaları, benzin pompaları, yol çizgileri, trafik levhaları, kusmuk torbaları, bagaj etiketleri, ayçiçeği tarlaları! Gün bugün, gitme vakti bugün. Size gelmiyorum, sizden geçeceğim, sizi olduğunuz yerde bırakıp ilerleyeceğim, tıpkı benim kaldığım gibi, tıpkı arkasından el salladıklarım gibi, arkamdan bakakalacak , başınızı bir yana eğip hafifçe el sallayacaksınız. Ve ben bu kez “güle güle” değil “hoşçakal” diyeceğim. Gideceğim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üç Analık Kız / Naz
Zakkum Hanım yahut Çıkmaz Şiir / Yasin Uzun
Batum Günlüğü / Ahmet Eroğlu
Bir Çığlıktır Sesime Siperlenmiş / Selami Şimşek
Anne / Hasan Tiyek
Tümünü Göster