MİADINI DOLDURA(MAYA)N EŞYALARIMIZ

165
Görüntüleme

Hatırlayanımız var mıdır bilmem; ama daha kaç sene öncesine kadar yaşamımızın olmazsa olmazlarından olan vefakâr, sadık bize içten tebessüm eden ne çok eşyamız vardı. Şimdilerde bir bir çıkıyorlar hayatımızdan. Hayır, aslında onlar çıkmıyor, biz çıkarıyoruz onları. Ne çok sırrımıza vakıftılar. Ne çok sevinçlerimizi görüp, ne çok kavgamıza şahit olmuşlardır. Nerdeler şimdi bilenimiz var mı? Kimi tavan arasında, kimi üstüne sinen tozlardan silkinip kurtulacağı günü beklemekte; kimi bir çöplükte ona gözlerin ilişemeyeceği, ellerin dokunamayacağı yerde ebedi istirahata çekilmiş; kimi ise değerini bilen bir antikacının elinde yine başköşesine konacağı konağı ve konak sahiplerini beklemekte.
Annelerimizin gelinlik ablalarımızın özene bezene cam lambasını silip ‘’Aman ha başına bir şey gelmesin.’’ diye evin en göz alıcı yerine bıraktıkları gaz lambalarını hatırlar mısınız? Akşamın koyu karanlığı aydınlığa galip gelmeye görsün. Evin mutlak hâkimi baba pür dikkatle gaz lambasını bulunduğu yerden indirir ve fitilini gazlı çakmağıyla yakardı. O ince ve uzun lambadan evin salonuna dağılan titrek alevlerin aydınlığında onlarca çocuk toplanıp oyunlar oynardık. Oyunlardan sıkıldıktan sonra lambanın etrafına toplanır odaya yayılan gizemli ışığın yardımı ile o minnacık ellerimizle çeşit çeşit şekiller yapar yanımızdakilerden bu şekilleri tahmin etmelerini isterdik. Derken oyunun en zevkli yerinde babanın sert sesi duyulur ve o anda bin bir zahmetle oluşturulan şekiller hem duvarda hem de zihinlerde silinir giderdi.
Sonra nasıl olduysa, kim yaptıysa sokak aralarına uzun ahşap direkler dikildi. O koca direklere tırmanan amcalar o ana kadar ismini bilmediğimiz elektrik kablolarını bağlamaya başladılar. Bir süre sonra da etrafına toplandığımız o titrek ve isli gaz lambalarının yerini tek bir düğmeyle çalışan sarı ampuller almıştı. Odalarımız, mutfağımız, balkonumuz kısacası evimizin her yeri aydınlanıvermişti birden. Aslında çok da güzel olmuştu, bir odadan diğerine korkmadan geçebilmek ve bir el hareketiyle karanlığı aydınlığa çevirebilmek… Ama nasıl olduysa elektrik arızaları başladı ve bu arızaları giderici ustalar. Ustalarımızı bizden alıp ötelere götüren arızalar… Bu vakalar artıkça dilimize de yeni bir kavram girmeye başladı: “Elektrik Çarptı.” Mahallemize geldi geleli bu kavramı koynuna alıp bilinmeze yol alan ne çok ustamız olmuştu. Elektrik çarpıyordu, gaz lambası hiç çarpmamıştı hâlbuki. Elektrikle beraber karanlıklar yenik düşmüştü aydınlığa. Yitip gitmişti gecenin korkunç karanlığı. Ancak karanlıkla beraber kaybolan başka şeyler de olmuştu. Mesela akşamları oynadığımız saklambaç oyunu, gaz lambasının etrafında toplanıp ellerimizle oluşturduğumuz şekilleri bulma oyunu, annelerimizden dinlediğimiz masallar gibi daha nice alışkanlıklarımızı bir anda alıp götürmüştü.
Elektrikten sonra evlerimize misafir olan bir diğer önemli gelişme de telefonlardı. Telefonlardı diyorum çünkü artık onların da miadı dolmak üzere. İlkin varlıklı ailelerin ya da devletin önemli kademelerinde görev yapmakta olanların evlerine uğramıştı. Ne de olsa herkesin bir yeri ve mevkisi vardı.
Sonra gurbete çıkışlarımız olurdu. Ve gurbetlerin doğurduğu büyüttüğü hasretler. Hasretlerimizi ilkin gidişi ve gelişi haftaları bulan mektuplara yükledik. Mektuplar geç gidip, geç dönüyordu. Hâlbuki telefon öyle miydi? Anında cevabını alabiliyorduk sorduklarımızın. Gündüzün veya akşamın bir deminde asla kilitli olmayan ahşap kapımız çalardı ansızın. Her evde bir telefon olmadığından bizi arayanlar telefonu olan en yakın komşumuzu arayıp büyüklerimizi istetirlerdi telefona. Telefon haberini alan ev ahalisinde tatlı bir telaş, sıcak bir koşuşturma başlardı. Arayan kişi iki ev arasını hesap eder ona göre tekrar arardı. Bazen gecikmeler olurdu bu geri dönüşlerde. Bu durum da ya hatların yoğunluğundan kaynaklanırdı ya da telefon kulübesinin başkaları tarafından meşgul edilmesinden. Çocuktuk ya bazen bu gelen telefon müjdesine gereğinden fazla sevinip biz de gitmek için hazırlanırdık komşumuza. O an anne ya da babamızın sert bir bakışı ile karşı karşıya kalır ve kısa bir bakışma olurdu aramızda. Bu bir iki saniyelik bakışma bize sayfalarca anlatılamayacak şeyi özetliyordu. Birden gelen heves birden de gidiyordu işte.
Telefonlar hasret getiren, özlem gideren varlıklar. Ne çok değerliydiler. Ablalarımızın çeyizlerine sakladıkları göz nuru dantelleri üstlerine bir yorgan gibi örtünüp vakarlı bir biçimde bize göz kırpan telefonlar. Zaman ilerliyordu ve her eve artık bir telefon girmişti. Hatta bizim de bir telefonumuz olmuştu. Nasıl da sevinmiştik günlerce… Ne bilebilirdik ki bir zaman sevindiklerimize bir süre sonra üzüleceğimizi. Gel zaman git zaman teknoloji denilen bir mefhumla tanıştık. Artık insanlar isterlerse telefonlarını yanlarında taşıyabileceklermiş. Büyükler yok daha neler onca kabloyu nasıl yapacaklar diye söylenip durdular bir süre. Bu söylemler arasında piyasada ilk cep (taşınabilen) telefonları arz-ı endam etmişlerdi bile. Tabi her şeyde olduğu gibi yine ilk kullanım varlıklılarındı. Takvimler 2000’e dayanınca hemen her eve taşınabilen bir telefon alınmıştı. Günümüz 2015’i gösterdiğinde ise artık her evin küçük büyük her ferdinde cep telefonu mevcut. Rast gelmişsinizdir muhakkak cep telefonunun bataryası elinde patlayan kimselere. Sahi aranızda ev telefonu patlayan kimse var mı? Ama fazla da düşünmeyin çünkü patlamalarına gerek kalmadı. Nitekim ev telefonları da yavaş yavaş miadını doldurmak üzere.
Dönüp de geriye şöyle bir baktığımızda aydınlık olan evlerde artık gaz lambaları yok ancak annelerinin dizlerinin dibine çöküp annesinin iki dudağı arasından dökülen incili nasihatleri dinleyen evlatlarımız da yok. Ev içi koyu sohbetler yerini artık televizyonlara, internete, bilgisayar oyunları ile tek taraflı sohbetlere bıraktı. 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇAĞRIYA CEVAP / Ay Vakti
YALNIZIN BİR ADI DA; GÜLÜN ORTASI / Ali Yaşar Bolat
CAHİT ZARİFOĞLU’NU ANLAMAK / Şakir Kurtulmuş
ÇARLEK / Cevat Akkanat
SADETTİN KAPLAN İÇİN “BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELE... / Recep Garip
Tümünü Göster