Bir Zaman-Mekan Olarak İstanbul

203
Görüntüleme

Bir önceki sayımızda şehirlerin bir mekandan ibaret olmadıklarını, za­man-mekan olduklarını ifade etmiştik. Bu ayki yazımızda bunu İstanbul ile örneklendirerek somutlaştırmak istiyoruz. İstanbul’u seçmiş olmamızın isabetli bir karar olduğunu düşünüyoruz; zira, tarihin en önemli zaman-mekanlarından biri İstanbul’dur.
Sözü edilen yazıdaki “var”lardan hareketle, İstanbul’un bazı “var”ları üzerine bir seyrüsefer yapalım:
Bir zaman-mekan olarak tarihin en önemli medeniyet beşiklerinden biri olan İstanbul; ebedî misafirleri, ağaçları, çiçekleri, kuşları, sesleri, camileri, kiliseleri, havraları, sarnıçları, surları, türbeleri, müzeleri, çeşmeleri, kulele­ri, hisarları, sarayları ve çarşılarıyla tarihin gözlerinin nurudur. Tarih dün­yaya bunlarla bakar. Yani biz bir taraftan bunlarla tarihe şahit olurken, diğer taraftan tarih de bunlarla bize, çağımıza ve çağlara şahit olmaktadır.
Bu bağlamda İstanbul’a aidiyet İstanbul’un tarihine aidiyet demektir. Witgenstein’ın “ben dünyayım” demesi gibi İstanbul, tarihidir. Ancak, ne yazık ki İstanbulluların bunun farkında oldukları pek söylenemez.
İstanbul’un değerleri şehrin tarihi değerlerinden ayrı düşünülemez. Topkapı Sarayı’ndan Kanuni’nin at sırtında çıkışını tahayyül etmeden Viyana mefkûresini anlamak imkansızdır. Revan Köşkü’nden bakıp do­nanmanın Sarayburnu’ndan Marmara’ya yelken açısını tahayyül etme­den Akdeniz mefkûresini, Preveze mefkûresini anlamak mümkün de­ğildir. Sırtını Ayasofya’ya dayayıp Sultanahmet minarelerinden semaya yükselen ezan sesini dinlemeden ne Sultanahmet’i ne de Ayasofya’yı anlayabiliriz. Eyüp Sultan’da bir sabah namazı kılmadan ne Konstantiniyye ne de fetih idrak edilebilir. Kızkulesi’nden bakmadan İstanbul’u görmüş olamayız, ya da Galata Kulesi’nden bakmadan Üsküdar’ı, Anadolu’yu, Asya’yı… Dolunayı Altınboynuz’da yıkayıp Boğaziçi’nde erguvanla tütsülemeden Yeditepe’nin azametini, minarelerin davetini, kubbelerin haşmetini, tarihi siluetin zarafetini idrak edemeyiz.
İstanbul’a aidiyet tarihe aidiyet demektir, tarihe aidiyet ise kendine aidi­yet demektir. İstanbulluların “ben algısı” tarihi değerler olmadan düşü­nülemez. Tarih “Ben’dir, tarih bilinçaltıdır. Farkında olmasalar da tarih İstanbullulardır. Tarih İstanbullulardır derken bunu anlamlandırmak için İstanbulluların kimlerle hemşehri olduklarını hatırlamaları kâfidir. Megaralı Bizans’tan Heraklius’a,Eba Eyyub El-Ensari’den Fatih Sultan Mehmed’e, Kanuni’den Mustafa Kemal’e, Karaca Ahmed’den Nâfi Baba’ya, Tatyos Efendi’den Pierre Loti’ye kadar kimlerle hemşehriyiz. Hatta, kıs­salara/efsanelere göre Hz. Süleyman ve eşi Alina ile de hemşehriyiz.

İstanbul’un ufku üç imparatorluğun ufkunu Türkiye’nin ufkuyla birleş­tiren olağanüstü bir bakış imkanı sunar. Dünyada çok az şehrin ufku İstanbul’un ufkuyla kıyaslanabilir. İstanbullular, İstanbul’un ufkunu kendi ufuklarına taşıyabildikleri ölçüde ufukların ötesine geçebilirler. Bu ufuk onlara kendilerini aşma imkanı sunması açısından eşsizdir. Bir sengine acem mülkünü feda etmeye hazır olan şair, bu değeri, İstan­bul’da yaşamaksızın idrak edemezdi. İstanbul’un ufku, ufkun da ötesi­ne taşan bir çizgiye erişir ve mukimini aynı çizgi üzerinden bakmaya hazırlar. Çizgi ötesinden bakmanın bütün avantajlarını, bakanın istifâde­sine sunar. Elbette bu, ufuk diye bir şey olduğunun farkında olanlar için bir mâna taşır.

İstanbul’un kimliği mukiminin kimliğini sarar sarmalar. Bir taraftan onun kimliğinin şekillenmesine katkıda bulunurken eşzamanlı olarak kendisi de kendi kimliğini mûkiminin kimliği ile zenginleştirir. Bu bağlamda, İstanbul çoğulcu bir kültürel kimliğe sahiptir. Bu kimlik ne parçaları birbirlerinden kopmuş ne de birbirlerini eritip yok etmiş olan bir kimlik halidir. Her insan bu kimliğe kendisinden bir şeyler kattığı gibi, kendi kimliğine de İstanbul’un çoğulcu kimliğinden bir şeyler katar. Bu bitimsiz bir süreçtir. Böylece, bir zaman-mekan ola­rak şehir ve onun içinde yaşayan insan özdeşleşir; şehir insanlaşır, in­san şehirlileşir. İki kimlik birbirinde meczolur. Eğer teşbih edecek olursak, ortaya bir ebru çıkar. Buna kültürel kimlik açısından yaklaşırsak ortaya çıkan bir kültürel ebrudur. Bu İstanbul’dur.
İstanbul’un hafızası deşifre edilemeyecek kadar muazzam bir hacim­dedir. Bu hacim, bir hazine olarak kendi içinde sonu gelmez bir biçim­de içiçe açılır, açılır. Bir taş, bir çiçek, bir renk, bir koku, bir kuş, bir ağaç, bir rüzgar, bir bulut, bir yağmur damlası, bir kar tanesi, bir yıldı­rım, bir köprü, bir duvar, bir minare, bir çan, bir avuç toprak, bir dam­la su, bir çocuk sesi, bir sokak kedisi, bir bülbül sesi… Hepsi birer son­suz dehlize açılan kapılar gibidir. Bu kapılardan birinden girmeyegörün, sizi geri dönemeyeceğiniz bir derinliğe götürür. İstanbul’un bir taşı bile bir tarih yazmanıza yeterlidir.
İstanbul’un aklı, ilk gününden bugüne kadar olan akılları kendinde barındırır ve toplamda bu akıllardan fazlası eder. Öyle ki, bu akıl yarını da içine alır. Aklını İstanbul’un aklıyla birleştiren biri, geçmişi bir hafıza gibi zihnine yerleştirdiği gibi ona yarını da ekler. İstanbul’un aklı onu ya­rının aklıyla hemhâl eder. Bu durum İstanbul’un tarihi, kimliği ve hafıza­sının sunduğu ortak bir değer olarak tebarüz eder. İstanbullu, zaman- mekan olarak bu şehirde, aklını düne, bugüne ve yarına kanat açmış bir halde bulur.

Bir önceki yazımızda şehirlerin kıssaları vardır demiştik. Burada İstan­bul’un kıssalarından birine yer vererek bu yazımızı bitirelim: Hz. Süley­man uzun uğraşlar sonucu Ferendüz diyarını hükmü altına alır ve Ferendüz Kralı Saydun’un dünyalar güzeli kızı Alina ile evlenir. Ancak, güzel Alina hiç mutlu değildir. Hz. Süleyman ona dünyanın en güzel yerinde bir saray yaptırmak ister. Hemen insanları, cinleri, kuşları, rüzgarları toplayıp onlara dünyanın en güzel yerini bulmalarını ve kendisine bildirmelerini emreder.
Dünyanın en güzel yeri kısa zamanda bulunur ve sonuç Hz. Süleyman’a bildirilir. Bunun üzerine o, hemen bildirilen yere gelir. Ulaştığı yer Sarayburnu’dur. Hemen cinlere emir vererek burada bir saray yapmalarını ister ve kıyamete kadar mâmur olması için bu diyara dua eder. Evliya Çelebi Sarayburnu’na Sarayburnu denilmesinin sebebi budur demeye getirir.
Şehir ile kurulan/kurulması gereken ilişkinin boyutu bu kıssada çok çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Gerçekte bir yerin şehir, sakinlerinin de şehirli olabilmesi, sakinlerinin bir zaman-mekan olarak onunla tarihi, ufku, kimliği, hafızası, kıssası, aklı, kokusu, sesi, aşkı vb. bağ­lamında kurduğu derûni münasebet ile mümkündür.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üç Analık Kız / Naz Ferniba
Zakkum Hanım yahut Çıkmaz Şiir / Yasin Uzun
Batum Günlüğü / Ahmet Eroğlu
Bir Çığlıktır Sesime Siperlenmiş / Selami Şimşek
Anne / Hasan Tiyek
Tümünü Göster