SANMAK

190
Görüntüleme

Bugün konuşmasam olmaz mı? Hiçbir şey söylemesem, yazmasam. Sussam sadece. Ne konuşacağımı bilmeden susup kalsam. Yalnız başkalarıyla değil, kendimle de konuşmasam. Öyle sussam ki, kendimden bir ses duymasam. (Zaten şikâyetimin çoğu bundan) Her şey öyle sussa ki zamanın ayak seslerini duymasam.  Gelişinin ve gidişinin ayak seslerini duymasam. Biraz da zaman yüzünden değil mi ağırlaşanlar? Evet, ağır oldu yaşamak. Konuşmak susmaktan ağır, susmak konuşmaktan. “Ne tükenmez hazinesin ey dil! Ne devasız bir dert !’’ diyor ya Mevlana. Tanıyamaz oldum sözlerimi. Tanıyamaz oldum kendimi. Önceden az buçuk tanıyormuşum sanıp avunuyormuşum. Yanıldığımı görmek ağır oldu.
Yalnız susmak ve unutmak istiyorum. Bugün için susmak, dün için unutmak istiyorum. Sözde mücadelesiz ve teslimkâr kalmak… Sükûtun ve sözün ağırlığını duymamış olmak… Böyle daha kolay geçecek sanıyorum gün. Dışta bitip (farz-ı muhal) içte başlamasa söz bugün daha kolay olacak sanıyorum. Böyle bütün hesaplar hafif olacak sanıyorum. Sanıyorum sadece. Olacağından, olduğundan değil. Sanıyorum. Başka bildiğim bir şey yok. Sanmaktan başka. Neye baksam, neyi düşünsem sanmışım diyorum. Biraz fazla acınası, biraz fazla gülünç oluyor böylesi. Ne trajedi ne komedi oluyor.
Sanma’yı: Bir şeyin olma veya olmama ihtimalini kabul etmekle birlikte, olabileceğine daha çok inanmak, anlamından ziyade… Gibi gelmek, farz etmek, anlamıyla almışım.
“Sanmışım’’ diyorum sanki hep yanılmış gibi. Bana öyle gelmiş gibi. Sanki boşuna yaşamışım, sevmişim, güzel bulmuşum, üzülmüşüm, söylemişim… Sanki boşuna, sanki boşuna… Tek tek isimlerini sayarak daha da çoğaltmaya korkuyorum. Kendime de sanki diye bakacağım, korkuyorum.
Şimdi yaptığım ne sanki? Hepsine ve her şeye boş bir bakış değil mi? Kendimden ayırıp saydıklarım benden değil mi? Ben ya da kendim, uzaklaşıp yakınlaştığım aynı değil mi? Peşine düştüğüm ve peşine düşmekten usandığım aynı değil mi? İzini bulup kaybettiğim.  Kimdi, neydi o diye arandığım yeniden? Kaybediyorsam bulduklarım boşuna mı? Ben farz etmişim gibi her şey kuşku içinde. Şimdi de farz-ı muhal hepsi. Evet, şimdi. Şimdi ne oldu? Düşününce hep’in hiç’e bakan yüzünü, imkânın imkânsız yüzünü, sözün sükût, sükûtun söz içinde kalışını görüyorum. Ve sanki’de kalışını her şeyin. Ve kaldıkları sanki’nin kifayetsizliğini. 
Hala mı kullanıyorum bu kelimeyi? İstemiyorum ya, istemiyorum. Kim bu kat’iyet ifade etmeyen kelimeleri icat etmiş? Onları dilimizden çıkarsak her şey kesinliğine kavuşacak mı? Belki. En azından bilemeyeceğiz. Bilemediklerimizde bizim için yok sayılacak. Şu var ki onları çıkarsak düşünce ve duygu yönünden oldukça fakirleşeceğiz. Çıkarmak mı? Benim için ve benim gibi düşünenler için olmazsa olmaz kelimeler onlar. Kurtulmak istediklerime bak ki, kurtulmak istediklerim onlarsız olamayacağım şeyler. Hem kurtulmak iste hem onlarsız olama. Bir başka trajik durumda burada…
Bir genişlikmiş gibi görünen bu ve bunun benzeri kelimelerde başka bir darlık var. Sanki şöyle, sanki de değil. Şöyle ‘olabilir ve olmayabilir’deki genişlik, hep bir kesinliğe ulaşamamanın darlığı ve sıkıntısı içinde.  Aynı şey bulduğum genişlik ve  kaybettiğim. Bul ve kaybet. Ol ve kaybet. Ya da hep farz et, farz et.
Farz-ı muhal bir şey mi dedim üste, hiç sesimi duymasam, dediğimde. Öyle sussam, içimden öyle sussam ki kendimden bir ses duymasam, dediğimde… 
Öyle sanmak istemişim ya da sanmışım…
Duyuyor muydum sesimi? Hatta siz de mi duyuyorsunuz?
Bende, sizde duyduğumuzu sanmış olamaz mıyız?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SANMAK / Semra Saraç
VAKTE CAN BOL HAYAT SERPMEK / Alâaddin Soykan
EVET ÇIĞLIK DİYORUM / Selami Şimşek
DURMAKLA ANLAMAK ARASINDA / Necmettin Evci
MAĞARA AĞZI YOKSULLUK / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster