YAZARIN SÖYLEDİĞİ, OKURUN ANLADIĞI

215
Görüntüleme

Farklı anlamlar farklı anlama biçimleri, tarihsel süreci içinde kültür değişiminden ayrı düşünülemez. İnsanda anlam birliğine karşı bir arzu ve eğilim varsa da bu ancak maddi ve pratik yaşam için söz konusu edilebilir. Çeşitli çoklukta yorumlar nasıl nesnel ortaklıklar alanında istenmeyen bir durumsa soyut yaşantılar alanında da tek anlamlılık arzu edilen sonuç değildir. Düşünce, çoğalmaya, çeşitlenmeye müsait bir alan içinde var olmasaydı, sanat, felsefe gelişemezdi. Tek anlamlılık varlığın hakikatine, hayatın akışla süren düzenine aykırıdır. Berger’in dediği gibi; “Metinlerin yalnızca tek bir anlamı olduğu ve izleyiciler üzerinde hep aynı etkiyi bıraktığına artık inanmıyoruz. Bazı insanlar için anlaşılması zor olsa da metinler pek çok farklı açıdan yorumlanabilir.”(1) Sanat, felsefe, din gibi alanlarda tek anlamın sağlanması önce anlamın kendi işleyişine ve kuruluşuna uygun düşmez. Sıkıntı, sınırsız düşünmemiz gereken alanı ‘sınırlı’, sınırlı düşünmemiz gereken alanı ‘sınırsız’ anlam ve tanımlarla kavrama isteğinden kaynaklanmaktadır. Kültür, farklılıkların hayata ve insana mal olmasıyla zenginleşir. Anlamaya, anlam vermeye dönük her bir çaba yalıtılmış bir etkileşim alanında sorumluluğunu zorlayan bir yoğunluk içinde olgunlaşmak durumundadır. Çünkü göreceli serbest, özgür sandığımız düzlemde zihin yalıtılmış, yalnızlaştırılmıştır. Tekil okumalarımızı kendi içinde farklı açılar, duyarlıklar geliştirerek çoğulcu, katılımcı okumalara, çoğulcu, katılımcı düşünme ve anlamaya dönüştürme mecburiyeti hâsıl olmuştur.
İlgili olanların fark edecekleri gibi yukarıdaki paragraf hacminin kaldıramayacağı fazlalıkta kavramlar yüklendi: ‘Kültürün değişmesi’, ‘anlamak, anlam vermek’, tek anlamlılık’,‘yalıtılmış etkileşim’, ‘sorumluluğun zorlanması’, ‘yoğunluk’, ‘tekil okuma’, ‘çoğulcu, katılımcı okuma’, ‘çoğulcu, katılımcı düşünme ve anlama’ gibi köşe taşı kavramlar, imgesel çağrışımlarıyla bile zihinde geniş yoğunlaşmalara yol açacak mahiyettedir. Bütün bu kavramların karşıladığı anlam merkezli zihni faaliyetin, kültürün, dolayısıyla hayatın değişkenleriyle ilgili olduğunu da söylemiş olduk. Demek oluyor ki anlama becerisi, hızı, amacı, tarzı ile her dönemin insanı, o insanın anlama öncelikleri, kapasitesi değişiyor. Kendi koşullarında her dönemin, her insanın zorlukları, kolaylıkları, imkânları, imkânsızlıkları vardır. Yine en azından sahih yol ve yöntem olarak her bir şeyin kendi dünyası içinde anlaşılması veya doğasından koparılan şeyin anlaşılmazlığı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çoğu zaman kendi zaviye ve realitemizden bakarak anakronik yanlışlara düşmemiz bu yüzdendir. Aynı sebeple yükümüzün türünün ve ağırlığının artması da bu yüzdendir.
Birlikte düşünüp konuşarak sözün anlamının genişletildiği retoriksel dönemden tek başımıza ve daha çok yazı ile yazılı olan üzerinden anlama ulaşmaya çalışmak arasında sadece biçimsel değil, bunlara bağlı olarak köklü mahiyet farkı oluşmuştur. Sözlü dönemden yazılı döneme geçilince evvela insanın da zihni faaliyetin de yönü, güzergâhı, alanı, amacı, işleyişi, kuruluşu değişmiştir. Konuşanın yerini yazar, dinleyenin yerini okur, sözün yerini metin veya eser almıştır. Sohbetin, katılımın, çoklu açılımın yerini bireysel tekil varlığımız aldı. Konuşma ile kurulan, gelişen anlama ve anlaşma ortamı yeni araçlar yeni yaşama biçimi ile daralmıştır. Farklı dimağların, duyarlıkların birbirini denetleme, açma imkânı ortadan kalkmıştır. Şimdi artık dün olduğu gibi bir söz üzerine veya söz üzerinden hayaller, anılar, canlı tutumlar, sevgiler, kızgınlıklar, hatta coşkular, kavgalar, ilimler, felsefeler, o anın canlı iletişim ve etkileşimiyle buluşup ayrışmıyor; çok boyutlu olarak anlama müdahil olmuyor. Burası çok önemlidir: Konuşmaya dayalı retorik düzleminde gelişen anlam, taraflarca birlikte kurulur. Retorikle insanlar adeta birlikte var olurlar. Birlikte düşünürler. Birlikte düşünmek birörneklik olarak aynı(yı) düşünmek değildir. Konuşanın ne dediği, dinleyenin nasıl anladığı canlı, sıcak etkileşimle bir vasat oluşturur. Tek bir konuşan, tek bir soran veya cevaplayan olmaz. Herkes herkes kadar konuşur, konuşabilir; sorar veya cevaplar. Bu birlikte düşünerek konuşmak, birlikte konuşarak düşünmek çok önemlidir. Evvela insan yalıtılmış benlik veya bencillikle düşünmenin mahsurlarından uzaktadır. Kendisini başkası üzerinden, başka düşünceleri kendisi üzerinden kavrar. Ötekiyle gerektiği kadar birleşir, bütünleşir, gerektiği kadar ayrılır, ayrışır. Bir anlamda farklılık ve aynılık bir üst hakikat için ve üst hakikate doğru içsel yansımalarla bütünleşir. Sonuçta coşkusunu birlikte olmakla yaşadığımız hayat içinde bizi birbirimize bağlayan anlam, bizleri derleyip toparlayarak güzelleştirir. Anlamın içeriden dışarıya genişleyen genel, dışarıdan içeriye daralan özel bölümleri son derece uyumlu geçiş ve bağlanışlarla birbirini tamamlar. Ayrıca kimin ortaya çıkan sözün, söylemin (metnin) neresinde durduğu bilinir. Kimse anlamın dışında değildir; içindedir. O anlam, yine tüm yorumlara açık olarak herkesindir. Bu usulde anlamak herkesin herkesle mutabık kalması şeklinde de anlaşılabilir. Herkes farklı yorumlarıyla birlikte o metin içinde kalır; çünkü o metin birlikte kurulmuştur. Konuşarak felsefe yapma usulünün ortadan kalktığı yazılı ortamda ise bu canlı ilişki yaşanmayınca, birlikte anlam kurma faaliyeti, yerinibir zorunluluk olarak tek yanlı anlam verme çabasına bıraktı. Geniş, çok yönlü, farklı varyasyonlar deneyerek metinle ilişki kurulsa bile bu son tahlilde bir anlam verme çabası olmaktadır. Biz metne ne kadar canlılık ve boyut katarız, metin bize ne kadar canlılık ve boyut katar bilinmez. Bir eser karşısında tek başımıza ve yapayalnızız. Tek başına, yapayalnız ve fakat özgür! Dünün insanı ise hep birlikte, canlı, eleştirel, katılımcı, çoğulcu ve çoğaltıcı, coşkulu ve fakat sınırlı! Burada bir tezat var gibi gözüküyor. Aslında tezat yok. Çağdaş insanın hükümsüz kaygılarının farkında olduğumu izhar için dünün insanını ‘sınırlı’, günümüz insanını ‘özgür’ diye ifade ettim.
/Günümüz insanı eşi görülmemiş uçarılık ve hafiflikle kendini ayrıcalıklı, üstün saydığı, bu imtiyazı da özgür olması ile ifade ettiği için şimdilik bu ifadelendirmeyi seçtim. Bunu nereden biliyorum? Nereden olacak az da olsa bu fakirin de üzerine sıçrayan bu bulaşığın izinden kendini kurtaramamasından. Özgürlük çağdaş insan için efsunlu bir kelime olmasının ötesinde hiçbir anlam içermiyor. Özü çürümüş bir özgürlük! İnsan özgürlüğün böylesiyle nesnelleşiyor. Naylondan, kartondan, köseleden bir varlık olup çıkıyor. İnsan özgürleştikçe yalnızlaşıyor, içe kapanıyor, kendini yalıtıyor. İnsan özgürleştikçe duygusu yavanlaşıyor, daralıyor, sığlaşıyor. Savruklaşıyor, sorumsuzlaşıyor. Canı çekiliyor, coşkusu yitiyor. Çekilen canı yiten coşkusuyla özgürlüğün tadını çıkarıyor. Sözüm ona insan özgür ama ruhsuz! Hayatının, dünyasının alanı daralıyor. İnsan ilimle, bilgiyle, vicdanla, gönülle, aşkla, hakikatle bağlarını kopararak özetle ipini kopararak özgür olmak gibi ancak kendisinin başaracağı, ancak kendisine yakışan saçmalıkla özgür olma yolunu seçiyor. İnsan cahilce özgür ve cahillikte özgür. Maalesef onun cahil özgürlüğünü kısıtlayan bir tehdit saydığı için ilme, ahlâka düşman. İnsan anın keyfini yaşayarak zamana karşı özgür; çünkü zaman ona tarihi bir derinlik katıyor, sınır çiziyor. O ise boğulma korkusuyla bu derinliğe dalmak istemiyor, isteyemez. Yükseliş bulutların üstüne çıkmak olarak anlaşılıyor sadece. Gerçekteyse metafizik yükseklik korkusu yaşanıyor. Köklü sarıcı, vefakâr ve fedakâr duygulardan yani aşktan yana özgür, çünkü o anlık sevdaların, geçici hazların oyuncağı olmuş durumdadır. Hakikate karşı özgür; çünkü hakikat ruhuna karabasan gibi çökmektedir. Ve bu insan, bu ağırlığı gölgeden bile hafif varlık özgür öyle mi? Ne tuhaf günlere kaldık. Ne kadar savruk, sorumsuzsan, ne kadar ilgisiz, bilgisiz, ilkesizsen, ne kadar bağsız kopuksan o kadar özgür oluyorsun. Ne kadar yoksan o kadar var oluyorsun. İşte onun için sözümüzde tezat yok. Sözüm ona bu kadar özgürlük içinde korkunç bir darlık yaşanmaktadır. Yalıtılmış, tekil, yalnız hayat, sizi bu darlığa zaten mahkûm eder. Çünkü sizi soracak, açacak, çoğaltacak, zenginleştirecek kimseniz yok. Kapandığınız iç dünyanız zaten cehennemden bir karanlık. Orada ufuksuzluk, umutsuzluktan başka bir şey görünmüyor. Darlık ve keyfilik ısrarlı bir arzuyla talep ettiğimiz kader olmuştur. Kalbimiz, aklımız küçülmüştür. Düşünce dardır, daralmıştır. İdrakimiz, sezgimiz, gönlümüz ve en nihayet ruhumuz dardır, daralmıştır. Böylesine bir darlık hakikatin sonsuz genişliğini nasıl kavrayacaktır? Evvela kendi darlığını nasıl kavrayacaktır? Retorikle felsefe yapılan dönem öyle mi ya? Konuşmanın coşkun akışı ile bereketlenen hayat öyle mi? Söz düşünce olup, duygu olup anlamın ve anlamanın sonsuz mavi göklerine cıvıl cıvıl hayat coşkusuyla kanatlanan kuşlar gibi uçuyordu. Söz uçup sizin zihninize, dimağınıza konuyor. Belki size bırakıp sizden aldıklarıyla konup kalkması bir oluyor. Hemen oracıktaki canlı ilişkilerin tazeliğinde başka dimağlara, başka ufuklara yöneliyor. Göğünüz, ufkunuz sürekli genişliyor, açılıyor. Açılım, derinlik, genişlik, canlılık, coşku, heyecan her şey var. Peki çekinceleriniz? Sınırınız? O da var elbette. En saf fıtri sakınmalarınızın size çizdiği bir sınır belki. Belki gelenek ve toplumsal teamüllerin sizi sınırlaması var. İşte o çokbilmiş, o çok özgür çağdaş insan bu toplumsal tenasüp için son derece gerekli sınırlamayı esarete yordu, esaretle yorumladı iyi mi? O nedenle biz de retoriksel dönemi alabildiğine özgür alan içinde sınırlı insan olarak tanımladık. Çağdaş insanı da alabildiğine sınırlı ortam içinde özgür olarak. Biri özgürlüğü son noktasına kadar içinde duyuyor, doya doya yaşıyor, diğeri kendini özgür kılacak bir özden de mahrum. Sorumsuzluk ve hiçlik onun en başat değeridir. Hiçliğin değeri de sınırı da anlamı da, anlaması da olmaz.
Anlam dünyası, eserle ilişki seviyesinin, ton ve niteliğinin belirlediği alana dönüşmüştür. Eskiden iyi kötü içinde var olduğumuz anlam dünyası dışarıda, dışımızda kalmıştır. Anlam artık içimizde, ruhumuzda değildir. Varlığının hakikati doğrudan anlam, anlamı varlığın hakikati olan insan, anlam boyutu ve değerinden sıyrılmıştır. Şimdi nesnel değer ve değerlendirmelerle dışsallaştırıp arasına mesafe koyduğu anlamı elde etmek için bile o mesafeyi geçmesi gerekecektir. Çünkü anlam içinde değildir, içi anlamsızdır. Yine de benliğimizin, psikolojimizin, kimliğimizin etkilendiği tüm unsurlar anlama yönelir, yönelmek durumundadır. Yöneliş doğal olarak şahsi özelliğimizden izler, etkiler taşır. Bu durum sanat psikolojisinden estetik algıya ve yargı gücüne kadar birçok alan ve disiplinlerin de hazırlayıcısı olmuştur. Anlam nesnel, uzak bir mahiyet kazanmıştır. Onu öznelleştirmek, kendimize mal etmek yoğun bir çaba gerektirmektedir. Bir bakıma anlamla ilişkimizi tarz ve mahiyet olarak farklılaştıran eski ve yeni dünyalar arasındaki algı ve anlayış açığı böyle kapatılmaktadır. Açık ne ölçüde kapatılmaktadır; kapatıldığını varsaydığımız açık, çoğulcu, katılımcı anlamın ve anlamanın oluşmasına ne ölçüde imkân vermektedir? Yoksa mevcut koşullar dünyasında zihnimiz mahkûm olduğu mecburiyetle mahrumiyetler içinde midir?
Nasıl olursa olsun, nasıl gelişirse gelişsin, ister yazar ister okur olalım bir eserle kurulan ilişki tek yanlı tek boyutlu olmak zorundadır. Mevcut koşullar dünyasında zihnimizin mahkûm olduğu mecburiyetlerden en büyüğü işte bu zorunluluktur. Anlamsal ilişkimizde mecburi ve tek yöne koyulmuşuz da önümüzde başka seçenek kalmamış gibidir. Yazar kendi dünyasını aktarırken de okur o dünyaya nüfuz ederken de kendi duygu, idrak ve algılarıyla hareket eder. Bundan daha doğal bir şey olmaz diye düşünülebilir. Yazar veya sanatçı eserini verirken okur ya da izleyicinin tepki ve taleplerinden, soru ve cevaplarından bağımsızdır. Okurla arasında mesafe vardır. Hele zaman, mekân farklılığı fazlalaşırsa anlam alanı iyiden iyiye belirsizleşir; tek yanlı, tek yönlü yaklaşımlar daha belirgin ve baskın olmak zorunda kalır. Eser karşısında okur da aynı anlayış ve beğeni düzeyinde kalmaz. Okur da her haliyle her şeyiyle değişir, değişen bir dünya ve hayat içinde var olur. Okur yazarlık tarihi itibariyle erken sayılacak bir dönemde yaşamasına rağmen bu realiteyi ilk fark edenlerden biri Petrarka olmuştur. “Biz aynı kitaba ya da aynı sayfaya dönmeyiz, çünkü değişen ışıkta hem biz hem kitap değişir ve hafızalarımız güçlü veya zayıf olur ve neyi öğrenip neyi unuttuğumuzu ya da neyi anımsadığımızı tam olarak bilemeyiz.”(2) Eser bu bağımsız ortamda geri dönüş, geri bildirim ve beslenmeyle kendini genişletme, denetleme imkânı bulmakla ortaya çıkar. Bu durum anlama ve yorumlamanın sınırlarını ister istemez muğlaklaştırır.
Muğlâklık soyut yoğunlaşmaların imge ve metaforlarla kurulan kabul edilir kıvamda kalmayabilir. Kendisine sığınan keyfiliğin bulanıklığı artıracağından korkulmaz değildir. Eser sahibinin ima etmediği ölçüde ilgisiz bir yorum ve anlama sahibi olabiliriz. Bu durumda yazarın okur anlayışını sınırlama veya belirleme imkânı kalmamıştır. Yazar ne söylerse söylesin en azından okur öyle anlamamıştır. Yazarın kastını anlamak zorunda da değilizdir; mutlak manada buna imkân da yoktur. Hele şiir gibi, soyut resim veya müzik gibi eserlerde anlam, tam da böyle anlam verme ve yorumlama süreçleriyle oluşur. “Son söz yazarın değil okuyucunun sözüdür. Çünkü okuyacak, ondan etkilenecek ve ikna olacak, sonra, kanaatlerini başkasına aktaracak olan odur.”(3)
Sanatçının okur ya da izleyicinin idrakini belirlemek gibi görevi de mecburiyeti de olamaz. Bu yönde bir belirleme çabası, özellikle postmodern metin çözümlemesinde esere yetkinlik kazandırıcı faktör de sayılmamaktadır. Bilakis kimi sanatçılar, farklı imge ve çağrışımlara yol açacak tarz ve tonda eser vermenin daha doğru ve uygun olduğunu söyler. Bu durumlarda eğer bir sınırlama olacaksa sanatçı eserini değil, eseri sanatçıyı sınırlayacaktır. Sanatçının fiziki hayat içinde etiyle kanıyla hatta düşünceleriyle eseri üzerinde belirleyiciliği azalmış veya kalmamıştır. Bilakis eseri sanatçısını belirleyen bir içeriğe sahip olmuştur. “Elimizde yapıt olduğu sürece sanatçının amacı yapıtın yorumlanması açısından konu dışı kalır.”(4) Sanatçı eserini aşamaz. Eseri sanatçıyı aşar.
Bir eserin kapsama alanı kendisiyle sınırlı kalmaz. Dönemleri, dimağları aşan, etkileyen bir devinim kazanır. Bir esrin anlam alanı, sahibinin kastı ve muhatabın algısı ile genişler. Genişlemede herkesin etkisi, katkısı vardır ve herkes payına düştüğü ölçüde etkilenir. Bu açıdan bakıldığında eser kimsenin değildir veya herkesindir. Okur gibi yazarın da anlatının dışında olduğu söylenmiştir.(5) Öyle bir aşamaya gelinir ki eserin sayısız dimağda oluşturduğu tematik evren, sanatçısından çok daha sahici, canlı, güçlüdür. Sayısız algı, anlam ve yorum, sanatçıyı çoktan sarmış, kuşatmıştır. Tam da bu noktada anlamın, hepten de metni önemsizleştiren yaklaşımın inisiyatifine bırakılmaması gerektiği görüşü savunulmuştur. Çünkü bütün farklı yaklaşımlar eni sonu belli bir metinden hareket etmek, tekrar ona dönmek durumundadır. Anlayalım anlamayalım, anlamın birebir örtüşmeyle metne bağlı olması gerektiğinden hareket edilirse, teorik olarak “anlam tektir, ama değişik bakış açılarıyla değişik bağlamlarda okunduğunda çok anlamlıdır. Bu nedenle bir metni okumak, anlam(lar) üretmekse, tüm varsayılan anlamların da olanaklı olmadığını söylemek gerekir. Bir metin birçok anlam içerebilir, ama bunlar herhangi bir anlam değildir. Okumak bu anlamlar arasında bir seçim yapmak anlamına da gelmez.”(6) Sonuçta bütün anlamalar uçup gider, metin kalıcı olur.Metnin tek anlamı anlamlılığı dayatan bir araç olmadığı zaten açık bir gerçektir.
Hepten de haksızlık etmeyelim. Yazarın muhayyilesinde sembolik bir okur tasavvuru yok değildir. Yazarken bir anlamda onunla konuşulur. Soyut, hayali bir düzlemde sohbet edilir. Benzer tarzda okur da yazarla konuşuyor gibidir. Marcel Proust, “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.” der.(7) Konuşmak gibidir ama konuşmak değildir. “Yazar okurlarının tepkilerine göre metnini değiştirme olanağına da sahip değildir; oysa sözlü iletişimde okurun uyarıları dikkate alınabilir. Bu olanaksız iletişimin yerini metnin içinde bir ‘başka’ iletişim alır: bu yazarın düşlediği, anlatıcı ile okurlar arasındaki iletişimdir.”(8) Ergüden meseleyi daha geniş düzlemde ve sanat kritiği perspektifinden ele alır. “Biz anlama ediminde bulunurken bir soru sorma sürecine giriyoruz. Bir tablo veya edebi metinde de şayet ‘sağır’ veya ‘ölü’ değilse bize yanıt verir ve bu anlamda da kendi anlamını bir dereceye kadar kendisi belirler. Kendisi belirler çünkü biz diyalog süreci içinde sanat eserinden beklentilerimizi sanat eserinde bulduklarımızla karşılaştırmak durumundayız. Bir sanat eserinin özünde bizim ona ilgisiz kalamayacağımız düşüncesi yatar: Bir sanat eseri bize sadece edilgen bir şekilde “görünen” bir şey değil, bizimle “konuşan” bizim ona vermek istediğimiz anlam çerçevesini sürekli aşan bir şeydir. Kısacası bir sanat eseri, gerçek bir diyalogun bir tarafıdır.”(9) Evvela bu konuşmada yazar metni ile sınırlanır.
İlk zihni hareketi mecburen metin başlatır. Bir yola kapı açar ama sonrasında sağır, dilsiz olarak masifleşir. Bu aşamada yazar da, metin de okurun insaf ve inisiyatif alanında edilginleşir. Birlikte anlam kurma zaten mümkün olamamaktadır. Anlamanın yerini anlam vermek alır. Yani metnin bize ne söylediği değil bizim metinden ne anladığımız öne çıkar, belirleyici olur. ‘Metin ne söylerse söylesin benim ona verdiğim anlam önemlidir’ diyen yaklaşımın özünde benmerkezci daha doğrusu egoizme varacak ölçüde bencil bir tutumun olduğu söylenebilir. Kitap ne söylerse söylesin bildiğini okuyan tipin ne kadar sağlıklı anlam ilişkisi kurduğu da tartışılmalıdır. Okumak boş vakitleri eğlenceli kılan uğraş olarak görülmemelidir. Hele kapris ve zaaflarımızı tatmin ettiğimiz bir faaliyet hiç değildir. Biz evvela bilgi, düşünce ve duyarlığımızı genişletmek için okuruz, okumalıyız. Okumayı birinci derecede gerekli kılan böyle bir amacımız varsa sayfalardan önce kalbimizi, aklımızı, gönlümüzü önyargısız olarak yazara açmalıyız. Açıklık, iyi niyet, ilham alıp vermek önemli beslenme kaynakları olmalıdır. Paylaştıklarıyla bilip öğrendiklerimizden dolayı da yazara teşekkür ve dua etmeliyiz. Elbette anlamak ve yorumlamakta özgürüz. Üstelik bu özgürlüğümüze ne yazarın ne de başkasının müdahale etme hakkı da şansı da zaten olmaz. Ancak önce yazarın ne dediğini, ne demek istediğini, metne ve yazarın kastına sadık kalarak anlama dürüstlüğü göstermek lütuf değil görev sayılmalıdır. Bu tutum yazarla daha yakın bir ünsiyet kurmamızı da sağlayacaktır. Hirsch, yazar merkezli okumalarda bile yazarın niyetinin tam olarak kavranamayacağından hareketle bu tutumun metni tek anlama indirgemek gibi bir mahsur taşıdığını, oysa Gadamer de dâhil olmak üzere birçok kuramcıya göre yazarın anlamının ilkesel olarak bile anlaşılamayacağını ifade eder.(10)Kabul ama bu gerçek yazara kulaklarımızı ısrarla tıkamayı ve bildiğimizi okumayı mı gerektirir? Okurun olduğu kadar yazarın kendi metni üzerinde anlaşılma hakkı ve terkisi yok mudur? Bizce yorum serbestliğinin sınırlarını aşması sorumsuzluktur. Bir adım öte gidelim, sorumsuzluğuna yazarı alet etmektir. Kendi adına yapsa kimsenin itibar etmeyeceği sorumsuzluğu bir yazar veya eser üzerinden yapmak nedir biliyor musunuz? Ayıptır! Bu ayıba belki anmaya değmeyecek sayıda kişi katılıyordur. Onların en azından bir kısmı bizce okumayı zaaf ve kaprislerini avutmanın eğlendirici çabası olarak görüyor olabilirler. Onların metnin ruhunu okumak gibi öncelikli amaçları da olmayabilir. Okumak adı altında metnin canını da okuyabilirler. Metin ne söyler onlar ne anlar? Gerçek okur evvela metinle kendi hakkının ve sınırlarının bilincinde olmalıdır. İyi niyet ve bilme isteği çok önemlidir. Yazarın düşünce iklimine girmek onunla empati kurmak evvelâ has insan ilişkisinin gereği olmalıdır.
Okumak bir anlamda yazarla empati kurarak zihnimizi yeni dünyaların, bakışların açısına açmak olmalıdır. Böyle olsa bile anlamadıklarımızı anlatma, açıklama hakkını yazara vermeyiz; onun yerine biz yakıştırmalarımızı, tahminlerimizi konuştururuz. Bir anlamda yazar okurun tasavvur gücü ve genişliği ile sınırlandırılmış olur. Kaygılar, kabuller, karşı çıkışlar yazıya yön verebilir. Böyle bile olsa hiçbir zaman bu retorikte olduğu gibi canlı, etkili paylaşım imkânının zevkini de faydasını da vermez. Çünkü son tahlilde okurun bir canlılığı, gerçekliği bulunmaz. Okur tipini yazar kendi kurgu ve kabulüne göre icat etmiştir. Yazar belki bir okur duyarlığını esas almıştır ama o eser binlerce farklı idrakte karşılık bulacaktır. Her bir idrak metne farklı anlamlar yükleyecektir. Sanal ortamda müthiş bir çoğalım kazanan, kazanacak olan bu durum, belki de yazının bize sağladığı avantaj olarak değerlendirile de bilir. Belki birebir ilişki anlamında okur yazarla irtibat kuramaz ama o da okuduğunu kendince anlama, sorgulama, sonuçlar çıkarma hakkına sahiptir. Yazar ne yazarsa yazsın sonuçta okur kendine göre anlam verecektir. Ben böyle görüyor, böyle duyuyor, böyle anlıyorum. Buna da itiraz edilemez ya! Hilmi Yavuz, ‘Okuma Biçimleri’nde “Metin diye bir şey yoktur; sadece okur ve onun yaptığı yorum vardır.” der.(11)Kitapla baş başa olan bir okur için bundan başkası var mıdır? Başka çaresi meselâ yazara sorma, onunla konuşma imkânı var mıdır? Eğer yoksa son tahlilde bu okura anlamı tek başına belirleme hakkı vermez mi? Umberto Eco metne bağlı kalmak zorunda oluşun okuru otoriter eğilimlerden uzak tutacağını söyler: “Yorumun sınırları metnin hakları ile örtüşür.”(12)  En azından okur kendisi için metnin içeriğini gevşetebilir ama ona sağlanan bu hak, metne haksızlığa dönüşerek bir anlam arayışına girmemelidir. Girildiği zaman metnin çatkısı da çerçevesi de parçalanmış olur. Okumak metni keyfi tutumlarımıza zemin oluşturma aracına dönüştürülmemelidir. Bunun dışında metin üzerinden kendi düşüncelerimizi söylemek veya kendi değerlendirmemize metni aracı kılmak keyfilikten uzak sorumlu bir tutum olarak değerlendirilmelidir.
Keyfilik, hele yetkinlik adına disiplinli gözüken fiyakalar satan keyfilik, durumu karmaşık hale getirmiştir. Metin de anlam da katledilebilmektedir. Suzan Sontag, “çağdaş yorumlama girişimleri, apaçık bir saldırganlıktan görünüşlere duyulan açık bir nefretten doğuyor” diye yaptığı yazıklanmamızı artıran tespitinden sonra şöyle yazar: “Modern yorumlama biçiminde metin deşiliyor, deşilirken de yok ediliyor; metnin ‘arkasında’ bir şeyler aranıyor; deşilerek gerçek olduğuna inanılan alt metin ortaya çıkarılıyor. En çok tutulan, en etkili modern öğretiler, Marx’ın ve Freud’un öğretileri, sonunda çok ayrıntılı yorumbilim dizgeleri, saldırgan ve saygısız yorum kuramları olup çıkıyor.”(13) Anlam, hakikat, doğruluk, yorum adına bir nebze ciddi kaygısı olanlar bu cümleleri bir tarafa not etmelidir. Bu ifadeler özgür kasılmalarla yorum ve anlam sahnesinde sayfalarında davul çalanların hakikat ve dürüstlüğe yaptıkları suikastı işmar etmektedir.Materyalist bir dünyanın içinde vicdanıyla kalmayı başarmış biri olarak Sontag’ın yorumbilim veya hermeneutik zihin bulandırmak için kasten çarpıtmalar yapan zihin vurgunculuğuna hizmet için kullanıldığını söylemediği kalıyor.
Hermeneutik yaklaşım çağdaş inanın tahrip edilen anlam dünyasının içinde gittikçe büyüyen boşluğu doldurmak için bir avunmaya mı dönüşmektedir yoksa? ‘Ne yapayım ben böyle anladım’ mesnetsiz savunmasıyla üretilen bahane ontolojik sorumluluktan kaçış mekanizmasına mı aracılık etmektedir? Başta Gadamer ve Heidegger olmak üzere bu yöndeki tereddütleri önemsememizi kaçınılmaz kılan yaklaşımlar meselenin oldubittiye getirilemeyecek tarzda ciddiyetini kavramış gözükürler. “Hans George Gadamer’in, Martin Heidegger’in ardılı olarak geliştirdiği hermeneutik yöntemi, anlamı, kavrama ediminin tarihsel olma özelliğini yorumlamanın ilkesi düzeyine yükseltir. Bu anlayış, yorumlayıcının önyargılarını ve bu önyargılarını kendi beklentilerinin anlam ufkunda yeniden yeniden yorumlayıp kendi hayat anlayışı, kendini kavrayışı ile bütünleyişini öncelikle belirleyen tarihsel birikim anlamındaki geleneğin öneminin altını çizer.”(14) “Hermeneutik de, analitik felsefe gibi mutlak anlamda sınırları belli bir felsefe veya bir yöntem olmayıp, özellikle Almanya’da ortaya çıkan ve esas itibariyle ‘yazılı metinleri anlama ve yorumlama’ ile başlayan bir süreç içerisinde, Schleiermacher’in elinde felsefeleşerek, önce Dilthey’ın çalışmalarıyla manevî ilimlerin yöntemi haline gelmiş; daha sonra özellikle Heidegger ile bir varlık felsefesine (ontolojiye) dönüşmüştür.”(15)
Modern dönemin ilişki, yaşama biçimi, işleyiş ve önceliği, anlamı, anlama biçimini bütünüyle değiştirmiştir. Daha sahih, daha sağlıklı anlamak için zihnimizi sürekli açık tutmak gerekmektedir. İdeoloji, paradigma veya doktrinlerle dimağını kapatmış okur için en açık kitap bile kapalı gelebilir. Onların anlam diye, anlamak diye bir dertleri olmamıştır. Hele varlığın, hakikatin anlamı onları hiç ilgilendirmemiştir. Üstelik ideolojiye dönüştürülen ilgisizlik, her anlamın üzerinde görme ve gösterme yanılgısıyla kendini avutuyor gözükmektedir.
Avunsunlar bakalım.
_______________________
1-       Artur Asa Berger, Kültür Eleştirisi, s.32, çev. Özgür Emir, Pinhan yay. İst.2011.
2-       Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, s.84, 85, çev. Füsun Elioğlu, YKY yay. İst. 2007.
3-       Abdulaziz Bakkar, Verimli Kitap Okuma Teknikleri, s.59, çev. Savaş Kocabaş, İst. Tarihsiz.
4-       Dabney Towansend, Estetiğe Giriş, s.161, çev. Sabri Büyükdüvenci, İmge yay. Ankara 2002.
5-       Feridun Andaç, Söz Uçar Yazı Kalır, s.123, -Yüzyılın Son Tanıkları- 2. Bölüm, Can yay. İst.2002.
6-       Zeynel Kıran, Ayşe Eziler Kıran, Yazınsal Okuma Süreçleri, s.16, 3. bas. Seçkin yay. Ankara 2007. 
7-       Msrcel Proust, Okuma Üzerine, s.42, çev. Işık Ergüden, Nisan yay. 1997, basım yeri belirtilmemiş.
8-       Zeynel Kıran, Ayşe Eziler Kıran, age.s.138.
9-       Akın Ergüden, “Gadamer’de Estetik Deneyim Kuramı”, Felsefe ve Sanat Sempozyumu, s.67, 68, yay. Haz. Ömer Naci Soykan, Ara yay, İst. 1990.  
10-   Hilmi Yavuz, Okuma Biçimleri, s.16, Timaş yay. İst. 2010.
11-   Hilmi Yavuz, age. s.23.
12-   Alberto Manguel, age, s.116.
13-   Susan Sontag, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, s.13, yay haz. Yurdanur Salman, Müge Gürsoy, Metis yay. İst. 1991. 
14-   Annemarie Pieper, Etiğe Giriş, s.198, 199, çev. Veysel Atayaman, Gönül Sezer, Ayrıntı yay. İst.1999.
15-   Tahsin Görgün, Anlam ve Yorum, s.83, Gelenek yay. İst. 2003.
                                                                                                                                

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇAĞRIYA CEVAP / Ay Vakti
YALNIZIN BİR ADI DA; GÜLÜN ORTASI / Ali Yaşar Bolat
CAHİT ZARİFOĞLU’NU ANLAMAK / Şakir Kurtulmuş
ÇARLEK / Cevat Akkanat
SADETTİN KAPLAN İÇİN “BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELE... / Recep Garip
Tümünü Göster