TAMİRCİ

123
Görüntüleme

Kardeşinden kötü bir mektup almış, içtiği çay adeta zehir olmuştu. Kalfaya dükkâna sahip ol anlamında bir işaret yapıp üzerini değiştirmeye gitti.  Ellerini yıkarken avucuna sıktığı bulaşık deterjanını fazla kaçırmıştı. Yarısını lavabonun kenarına sıyırıp parmaklarının arasını ve tırnaklarının içlerini iyice ovaladı. Sanayi ustalarının yağdan kararan ellerine ne sabun ne başka bir şey, ancak bu yeşil bulaşık deterjanı yarardı.  Yüzünü de yıkadıktan sonra asma kattaki bürosuna çıkıp temiz elbiselerini giydi.  Arabasına bindi o dumanlı kafayla. Ne yapmalı ve ne demeliydi şimdi buna.  Altı kardeşten bir o vardı okuyan, en küçükleriydi. Dünyaya gelişi babalarının ihtiyarlık çağına isabet etmesinden baba gibi bir şeydi onun için. Kendisi en büyükleriydi. Babadan dükkânı o devralmış, ufak kardeşini de üniversitede o okutmuştu. Dördü kızdı kardeşlerden. Kızlara kendi dertleri yeterdi zaten. Kimse bir şey beklemezdi onlardan, Huzurlu olsunlar bir de bayramlarda kapıyı çalsınlar yeterdi.  Aracı deniz kenarına çekip kayaları törpülercesine döven dalgaları izledi bir süre. “Ah” dedi içinden. “Şu Karadeniz gibisin değil mi kardeşim? İçin içine sığmaz zaten senin, her daim çalkantılı bir kafa, sürekli köpürmekte bir yürek…” Kızmadı kardeşine. Zaten kızmayı beceremezdi bir türlü. Bonfile burcuymuş onunkisi, sinirlerini tümden aldırmış. Denize nazır konulmuş banklardan birine oturarak, montunun iç cebindeki mektubu çıkarıp tekrar okudu:
“Sevgili Ağabeyciğim,
“Halin nasıl?” diye sormuşsun. Canım sıkkın,  yüzüm ekşi bu gün. Hayatımda ilk defa bir sınıfta “kaç dakika kaldı?” diye sordum. Vakit yetmeyecek korkusuyla sorduğum olmuştur elbette ama bu defaki başkaydı. Âdetimi bozup prensiplerimi alt üst ettim ve girebildiğim kadar geç girmeye çalıştım o sınıfa. Bir cümle bile anlatamamanın acizliği içerisinde dakikaların bir an önce geçmesi için adeta duacı oldum. Ve patladım sonunda: “Kaç dakika kaldı gençler ben bunaldım artık!”  Perşembe öğleden sonraları gelmesin istiyorum. Bir haftada bir tek ders saatini ringe dayak yemeye çıkan bir amatör endişesiyle bekleyip, birilerinin benim adıma havlu atmasını ister haldeyim.
Gözümü kör, dilimi lal ettiler. Görme ve duyma diyorlar. Yok ol sınıfta, hiç ol. Varlığının bir anlamı olmasın. Hatta niye geldin ki sen, biz top oynayacaktık!   Her biri mızraklı miğferli harp nizamında bekliyorlar, iğneliyorlar, batırıyorlar. Zihinlerinde gergedan derisinden kalkanlar gerili ve anlayıp öğrenmekten korkuyorlar. Tatlı hayatları için birer tehdit olarak görülüyoruz. Yöneltilen en şefkatli elleri bile kırabilecek gaddarlıkta vicdanları. Sınıfları gayr-ı nizami bir harp meydanı ve sıraların arkalarını siper gibi kullanıyorlar. Öğretmenin ağzından çıkacak her bir cümle onların gayesiz yaşamlarını değiştirmeye yönelik bir taarruz gibi derhal geri püskürtülüyor, konuşanın ağzına geri tıkılıyor. “Elletmeyiz nefis ve hevamızı, dokunma sakın” diyorlar. İşte halim böyle ağabeyciğim. O sınıfa her girdiğimde canım yanıyor. “Sen anlatacak bu kadar boş şeyi nereden buluyorsun” deyişlerini hatırlayıp sol omzumdan aşağıya ikiye bölünüyorum her Perşembe. Ama iyiyim ağabeyciğim, çok şükür hayattayım…
Kardelenler gibi ufak mutluluklar da açıyor bazen. Bu defa biri:  “Yeter arkadaşlar, öğretmene saygınız yoksa bile kendinize saygınız olsun” dedi göbek atmaya çalışan kız arkadaşına.  O söz benim ümit çiçeğim… Mars’ta hayat bulunmasından daha heyecan verici bazen. Haddim olmayarak “belki bir şeyleri değiştirim” hevesine kapıldım. Ama önce bir insan nasıl olur da bu kadar boş vermiş, umursamaz yetişebilir ve nasıl insan denilen katı nesne bu derece eriyip cıvıklaşabilir bunu bulmalıyım.
Bu seviyeden sonra kurtulur mu nesiller, merakımı mazur gör. Kurtarabilir miyim Ağabeyciğim sen söyle, bana bir tavsiye bir öneri bir hatırlatma falan… Benim göremediğim bir yön göster. Masa başı nasihatleri lazım değil bana. Kaç kitap çöpe attım masa başında yazılmış.  Bir defasında derste altını ıslatan bir öğrencin olsa ne yapardın diye sormuştun ya Kamil’e, işte o tür nasihatlerden istiyorum.  Denenmiş yapılmış ve yaşanmış şeyler.  Tıp kitabı okumakla cerrahlık, Yemek kitabı okumakla aşçılık olmuyorsa, öğretmenlik de pedeğoji kitaplarında saklı değil inancındayım. Ya bunları anlatanlar bir yerlerde yapsınlar anlattıklarını ya da artık yapanlar anlatsınlar ağabeyciğim. Annesi terk etmiş bir öğrenciyi iyi etsinler gözümün önünde, ya da amacını kaybetmiş bir öğrencime yol göstersin birileri.  Köle olayım o vakit onlara, kitaplarına hafız olayım.
Haydi, kal sağlıcakla. Annemlere de selam söyle, dertliymiş birazcık dersin…”
Mektubu katlayıp tekrar cebine koydu. Telefonda çözülebilecek bir mesele değildi. Zaten telefon değil miydi insanları birbirine anlaşılmaz kılan. Bilirdi, kalbin yangınına dil dayanamaz, tutuşurdu. Ancak mektuplar taşıyabilirdi o kızıl közleri.  Kardeşi de o yüzden yıllardır ona mektuplar yazardı. Çoğuna cevap yazamasa da o hiç kesmezdi yazmayı. Cevap beklediğinden değildi bu yazmaklar. İçindeki ateşi dışarı çıkarıp tutuşmaktan kurtulmak içindi.
            Güneş guruba yüz tutmuştu o saatler… Serin hava genizleri tuz gibi yakarken uzaktaki minarenin ışıkları birer yıldız gibi göz kırpar olmuştu. Hazreti Mevlana düştü aklına. Onun derdi ile dertlendi bir an.  Şadırvanın ıslak taburesini eliyle sıyırıp oturduğunda bir türlü sıcak su musluğuna uzanamadı.  “Her zahmette bir rahmet vardır”  cümlesinin sıcaklığına sığınıp üşümeyi sevmek istedi. Namazın ardından o mekânı terk etmek istemedi. Edilen her bir secde nurdan bir nokta bırakmıştı sanki duvarlara. İmamet vazifesini yapan gence odasına girmeden yetişti.
– Hocam boş kâğıdınız var mı? 
-Defter sayfası olur mu?
-Fark etmez.
– Önemli bir şeyler yazacaksınız herhalde.
-Kardeşime mektup yazacağım.
-Ne güzel hala mektup yazabilmek. Evde sakin kafayla daha iyi olurdu ama.
-Cümleler akarsu gibi hocam. Tutmazsan gidiyorlar. Kaçmasınlar yazayım ben.
-Doğru diyorsunuz, minberin altında rahle olacaktı, onda yazın, kolaylık olur.
Minberin sağ yanındaki boş kısımda sırtını kalorifere dayayarak oturdu. Doluydu ama nasıl anlatacağını kestiremiyordu bir türlü. “Sevgili kardeşim, yegâne dert ortağım” diye başladı.
“İşlerim çok yoğun bu günlerde. Dün adamın biri yeni bir otomobil getirdi. Arabanın aylardır suyunu kontrol etmemişler söylediğine göre.  “Ben biliyordum başıma böyle bir şey geleceğini” diyordu. Ama bilmek yetmiyor demek ki. Çok masrafı çıkacak deyince müteessir oldu. Dayanamadım “boş ver, gel şöyle otur” deyip bir çay söyledim. “Ayarlarız bir şeyler, çıkma parça falan buluruz, ucuza çıkarmaya çalışırız” dedim. Ardından da bir tanesi çekiciyle yanaştı dükkânın önüne.  Aracının şanzumanını dağıtmış. Bir çay da ona söyledim. O da çaresizdi öbürü gibi. Ona da aynısını söyledim. “Elimden ne gelirse yaparım dedim”. Ama hiç birisine kızmadım kardeşim. “Bu araçlara böyle mi bakılır, ne biçim araba kullanıyorsunuz, niye bozdunuz araçları!” demedim.  Neden kızamadım biliyor musun? Çünkü benim işim tamir etmek.  Aksine ben tamir edemezsem onların bana kızmaya hakları var. “Ne biçim ustasın” deseler yerden göğe hakları var.
Sen de tamircisin kardeşim. Aynı ben gibi arızaları onarmaya talip olmuşsun. Herkes kızsa da biz kızamayız. “Niye bozuk bu nesiller” diyemeyiz. Bize gelene kadar olan çoktan olmuş zaten.  Bize düşen teselli etmek, onarmaya çalışmak, elimizden gelse başka arızaların önüne geçmektir. Tamircilik böyledir kardeşim, zor iştir. Ama tamir ettiğinin karşısına geçip izlemek gibi keyif de dünyada yoktur.  Haydi, kal sağlıcakla. Bir dahaki mektubunda güneşten şuleler olsun…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇAĞRIYA CEVAP / Ay Vakti
YALNIZIN BİR ADI DA; GÜLÜN ORTASI / Ali Yaşar Bolat
CAHİT ZARİFOĞLU’NU ANLAMAK / Şakir Kurtulmuş
ÇARLEK / Cevat Akkanat
SADETTİN KAPLAN İÇİN “BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELE... / Recep Garip
Tümünü Göster