M. Ragıp Karcı Beni Yazamaz

203
Görüntüleme

Arkadaşımın soyadında mevcut şu tırnak içindeki ma­sum harfi bir an için unuttuğumu, ihmal ettiğimi, yanlış bildiğimi düşünün, iki dost arasındaki akıbetin fecaatini düşünmek bile istemezsiniz değil mi? İşte şimdi ben sol gösterip sağ vuracaksam, bilesiniz ki sebebi var. M.Ragıp Karcı kırk yıllık arkadaşımdır. Severiz birbirimizi. Uzun yıllar önce demişti ki bana ” Türkiye’de topu topu on şair var. Bir gün bu şairler hakkında tanıtıcı/ tenkit yazıları yazmak istiyorum, bunlardan birisi de sensin.” Çok zaman geçti. Karcı ile uzun süre görüşemedik. Şu son üç beş yılda ise yollarımız yeniden kesişti. Görüş­tük. Hasret giderdik. Öyle ki rahmetli oğlumun duvarda asılı sazını hiç kimseye elletmemiştim. İlk kez Ragıp am­cası bizi bir ziyaretinde onu duvardan indirebildi. Akort etti. Çaldı da. (Dostluğun boyutunu genç okuyucu da bilsin için yazıyorum.)
Yeniden görüşmelerimize denk düşen günlerde Ragıp, Hece Dergisi’nde, yıllar önceden hayalini kurduğu yazı­larını yazmaya başladı. Sevindim, teşvik de ettim. Ama o ne, Ragıp sözünü tutmamıştı. Hani nerede on favori şair? Aksine o tarihlerde yaşamayan, adı sanı olmayan­ları da şimdilerde yazıyordu. Ben de ona eski günleri hatırlatmak maksadıyla şöyle dedim: Ragıp Karcı Hece Dergisi’nde beni yazamaz/ yazmaz. Birincisi Hece Dergi­si’nin benim adıma karşı mesafeli durduğunu gösteren olumsuz bir şeyler yaşanmıştı. İkincisi Ragıp’ın o gün­lerdeki kanaatlerinden uzaklaştığını biliyordum. Eski muhaveremizi de hatırlattım kendisine. Yoksa maksa­dım hakkımda bir yazı siparişi vermek asla değildi. Bir şey daha var gördüğünüz gibi Ragıp yazıyı yine Hece Dergisi’nde değil dost Ay Vakti’nde yayınlatabildi.
Geçen ay adresim değiştiği için dergi elime ulaşmamış­tı. Ayın ortalarına doğru Ragıp aradı. “Okudun mu yazı­yı? “dedi. Böylece haberdar oldum ve okudum. Heyhat, Ragıp güya beni yazmıştı. Oysa oradaki ben değildim. Zira ben Metin Önal’ım. Oradaki ise Metin Ünal diye birisi idi. Söz konusu yazı tam otuz iki paragraftan mürekkep. 17 paragrafı Ragıp arkadaşımın kişisel sanat/ şiir anlayışını yansıtmaya çalışıyor. Üstelik bu paragraf­lar yazı bütünlüğünün dörtte üçüne denk düşüyor. Ge­riye kalan ve güya benden söz eden 15 paragrafın 6 paragrafını şiirlerimden alıntılar oluşturuyor. Elimizde kala kala 9 paragraf kalıyor. İşte orada da, her kimse o, Metin Ünal diye birisinin şiirine değiniliyor.

Bugüne kadar on üç kitap, yüzlerce yazı yayınladım. On yılı aşkın süre farklı dergiler çıkardım. Eserlerimin bir kaçı iki üç baskı bile yaptı. Benim yakın dostum ve arkadaşımın ilgisine bakınız ki bütün o kitaplar ve yazı­ların altındaki imzam olan adımı bile yanlış okuyor. Böyle bir yanlışlık üzerine inşa edilen “okuma”dan, siz söyleyin ey okuyucular, hakkımda hangi sıhhatte bir değerlendirme yazısı çıkar? Öyleyse dostumun maksadı bağcıya kötek atmak, ama bunu doğrudan yapmak ye­rine, ondan güya alakasız 17 paragrafta, hem de mef­humun muhalifinden kotarmaya çalışıyor. Olayın en can yakıcı cephesi şurası: Benim şiir dışında ilim ile de meşgul oluşumu tespiti. Daha doğrusu bir çok çevre ile bu sebepten aramın açık bulunması meselesi. Dostum bilmiyor ki benim ilmim yoktur. Ben mektepli birisi de­ğilim. Üstelik dünya alem artık ezberledi, ben, diploma­larını da yırtan şairim. Ben alaylı olmakla iftihar eden birisiyim. Ve ilimle değil, fikir işçiliğiyle meşgulüm. Had­dimi de bilirim. İlim, fikir ve sanat arasındaki ince far­kın felsefesini yapıyorum. Sevgili dostum İslam adına sanki El-Hac Muzaffer Ozak’ın İrşad’ından başka bir şey okumamışa benziyor. Baksanıza benim, Düşünmek Farzdır, Ağabeyime Mektuplar, Kimliğin Fotoğrafsız Yaprağı, Havada Bulut Var ve Vahy ve Sanat namlı ki­taplarımdan nasıl da habersiz. Olur mu böyle dostluk?
Ben Türkiye’nin gelenekçi sanat ve fikir çevreleriyle yıl­dızı küsülü birisiyim. Besbelli fikirlerimin çoğuna, eğer haberi olsaydı, arkadaşım da itiraz edecekti. Madem o kitaplarımı okumadı, biz de şöyle yapalım: Başlatalım bir tartışma zemini. Dergileri okumak kitap okumaktan daha kolaydır. Umarım Ay Vakti dergimiz bu fikrime kucağını açacaktır. Yalnız Ragıp arkadaşım yazısını ya­zarken tam da Ay Vakti’nde göğü bir kara bulut mu kapladı nedir, bazı hakikatler perdelenmiş. Dostum bel­ki bundan ötürü mazur sayılabilir. Dostum beni tanıyor ama maalesef benim yazı hayatımı tanımıyor. Sorun burada. Bu bilgi eksiği ile beni kime, nasıl, hangi cep­hemle tanıtabilir? Ortada bir hakkaniyetsizlik var. Ben dört şiir kitabı yayınladım. Farklı vadilerde akan farklı tatlardaki sıvılar gibi olmalarını istedim. Onlardan sa­dece birisinden alıntılanmış, üç veya dört şiirin, kimi parçalarından hareketle, bir şairin bütün kimliği hak­kında nasıl böyle kesin yargılara varabilirsiniz? Üstüne üstlük bu yazı şairin siparişiymiş gibi gösterilerek. Karcı daha benim ilk şiir kitabımdaki kimi şiirlerin, onun bu­gün çok itibar ettiği sol çevrelerde nasıl heyecanla kar­şılandığını unutmuş olabilir.

Konu benim şair kimliğimse eğer, zahmet edip onlara ulaşarak hakkımda konuşmalı değil miydi? Besbelli ki­taplığında o kitaplarım yok. Ezcümle demem o ki Ragıp’ın tanıttığı ben değilim.
Ülkemizde hamâset kokulu şiirler yazanın haddi hesabı yoktur. Elhak benim de öğüt, ideoloji, tefekkür yüklü şiirlerim vardır. Acaba kimleri, nelerden arındırmak için ruh terleri dökmüştüm, bunları fark etti mi mısralarım- dan? Dediği gibi: “içi cehennem gibi kavrulan her (hangi bir) Anadolu genci gibi şiirini davasına feda et­miş” birisi değilim ben. Yanılıyor. Hem de çok yanılıyor. Cengaver hiç değilim. İmamlık peşinde olmadığımı, bana mürit olmak için arkama takılanlara attığım kö­tekler, onları tavuklar gibi kış kışlamam kanıtlar. Ana­dolu’nun sıradan dindar, muhafazakarları ile ne alakam olabilir? Statükoyu elde var bir sayanlar kim ben kim? Görüp işitmemiştir ki Mengüşoğlu mezhepsizlikten modernistliğe, reformistlikten ehli sünnet dışına kadar nelerle suçlanmıştır? Bunun ne önemi mi var? Öyleyse Mehmet Akif için sıraladığı satırlarına bakınız arkadaşı­mın. Ona ayrı bir önem ve değer atfediyor. Ama aklına bile gelmiyor ki bugün yaşayan birileri de Akif’in izin­den gitme hakkına sahiptir.
Akif bahsinde arkadaşım şöyle yazmış: “Şiirle dava an­latılamaz mı? Anlatılır. Ancak saf şiirin feda edilmesi tehlikesi göze alınmalıdır. Mehmet Akif Ersoy da ancak deha ile açıklanabilecek bir meseledir. Ve bu yazının konusu dışında tutulmalıdır.”
Niçin bu yazının dışında tutulmalıdır? Çünkü arkadaşım benim davamı bile bilmiyor. Veya anlamak/ dinlemek, böylece mevcut huzurunu bozmak istemiyor. Çünkü yazısının konusu saf şiir, iyi de ben şiirini davasına feda eden biri olduğuma göre, benim gibi birisinin şiirinden söz ederken, onun davasını atlarsanız, bakışınız artık tahlil ve tenkit olmaz; dostlar alış verişte görsün ka­bilinden tüketilen sözlerin hizasında kalır. Geçiştir­mek için kaleme alınmış veya gönül alma maksadına matuf sanılır.
Bir başka nokta da şurasıdır. Dostum, Mehmet Akif’i kendi hücum bölgesinden kurtarmak için bir zeka oyunu yaparak O’nu “deha” ile açıklamaya kalkışı­yor. Bu durumda henüz yaşayan ve kendisine de ya­kın duran birisi sıfatıyla “deha”yı bana da yakıştırma­sı uygun düşmeyecektir. Benimle Akif’in arasını da böylece naif ve usta bir dokunuşla açmış bulunuyor. “Metin Akif’in izinden gidiyor” dese, yüreği bunu kal­dırmayacak. Öyle ya Metin kim, Akif kim?

Bu yazıyı alınganlık gösterdiğim için yazdığımı sanacak­lar için not: Evet, arkadaşıma kırılsam yerden göğe hakkım var. Yazının girişine yerleştirilen “çapak” isti­aresi bile beni haklı çıkarmaya yeter. Ama ben bu se­bepten yazmıyorum. Eğer dergiler, özellikle Ay Vakti, sayfalarını açık yüreklilikle tahsis ederse, “bu sahada ben de varım” demek için yazıyorum. Durun bakalım neler olacak?
Evet ben başörtüsü ve Bosna için şiirler yazdım. Ara­besk mısralarım da var, kabul ediyorum. Hilafı hakikat değildir. Ve bu bir vakıa tespitidir. Ama şu da bir vakıa tespitidir ki şiir sanatı adına ürettikleri İlhan Berk, Cahit Zarifoğlu, Ece Ayhan ve Cemal Süreya’dan hemen son­ra antolojilere girecek olan M. Ragıp Karcı’nın en azın­dan eserlerinde böyle bir endişesi, aman Allah’ım, ne feci, hiç mi hiç yoktur. Karcı geriye dönüp bir baksın. Eksik bıraktığı bir şey var mı diye. Hayır, günah galerisinden filan söz etmiyorum. Mü’mince mesuliyet şuurunu hatırlatmak istiyorum. İçi gerçekten rahat mıdır? Söylenmesi gereken yerde, gerekli sözü söylemiş bulunduğuna kendisi inanmakta mıdır? Yoksa o da, şairliğin böyle bir ödevi yoktur diyenlerden midir? Bizim elimiz, başımız, sanatımız ve şiirimiz o gözenekli değirmen taşlarının altında ezilirken, kendisi neredey­di? Yoksa Bektaşi meclislerinde Alevîleşmekten gizli bir haz mı duymaktaydı?
Has şiir, saf şiir, som şiir diye diye genç kuşakları, Kur’an-ı Kerim’in lanetlediği yalan vadilerine, yap­madığını söyleyerek kalbini kirletenlerin safına iterek ne kazanırız biliyor musunuz? intiharı meşrulaştırmış oluruz. Öyle bir gaflete dalarız ki dostumuzun soyadını yanlış yazarız.
Ragıp’a kırılmadım. Allah biliyor, onu eskisi kadar seviyorum. Anlayışlarımızın farklılığını da zaten biliyor­dum. Biz onunla artık eski kuşak sayılırız. Bizi izleyen gençler duysun işitsin ve görsün ki, bizim camiayı yakan ve yıkan, birbirimize gözlerimizi kısarak bakmamızdır. Ne olur, ey bizim safın taze münevverleri, birbirinize karşı körü körüne bakışları bari sizler kal­dırın! Allah her yaptığımızı görüp gözetmektedir. O ne güzel vekildir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Na-Nay-ve-Ney / Muhittin Fırıncı
Pinhan / Edib Aykut Çiçekli
Kahroldum Sessizce / Mustafa Küçüktepe
Lütfi Şen İle Söyleşi / Feyza Bayındır
M. Ragıp Karcı Beni Yazamaz / Metin Önal Mengüşoğlu
Tümünü Göster