SALÂLARLA GELEN ZAFER

150
Görüntüleme

Güzel Ülkemiz 15 Temmuz akşamı şeytanın askerleri tarafından saldırıya uğradığında, İstanbul dışında, memleketteydik. (Çanakkale/Biga’da). Bizim gibi öğretmen olanlar genelde yaz gelince ne yaparsa biz de öyle yapıp, soluğu memlekette alıyoruz. Memleket güzel, memleket hoş; havasıyla, suyuyla, insanıyla, her şeyiyle harika! İstanbul’daki kargaşa yok en azından…Saldırı akşamı elimde Umberto Eco’nun “Prag Mezarlığı”, hanımla bahçede çay içiyoruz, bir yandan da laflıyoruz, ordan burdan. Çocuklar teyzelerinde, orada takılıyorlar geldiğimizden beri. Büyük oğlan telefonla bu saldırıyı “Baba, çabuk televizyonu açın, darbe oluyor!” diye bildirdiğinde, “Hadi be, ne darbesi oğlum!” şeklinde oldu ilk tepkim. Çünkü zaman zaman küçük oğlanla bir olup beni işletmeye bayılırlardı. İşte bu yüzden, sözlerini ciddiye almadım ilk anda. Ama ısrar edince, bir koşu televizyonu açıyoruz. Aman Allah’ım, gerçekten de doğru! Panikliyoruz bir an! Hangi kanaldı, şimdi tam olarak hatırlayamıyorum, (A Haber mi?) Başbakan telefonla bağlanmış, öfke dolu ama kararlı bir sesle konuşuyor; bir ‘kalkışmadan’ bahsediyordu. (Ekranda ise muhtelif saldırı görüntüleri); bu kalkışmanın ‘Güvenlik Güçleri’ tarafından mutlaka bastırılacağını söylüyordu. Hızla diğer kanallara geçiyoruz, oralarda da aynı şeyler. Ekranlardan sadece Başbakan’ın konuşuyor olması fena halde ürkütmüştü bizi. Cumhurbaşkanı yok! Tekrar bütün kanallara bakıyoruz hızlıca, yok! Genel Kurmay Başkanı da yok, Kuvvet Komutanları da! İşte o an, eyvah diyoruz, eyvah! Boğaz Köprüsü kesilmiş, sokak ve caddelerde tanklar insanların üzerine üzerine gidiyor, uçaklardan ve helikopterlerden acımasızca ateş ediliyordu. Ankara’da da aynı görüntüler. Ya Rabbi, ya Rabbi! Özcan Ünlü’yü arıyorum hemen ani bir refleksle. Ardından bir başka arkadaşı, Müstakim Haksal’ı, sonra Şakir Kurtulmuş’u, sonra da Mustafa Özçelik’i… Onlar da benim gibi şaşırmış durumdalar, onlar da öfkeliler paralel şeytanlara…
Aklım tutulmuştu. Sadece bir tek şeyi çok net hatırlıyorum: yumruğumu sıkmış dönüyor ve dövünüyordum şuursuzca. Bir şeyler yapmalıydım. Oğlan tekrar arıyor, neler yapabiliriz diye. (Zihnimde 12 Eylül günleri! Yirmili yaşlarda genç bir fidandım o zamanlar. 12 Eylül Cuma günü ikindi sularında almışlardı beni, yaka paça..) Oğlan daha soğukkanlı ama! Merak etme baba diyor, bu saatte darbe mi olurmuş! Bir de TRT’den o ‘uğursuz bildiri’ okunmaya başlayınca dayanamayıp dışarı fırlıyorum. Ne olur ne olmaz diye tenha sokaklardan geçiyorum hızlı adımlarla. (Temkinli olmalıydım.) Hükümet meydanına bakıyorum, pek kimseler yok. (..Tam da beni alıp götürdükleri yer, işte orasıydı, şadırvanın hemen yanı başı.. Sokaklarsa bomboştu!..) Birkaç kişi var ama ne yaptıklarını anlayamıyorum uzaktan. (..genç bir fidanım ya, darbeymiş, cuntaymış, bilmem neymiş, hiç umurumda değil..) Biraz daha aşağılara doğru hızlanıyorum. İnsanlar banka önlerindeki atm’lerde sıraya girmişler. Ceplerimi yokluyorum o an gayri ihtiyari. Telaşla gelip geçenler var yanımdan, yöremden. (..polisler beni bir ast subayın karşısına çıkardıklarında, bir yanlışlık yapıyorsunuz, Meclis’in onayı ile kurulmuş bir teşkilatın, Biga Milli Türk Talebe Birliği Teşkilatı’nın Başkanı’yım ben, filan diyorum. Hoca, hoca, diyor ast subay, ne Meclisi, ne teşkilatı! Artık Biz varız, biz! Bizden başka hiçbir şey yok! Sadece biz varız! İşte o an anlayıvermiştim işin ciddiyetini!..) Ben bu düşüncelerle boğuşurken bir arkadaşa rastlıyorum o anda, eskilerden bir arkadaş.
Göz göze bakışıyoruz bir an, kısa bir an. İkimiz de soluk soluğa, ikimiz de gerginiz. Bir yandan da etrafı kolaçan ediyoruz. Ne yapabiliriz? Biraz tereddütten sonra Emniyet’e doğru yürümeye karar veriyoruz. Tam köprüyü geçerken hanım arıyor. Biz de çıkıyoruz diyor, on dört yaşındaki kızımla birlikte. Tamam diyorum, Emniyet’in önünde buluşalım. (.. Güneşin batmasına yakın, bizi tıktıkları beş altı metre karelik yerde sağcısı, solcusu, Ülkücüsü, İslamcısı, yaklaşık yirmi beş otuz kişi olmuştuk. Merdiven altında, dikdörtgen şeklinde daracık bir yerdi. Yakaladıklarını getirip atıyorlardı içeriye. Saatler ilerledikçe odanın havası iyice ağırlaşmıştı. Her hangi bir pencere de yoktu ki nefes alalım. Sadece el kadar bir boşluk demir kapıda, hepsi bu! Artık nefes alamayacak duruma geldiğimiz an bağırıp çığırmaya başlamıştık.
Kapıyı tekmeleyip sarsıyorduk! Ne olacaksa olsundu! İsterlerse bizi çıkarıp kurşuna dizsinlerdi! Yeter ki bir parça hava alabilelim. Nihayet gece on bir sularında önce tuvalete, sonra da öncekine göre daha genişçe bir salona aldılar bizi..) Emniyet’e vardığımızda beş on kişinin daha geldiğini görüyorum. Sivil giyimli bir polis, elinde otomatik bir silah “Arkadaşlar!” diye hitap ediyor bize, “Arkadaşlar, sakın ayrılmayın buradan! Bizi yalnız bırakmayın. Aranızda tanımadığınız yabancı birileri olabilir. Sakın ha, müdahale etmeyin, bize haber verin!” diyor. Bense, polisin az önceki ‘Arkadaşlar’ hitabına kapılıp gidiyorum. Ömrü hayatımda ilk kez bir emniyet mensubundan böyle bir hitap duyuyordum: “Arkadaşlar..” Ne kadar sıcak ve insanî bir sözcüktü bu! Hem de bir polisin ağzından dökülüyordu! Eyvallah diyorum ben buna, helal olsun diyorum; bundan böyle polisleri daha çok sevmeye karar veriyorum orada, o an…Bu arada, gelenlerin sayısı hızla çoğalıyordu. Durum ne âlemdeydi, diğer şehirlerde neler oluyordu, bir yandan bunları düşünürken, elindeki telefondan olayları takip eden birine gözüm ilişiyor
Sokulup bakıyorum. Benimle birlikte birkaç kişi daha gelip heyecanla dikkat kesiliyorlar. Ooo, Reis konuşuyordu! Bir tv. kanalına telefonla bağlanmış, alanlara çağırıyordu herkesi: “Ölümüne! Ölümüne!” diyordu. Tamamdı bu iş. Artık kimse tutamazdı bizi. Elli- altmış kişi oluyoruz bir anda, seksen oluyoruz, doksan oluyoruz, iki yüz doksan oluyoruz, beş yüz oluyoruz… Öyle çoğalıyor, öyle çoğalıyoruz ki, Biga sallanmaya, yer gök inlemeye başlıyor öfkemizden, getirdiğimiz tekbirlerden… Aslında anlıyordum ben bu öfkeyi; Amerika’ya idi bu öfke, Batıya, İsrail’e idi, derinlikte sınır tanımayan bütün iç ve dış tehditlere idi! 60 darbesinde Menderes’in idamına seyirci kalanların, 12 Eylül’ü ve 28 Şubat’ı sineye çekenlerin çocuklarıyla torunlarının öfkesiydi bu! Oyun çok büyüktü, çok! İşte bunu fark etmişti bu çocuklar; öfkeleri bundandı! Şimdiyse, Çanakkale’de destan yazan, İstiklal Savaşı’nda Anadolu’yu kahramanca savunan dedelerinin öfkesi ve imanıyla atılıyorlardı meydanlara, çıplak bedenlerini hiç düşünmeden atıyorlardı tankların önüne. Kurşunlar yağmur gibi yağıyordu dört bir yandan, fakat bu asil ve kahraman çocuklar, bu gencecik fidanlar düştükleri yerden doğrulup tekrar tekrar atlıyorlardı kahrolası mermilerin üstüne… (Nitekim iki gün sonra, Çengelköy çatışmasına katılmış öğrencilerimle görüştüğümde, ‘çıplak bedenleriyle’ kurşunların üstüne nasıl atıldıklarını, şeytanın askerleriyle nasıl çarpıştıklarını şöyle anlatmışlardı: “Şu an hayretler içerisindeyiz hocam, Allah bize o an öyle bir duygu verdi ki, önümüzde 14 kişi vurulup düştüğü halde, zerrece korku duymadık. Hiç tereddüt etmeden atıldık. Bizi yere yatırıp beş altı saat namluların ucunda beklettiler. Bir taraftan da tehditler savurup durdular. Nihayet sabaha karşı Köprü temizlenip de Özel Kuvvetler gelince, bizi bırakıp Kuleli istikametine doğru kaçtılar..”) Şimdi, bütün bunlar söz ve mantıkla nasıl açıklanır? Mümkün mü bu! Sadece anlıyorum/anlıyoruz deyip susalım. Bazen anlamak, açıklamaktan daha iyidir; acayip rahatlatır insanı. Gerçekten de!(..Sayımız çok fazla arttığından spor salonunda kalıyorduk artık. Daha fazla tutamamışlardı bizi o tabut kadar yerde; buna imkân da yoktu zaten.
Burasıysa rahattı. Sabah temizliğinden sonra salonda kendimizce bir miktar kültürfizik bile yapabiliyorduk mesela. İki gruba ayırmışlardı bizi; bir tarafta solcular, diğer yandaysa Ülkücülerle biz İslamcılar. Gün sona ererken yüksek sesle türküler söylüyorduk her gün. Bu, bizi diri tutuyordu en azından; buradayız demek istiyorduk dışarıdakilere; ölmedik, yaşıyoruz mesajını vermek istiyorduk … Yine türkü söylediğimiz bir an, bitişiğimizdeki oda kapısının gürültüyle açıldığını işittik: zınk! diye kesilivermişti yandakilerin sesi. Birisi buyurgan ve yüksek bir sesle bağırıp çağırıyordu küfürle karışık. Görmesek de tahmin ediyorduk hallerini; pusup kalmışlardı sanırım. Hemen bitişikteki bizlerse tedirgin bir şekilde beklemeye başladık, biraz sonra bizim kapımız da açılacaktı çünkü. Açıldı da. Kapıda silahlı askerlerle birlikte sıkıyönetim komutanı üsteğmen, aynı ses tonuyla, aynı buyurgan bir eda ve öfkeyle, işaret parmağını da gözlerimize doğru sokarak -bu gibi durumlarda ritüeller önemlidir çünkü!- şöyle haykırmıştı: “Eğer bir daha türkü söylerseniz, sizi tek tek kurşuna dizer, tankların altında ezerim, anladınız mı ulan şerefsizler?!” )Birden salâlar okunmaya başlıyor minarelerden! Allah’ım! Nasıl da etkilemişti hepimizi! Sesler kesildi; huşû ile gözyaşları ile göğüslerimiz hızla inip kalkarak, yumruklarımızı sıkarak dinledik dinledik dinledik…İşte zafer bizimdi! Bir kez daha kaybetmişti şeytan! Sokulup

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BİR MİLLET UYARIYOR / Şeref Akbaba
AYLARDAN TEMMUZ / Nurettin Durman
TEMMUZ ATEŞİ / Mustafa Özçelik
15 TEMMUZ DESTANI / Nurullah Genç
ÜLKEM / Recep Garip
Tümünü Göster