İLK DERS

58
Görüntüleme

Kendinden emin ve yavaş adımlarla üniversitenin ana kapısından içeri girdi. İki tarafı ağaçlarla kaplı yoldan kuş cıvıltıları arasında ilerleyerek fakültenin önüne kadar geldi. Çok güzel bir sonbahar sabahıydı. Hava ne çok soğuk, ne de çok sıcak… Geriye dönüp etrafa bir göz attı.  Fakülte binaları, kantinler, meydanlar, öğrenciler… Ardından kapıya yöneldi. Uzun ve dar koridordan ilerleyip odasına vardı. Bir müddet sonra tekrar göründü genç ve yakışıklı akademisyen İsmail.
       İki numaralı dersliğe doğru hareketlendi. Kapıyı açtı, içeri girdi. Öğrencileri selamladıktan sonra yerine oturdu. Üniversitede ilk günü, ilk dersi… Bir süre salonda göz gezdirdi. Tahta, kürsü, sonra biraz boşluk… Arkaya doğru basamaklı olarak gittikçe yükselen sıralar…  Sıraların arasında ve kenarlarında yürüme alanları… Doksana yakın üniversiteli genç… Birinci sınıf oldukları her hâllerinden belli oluyor. Her bölgeden, her renkten… Kardeşçe… Aynı havayı teneffüs ediyorlar, aynı suyu içiyorlar nihayetinde. Aynı hedeflere odaklanmışlar.
       İsmail biraz daha dikkatli bakınca tesettürlü kızların fazlalığını hemen fark etti. Rengârenk… Sanırsınız gül bahçesi… Her ne kadar pek çoğunun tesettür anlayışı geçmişe nazaran farklılık gösterse de zihnen çok dinç görünüyorlardı. Özgüvenleri yerindeydi hepsinin. Ve aynı kilimin desenini teşkil eden diğerleri… Muazzam bir uyum…
       Çantasını açtı. Birkaç kitap çıkardı ve bir kenara bıraktı. İmza listesini vermek için en ön sırada oturan başörtülü kızı çağırdı. Listeyi uzatırken nedendir bilinmez öğrencinin yüzüne dikkat kesildi. Büyük bir şaşkınlık içinde “Allah! Allah! Ne kadar da ona benziyor.” dedi kendi kendine. Başörtülü kızın içinin güzelliği yüzüne aksetmişti sanki… Öğrenci yerine geçerken İsmail’in acı hatıraları aniden zihninde canlandı.
       Caddelerde, sokaklarda saatlerce dolaşmışlardı. Birbirlerinin yüzüne dahi bakmıyorlardı. Ağızlarında tek bir söz çıkmıyordu. Yorulmuş olacaklar ki yol kenarındaki parka yöneldiler. Yeşillikler içinde bir park alanı. Yanı başında okul ve lojmanlar… Hemen girişinde soğuk suyu şırıl şırıl akan çeşme… Parkın içinde yürüme yolları, kenarlarda banklar… Etrafta yetişmiş ağaçlar. Çam, ardıç, söğüt… Sol tarafta çocuk parkı… Salıncak, kaydırak, tahterevalli…
       Sağ üst tarafta türbe…  Kesme taştan yapılmış. Altında dört sütün var. Sütunlar yuvarlak kemerlerle birbirine bağlanmış. Ortasında mezar…  Mezarda bir velî zât…    Etrafında dua eden üç beş kadın… Parkta oynayan çocuklar… Kenardaki bankta oturan iki kişi… İsmail ve sözlüsü Fatma Zehra…
       İsmail üniversite son sınıfa geçmişti. Daha geçen seneye kadar hiçbir sorun yoktu üniversitelerde. Memleket güllük gülistanlıktı. Bahar havası esiyordu her yerde. Her şey yolundaydı… Sonra bir süreç… Bin yıl süreceği iddia edilen bir garip paranoya… Kapatılan imam-hatip okulları, Kur’an kursları… Camiye bile gitmeye korkan Müslümanlar… Ve başörtüsüne uzanan günahkâr eller…
       Başörtülü kızlar için karar aşaması… Ya tamam ya devam… Ya iman ya inkâr… Ya hikmet ya gaflet… Ve neticede yıkılan hayaller, tükenen ümitler…     
        Fatma Zehra üniversiteye yeni başlayacaktı. “Olmaz!” diyordu ve ekliyordu “Gece gündüz çalıştım, emek verdim! Ne pahasına olursa olsun üniversiteye gideceğim.” İsmail o kadar dil dökmesine rağmen hiçbir netice alamıyordu. Ve hatta gözlerinden yaşlar dökerek yalvarıyordu. Ama nafile. Kararından vazgeçiremedi Fatma Zehra’yı. “Hem başörtümü okuldan çıktıktan sonra tekrar takarım.” diyordu Fatma Zehra…
       İsmail böyle bir durumu nasıl kabullenebilirdi. Nasıl olur da başörtüsünü çıkarırdı Fatma Zehra… Sözünü güçlü kılacak direnci kalmamıştı İsmail’in. Ne söylese kâr etmiyordu artık. Banktan kalktı, ilerdeki çeşmede elini yüzünü yıkadı ve geri döndü. Tekrar oturdu Fatma Zehra’nın yanına.  Yapılacak bir şeyin olmadığını anlamıştı. Fatma Zehra kararını dünden vermişti çünkü. En son sözü “Her şeyin en hayırlısını Allah bilir!” oldu İsmail’in… Yüzündeki hüzün, bakışlarındaki donukluk bile hiç etkilememişti Fatma Zehra’yı…
       Ve olan oldu. Fatma Zehra ardına bile bakmadan ayrıldı parktan. İsmail bankta tek başına kaldı. Kalkmaya cesareti dahi yoktu. Kalksa olduğu yere yığılacaktı sanki. Gözleri bir süre türbeye takıldı. Arkasındaki ağaçtan büyük bir gürültüyle kuşlar havalandı.
       Günler sonra Fatma Zehra üniversiteye başladı. Başlangıçta bir süre peruk taktı. Sonra bıkmış olacak ki ondan da vazgeçti. Üniversite yerleşkesinin önünde başörtüsünü çıkarıyor, içeri giriyor, dönüşte tekrar takıyordu.
       Fatma Zehra gibi yapanlar az değildi. Hocalarından fetvayı almışlardı ne de olsa. İkna odalarına girmelerine bile gerek kalmamıştı. Allah’ın ayeti ile nefisleri, kariyerleri arasında kalmışlar şeytan onlara gaflet orta yolunu bu şekilde göstermişti.
       Başörtüsünü çıkarmak istemeyenler ve onlara destek olanlar ise üniversitelerin önlerinde bekliyorlardı. Etraflarında polisler… Meydanlarda eylemler… Gözaltılar, nezarethaneler, işkenceler ve hatta tutuklamalar… Onlara bunları reva görenler utansındı…
       İsmail, vize ve finaller bittikten sonra fırsatını bulunca memlekete dönüyor Fatma Zehra ile yine görüşüyordu.  Bir iki kelamdan öteye geçmiyordu muhabbetleri ama. İlk yılın sonuna doğru buluşmaları da kesildi. Hiç beklenmedik bir olay oldu sonra. Fatma Zehra tamamen çıkarmıştı başörtüyü… Bir gün söz yüzüğünü de iade etti. İsmail iyice yıkılmıştı.
       Kafelerde, alışveriş merkezlerinde kendine yeni ortamlar kurmuştu Fatma Zehra… Hatta ismindeki Fatma’yı da kullanmıyordu. Sadece Zehra olmuştu adı… Başka erkekler de vardı artık masasında Zehra’nın… Özel olarak ilgilendiği biri de… Recai…
       İsmail ilk duyduğunda inanmadı, inanmak istemedi olanlara… “Olmaz, bunu bana yapamaz Fatma Zehra!” demişti. Ama ne yazık ki acı hakikat böyleydi. Bunu sadece İsmail görmemişti. O da gerçekleşti bir gün.
       İsmail dalgın dalgın dolaşırken gözleri birdenbire yola takıldı. Karşısında Fatma Zehra, yanında biri… Bir an göz göze geldi Fatma Zehra ile… Saçlar açılmış, yetmemiş bir de pantolon giymiş… “Bu Fatma Zehra olamaz?” diye söylendi, zihni allak bullak olmuştu.
       Fatma Zehra’nın içinde yaşadığı çatışma yüzüne yansımıştı sanki. Duyarsız, ruhsuz, soluk… Şeytan insanın içine bir defa girmesindi… Gaflet sarmalını genişletmesi zor olmuyordu sonra… Fatma Zehra hiçbir şey olmamış gibi İsmail’in önünden geçti, otobüse bindi. Peşinden de Recai…
       İsmail, beyninden vurulmuşa döndü. Kendisini durağa ancak atabildi. Nefesi kesiliyordu sanki. Otobüsün peşinden öylece bakakaldı. Son balyoz darbesi… İsmail paramparça…
       Şehrin ışıkları sönüyordu bir bir. Alev alev yanıyordu yüreği. Canından can gidiyordu her nefeste. Her adım karanlık, her bakış umutsuz…  Sokaklar tenha, yollar ıssız… Saatlerce dolaştı boş kaldırımlarda. Yitirdiğini bulamadı aradığı hiçbir yerde.
       İsmail, “Niye! Niye!” diyerek dolaştığı kaldırımlardan ayrılıp evin yolunu tuttu. Hazırlıklarını tamamlayıp otobüs terminaline yöneldi. Pencere kenarından bir bilet kestirip yerine geçti. Artık duramazdı bu şehirde. Başını cama dayadı, gözleri uzaklara sabitlendi…
       Genç ve yakışıklı akademisyen İsmail, listeyi getiren aynı kız öğrencinin “İmzalar tamam hocam!” demesiyle birdenbire irkildi ve kendine geldi.  Ayağa kalktı, öğrencilerin arasına yöneldi. Hepsini tek tek dinledi. Memleketleri, ilgileri, okudukları kitaplar… Onların yüzlerindeki tebessümü, gözlerindeki ışığı gördükçe geleceğe dair umutları daha da arttı.
       Epeyce bir vakit geçmişti ki İsmail kürsüye döndü. Derse girdiğinde çantasından çıkarıp masanın üzerine bıraktığı kitaplardan bir tanesini aldı ve öylesine sayfalarını çevirdi. Gözleri ansızın “Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır / Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır” dizelerine takıldı.  Yüzünde tarif edilemez, tatlı bir tebessüm belirdi. “Elhamdülillah!” dedi önce ve bu kutlu ilim yolculuğunda şuurlu bir gençlik hayaliyle “Bismillah!” diyerek ilk dersine başladı sonra.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇAĞRIYA CEVAP / Ay Vakti
YALNIZIN BİR ADI DA; GÜLÜN ORTASI / Ali Yaşar Bolat
CAHİT ZARİFOĞLU’NU ANLAMAK / Şakir Kurtulmuş
ÇARLEK / Cevat Akkanat
SADETTİN KAPLAN İÇİN “BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELE... / Recep Garip
Tümünü Göster