DURMAKLA ANLAMAK ARASINDA

173
Görüntüleme

   Dur ve düşün. Dur ve dinle. Durmakla anlamak arasında o kadar dolaysız bir ilişki var ki, bizim kültürümüzde aslında anlamak durmakla doğrudan ilişkilidir. Daha yerinde söyleyişle durmaksızın anlamak olmaz. Sıkışık, telaşlı aralıkta zihnimiz tamamen veya kısmen yoğunlaşmakta zorlanır. İlgi azalır. Yoğun ilgi durmakla mümkündür. Dilimizde ‘durmak’ kelimesi, değişen yoğunluklarıyla ‘ilgilenmek, bir işe koyulmak’ fiilleri karşılığıyla da kullanılır. Gele durmak, gide durmak, baka durmak, namaza durmak gibi. (‘Yazmak’ kelimesini de örneklerdeki durmak kelimesine benzer anlamda kullanırız. Gele yazdım, düşeyazdım, öleyazdım gibi) Biz dildeki bütün bu inceliklerin ayrıca düşünülmesi gerektiğine işaret ettikten sonra, asıl, düşünülenden çok daha derinlikli ontolojik, ‘felsefi anlamları üzerinde durmak’ istiyoruz.
Son cümledeki ifade hemen dikkatinizi celp etmiş olmalı. ‘Felsefi anlamları üzerinde durmak.’ Düz mantıkla bir şeyin üzerinde durmak denildiğinde ne anlaşılır? İnsan bir şeyin üzerinde niçin durur? Bir zeminin, döşemenin, platformun, bir bisikletin, bir atın, bir ağaç dalının üzerinde dururken o nesne ile ilişkimizin mahiyeti nedir, ilişki biçimimiz nasıl olmalıdır? Bakın burada bir hesap yapmalısınız. Bisikletin üzerinde durmanız sürekli pedal çevirmenize yani sürekli hareketinize bağlıdır. Atın üzerinde durmanız mübareğin huyunu, suyunu, koşma alışkanlık ve stilini bilmenize bağlıdır. Aynı şekilde meyve toplamak için çıktığınız ağacın dalının mukavemetini iyi hesap etmelisiniz. Değilse duramazsınız, düşüşünüz mukadder olur. Durmak ve düşmek. Demek ki durmak kendinizden başlayıp çevrenize derin ve çok çeşitli hesaplarla yapmanız gereken bir yoğunlaşmayı gerekli kılıyor. Bu yoğunlaşma asla statik bir anlama gelmediği gibi rahatlıkla anlaşılacağı üzere çoğu durumlarda hareketi, belki oldukça yoğun bir hareketi içeriyor, gerekli kılıyor olabilir. Durmanız harekete bağlı olabilir. Durduğunuz yerde aklınız, ruhunuz, tüm duyarlığınız aktif ve bağlantılı değilse dengeniz, duruşunuz bozulabilir, düşersiniz. Doğal olarak düşüş aklen, ahlâken, zihnen, ruhen olabilir. Fiziken durmak, ruhun kendini, kendi serüvenini fark edecek ilgisini azaltmamak için ihtiyaca dönüşebilir. Nesnel olarak duruyor gözükmek içsel devinimde yoğunlaşmanın gerek ve icabı olabilir.
Dur. Nerede? Önce kendi içinde. Kendini geride bırakacak, ihmal edecek bir çaba içinde olma. Kendini geride bırakarak, kaybederek elde edeceğin bir kazanç da kazanım da olamaz. Kalbinde dur, ruhunda dur ve kendini dinle. Dur, dinle ve anla. Yani kendine yoğunlaş. İster dışından içine, ister içinden dışına doğru açılan genişleyen, ruhsal, felsefi anlam üzerinde dur. Soyut mahiyetiyle bir anlam alanı var ve biz onun üzerinde duruyoruz. Sanki ayaklarımızı o zemine sağlam basmışız ve duruyoruz. Varlığımızla, varoluş hakikatimizle doğrudan bağlantılı olduğu için oraya sağlam basmak, orada sağlam durmak gerekir. Sağlam durmayan, sağlam anlayamaz. Konu üzerinde durmak! Anlam üzerinde durmak! Ne muhteşem bir ifade. Ancak elbette burada bahsedilen zihnin, aklın tutumu, duruşudur.
Hassasiyetle koyulacağımız zihni yoğunluk bize anlamamızı sağlayacaktır. Bu anlamda durmanın irfanımızda, kültür hatta ibadet olarak dinimizde ayrı bir yerinin olduğu söylenebilir, söylenmelidir. Namazda kıyam etmek bir duruştur, duruş göstermektir. Ancak doğrudan durmak anlamına gelen başka bir umde var ki onu anlamaksızın, anlatmaksızın gerçek muhtevalarıyla durmak-dinlemek-anlamak arasındaki ilişki vuzuha kavuşamaz: Vakfe!
Hacda vakfe yapılır. Vakfe ‘durmak’ demektir. (Bir kurum olarak vakıf, kuruluş amacına uygun olarak sürekli duran, kalıcı olandır. Vakıf eser, el değiştirmeyen, sabit kalan anlamına gelir. Kur’an okumanın tecvid kaideleri arasında çok önemli bir yeri olan ‘vakf’ ilkesi, mukrînin nerede duracağını gösterir.)  Hatta hacılarımız ya da ilmihal kitaplarımız ‘vakfeye durmak’ diye yanlış bir terkiple kullanırlar. ‘Vakfe’ durmak kelimesinin Arapça karşılığıdır. Vakfeye durmak ‘durmaya durmak’ gibi bir anlam içeriyor. Buradaki terkibi ‘namaza durmak’ kullanımındaki esprinin mantığıyla düşünmeli deyip geçelim.
Peki, durmayı hac ibadetinin asıl rüknü yapan özellik nedir? Biz vakfede (Arafat Vakfesi) durur ve düşünürüz? Neyi? Her şeyi. Hayatı, şimdiye kadar yaptıklarım, yanlışlarım, doğrularım. Daha iyi nasıl olabilir, nasıl olabilirdi? Bağışlanma arzusu, dualarım, beklentilerim. Ben neyim, niçinim? Ne olacağım? Ne yapmalıyım?  İşte oradasın mahşeri bir sessizlik içinde duruyorsun. Sadece duruyorsun. Durmak kendini huşuyla verdiğin bir iş, işi aşan bir uğraş, bir ibadet! Düşünebiliyor musunuz, çevrenle neredeyse ilgilenmeyerek, bütünüyle içine dönerek duruyor, sadece duruyorsunuz ve bu ibadet oluyor. Duruş seni içinin derinliğine götürüyor. Orası ne muazzam evren En derin, en yüksek katında Allah ile, onun bir anlamda vahyiyle, yani kendinle buluşuyorsun. İşte seni var ve anlamlı kılan, her dem seni denetleyen özün. Tanrısal bağlanışın merkezi. Ondan ve oradan kurtulmanın imkânı yok. Kaçsan nereye, kurtulsan nereye gideceksin? Gittiğin her yerde sen olmayacak mısın? İçinden kaçsan dışında çıkacaksın karşına. Dışından kaçsan içine, yine ona, oraya, kendi hakikatine sığınacaksın. İşte kendinle aranı ne çok açtığını fark etmiş olarak orada, kendinde duruyorsun. Niçin duruyorsunuz? İnsan niçin durur? Bekleme amacı olmaksızın durmak nasıl ve hangi durumlarda iş edinilir? Birini mi, bir şey mi bekliyorsunuz, ne bekliyorsunuz? Bir haber, bir müjde, bir çıkış, açılacak bir kapı? Ne, neyi bekliyorsunuz? Gerçekleşmesi gereken bir düşü mü? Soru mu, cevap mı? Yitirmekten korktuğunuz bir hazineyi, bir değeri mi? Kapanmaktan korktuğunuz bir kapıyı mı? Sevgiyi mi, sevabı mı, korkuyu mu bekliyorsunuz? Beklediğiniz umutlarınız mı, amaçlarınız, çareniz çaresizliğiniz mi? Sanki cevap yok. Sanki susku nöbetinde, sanki susma orucundaymış gibi bekliyorsunuz. Kalbinizi ve kalpten, ruhunuzu ve içten bekliyorsunuz. Kendinizden geçercesine, kendinize dönercesine bekliyorsunuz. Beklediğin kendin misin? Öyleyse, demek ki kendinizden çok uzaklaşmışsınız, yitirircesine kendinizden uzaklaşmışsınız. Belki beklediğin, özlediğin kişilik az sonra geçici heveslerin, bitmek tükenmek bilmeyen arzuların, hataların, günahların, kaprislerin, yalanların yıkık karanlığından iç aydınlığına doğru çıkıp gelecek. Gelecek. Emin ol geleceksin. Burada bekleyenler bütün varlığımızı anlamlı kılan buluşmaları yaşarlar. Kalplerini, ruhlarını bulurlar, kendilerini bulurlar.
Belki Rabbini bekliyorsun? O sana hep yakındı. Şah damarından da yakındı. Kendini unutuşun seni ondan uzaklaştırdı. Belki hakikati, hikmeti bekliyorsundur? Doğrusu hepsini bekliyorsun. Hepsini bekleriz. Çünkü her bir iyilik, diğer iyiliklerle birlikte gelir. Her bir iyilik, güzellik ve doğrulukla gelir. Bekliyor ve düşünüyorsun. İçinde böylesi muazzam devingenlikle, dışından hiç bu kadar sakin olmamıştın. İçin bütün sesleri, sözleri, soruları akıtan sükût ırmağı. Irmak, benliğinin en zor, en gizli katlarından doğup, bütün hayatı ve dünyayı, bütün hayatını ve dünyanı dolaşıp tekrar içine akıyor. “Akışta demetlenmiş, büyük, küçük kâinat” Demetlenmiş ve denetlenmiş. Bir ümitte büyüyen bekleyiş, bekleyişle var olan ümitte serin sıcak rüzgârlar akıyor. İç evrenin başka göklerden haber getiren bulutlar gibi akıyor. Bir akışın içinde kendini yitirmiştin. Şimdi o akış senin içinde ve kendini buluyorsun! Varlığını kalbinin tam orta yerinde, kalbini varlığının en duyarlı, en dokunulmaz yerinde hissederek kendi sahiline çekilip durmasaydın, düşünmeseydin, bu sükûneti, sükûnetle bahşedilen silkinişi yaşaman muhal olacaktı. Durmadan düşünemezdin, durmaksızın anlayamazdın. Eğer dünyanın modern saçmalığı içinde kendini kaybeden çevrintisinde kalsaydın bunları soramayacak, iç yankını duyamayacaktın? Hızla geçen zaman, hızla geçen sesler, görüntüler, onları fark etmeye bile fırsat vermeyen rüzgârıyla varlığını süpürüp götürecekti. Her gün her an varlığını bu erimeden, aşınmadan kurtara kurtara ama benliğin, ruhun derin hasar görmüş, yorgun, bitkin olarak işte burada duruyor ve düşünüyorsun. Sadece kendin için kendine dair, yaşantına dair eleştiri, kritik için buradasın ve belki de kendini ilk kez bu kadar aracısız, derin, ıssız, bu kadar çıplak düşünüyorsun. Belki kendini bileli beri fıtri varlığına ilk kez bu denli ciddi zaman ayırdın. Dünyanın seni sarmalayan yapay cazibe ve amaçlarından, nefsinin batıl isteklerinden yalıtılarak, ilk kez kendi boyutundasın ve o boyutun yöneldiği hakikatle şimdi sadece kendini düşünüyorsun.
Hikmetin ve hakikatin varlığın sırrına, düzenine, işleyişine kodlanmış şifre ve denklemlerine nefsinde bir karşılık bulmak için içine yönelmek durumundasın. Dünyaya yaklaştıran her adım bizi kendimizden uzaklaştırmıştır. Bu yüzden bu aşamada neredeyse hiçbir kelime bize yardımcı olamıyor. Konuşmak, susarak bu kadar muhteşem ifa edilmemiştir. Susmanın da konuşmak olduğu, söylemek boyutundan arınan konuşmanın samimi, sarıcı, sarsıcı olduğunu anlarsın. Kalp çarpıntısı varlığın en evrensel diliymiş meğer; hiçbir kelimeyle ifade edilemeyen! Sessizlik sonsuz mu sonsuz hakikati, derununda derin mi derin terennüm ediyor. Hakikat çoğalan bir sessizlikle yankıyor. Yankı evrensel mesajı oluyor uçsuz bucaksız göklerin. Sessizlik, hakikatin çoğalan metafizik yansıması, âlemşümul şarkısı. Sessizlik bütün sesleri serinletiyor, sakinleştiriyor. Sessizlik anlamsız sesleri siliyor. Gürültü ve gevezelikten başka karşılıkları olmayan bütün sesler siliniyor. Benlik kendini soyunuyor, soyutluyor. Benlik kendinden soyunuyor, kendinden soyutlanıyor. Gerçek bir konuşma, gerçek bir konuşlanma içindesin, içindesiniz. Sessizlik serinlettiği kalplerle beraber büyüyor bir ülke oluyor. Seninle birlikte herkes, yüz binlerce, milyonlarca herkes, aynı amaçla şu an sessizce duruyorlar. Yani vakfedeler.

İşte gördüğün gibi bütün insanlık aslında tek bir insan. Bir üst idea olarak insanı, insanları aşan yüksek bir duygu katı veya yüksek bir katın duygusu. Yanındakinin kalp atışını, o milyonlarca sessizliği kendi varlığında hissediyorsun. Bir düşüşle azalmış varlığın şimdi bir yücelişle çoğalmaya başlıyor. Arınmış, ağarmış ruhunla beyaz kelebekler gibi çoğalıyor, yüceliyorsun. Yeni bir yaradılış idraki zamanı ve mekânı değiştirir. Cennetten serin bir rüzgâr eser. Kelebek kanatlanır. Ruhun ürperir. Hakikat üst gerçekliğiyle tüm benliğini sarar. İçindeki ürperti, çağları, bilimleri, felsefeleri, ideolojileri aşan hakikatin, derin hissiyatını titretmesidir. Ruhundaki dalga, gündelik kaygıları, beklentileri boşa çıkaran, önemsizleştiren, alıp seni sonsuz mutlak hakikatin tam ortasına koyan bir dalgadır. Artık dur. Dur artık. Dur ve anla. Artık anla. Anla ve düşün. Düşün artık! Yeterince anladın mı? Yani yeterince durdun mu? Vakfe yapmak, vakıf olmak! Vakıf olmak veya vukuf olmak, anlamak demektir. ‘Ben bu konuya vakıfım’ dediğiniz zaman bu konuyu biliyorum demek istiyoruz.
Vakıf olmak, anlamak demektir. Demek ki, durmaksızın anlama imkânı yok. Yalnız buradaki durmayı da zihnin, aklın oturuşması, bir ölçüden hareket etmesi şeklinde anlamalıdır. Yani bir konuyu aceleye getirmemek, bir konuya ciddi olarak, sabırla eğilmek, vakfede insanın kendisine yönelttiği sorular gibi sorular sormak. Meselenin nedenini, niçinini analojilerle irdeleyerek, süreç ve sonuçları bilince, değere dönüştürüp içselleştirerek bir konu üzerinde durmak anlaşılmalıdır. Konu ile konmak veya konum kelimelerinin bir ilişkisi de budur. İşte zihnimiz bir konunun, bir cümlenin, ifadenin üzerine konuyor, orada bekliyor, sükûnet ve suhuletle kavramaya çalışıyor. Bu Arapça olduğu kadar Türkçe ve İngilizcede de yakın mantıklar vardır. İngilizcedeki ‘anlamak’ demek olan ‘anderstand’ kelimesinde de ‘stand’ (durmak) vardır. (Aslında stand kelimesi dilimize de geçmiş gibidir. Marketlerde standlar vardır. Deterjan standı, yiyecek standı yani gıda ürünlerinin bulunduğu yer, deterjanların yeri gibi. Belli ve sabit bir yer. Ülkeleri de üzerinde yaşayan toplumlara göre adlandırmıyor muyuz? Arabistan, Pakistan, Türkistan, Afganistan, Yunanistan, Macaristan gibi adlandırmalar kavimleri stand kelimesiyle birleştirerek oluşur. Yunan standı, Afgan standı gibi.) Yani İngiliz kültürü de anlamayı yerle ve durmayla ilişkilendirmiştir. Daha derinlikli benzer kullanımlarla durmaya farklı nüanslarıyla bir eylemsellik yüklediğimizi ifade etmiştik. Ama bütün bu durmaların anlam içeriğinde eylemlilik, farkındalık, anlamlılık vardır. Bu anlam inceliklerine uygun dinleme esasına dayalı konuşmalar, sözü hayra, iyiliğe, hakikate bereketlendiren verimli konuşmalardır.
Sorularına cevap, müşkülüne çare bulmak için yapılan konuşmalar, aynı hassasiyetle anlam arayışı içinde olan dinlemelerle karşılık bulunca, temas ve paylaşım noktasında enaniyet, nefsaniyet değil maneviyat olur. Maneviyat ortak hakikat arayışıyla sürekli yeni ufuklar, açılar kazanarak genişler. Her söz ön kabulsüz, takıntısız, hesapsız olarak muhatap idraklere, anlayışlara sunulur. Beklentilerimiz, umutlarımız, kaygılarımız, istifhamlar her şey, her şey ortak paylaşım alanında hepimize mal olur. Başkası ile aranda ötekileştirici sınır olmaz. Anlatılanlarda kendini bulursun. Sana sorulan, aslında senin de cevap aradığındır. Ama başkasından gelince, soru dışsallaşmış, nesnelleşmiş olur. Sorunun nesnel nitelik kazanması, üzerindeki ağırlığı hafiflemiştir. Şimdi dışsallaştırdığın iç meselene daha nesnel, daha geniş açıdan bakabilirsin.  Kadim insanlık gerçeğini aynel yakîn fark eder veya keşfedersin. Meğer farklı gözüken sorunlarımız, sıkıntılarımız aynı fıtrî temelden kaynaklanıyormuş.
Anlatıldıkça karşındakinde kendini görürsün. Hayret adam senin sırlarını, gizlini saklını anlatıyor, senin derdine tutulmuş adam senden yardım istiyordur. Kendinde karşındakini görürsün; onun meselelerini içselleştirmiş olarak. Ya da karşındakinde kendini görürsün meseleni dışsallaştırmış olarak. Burada ilginç bir aşma yaşanır. Sorun kimin sorunudur? Hem senin hem onun. Kimin meselesi ne kadar ciddi? Herkesin meselesi ciddi. Kim anlatmalı kim dinlemeli? Herkes anlatmalı, herkes dinlemeli. Burada anlatmak dinlemeye, dinlemek anlatmaya muhtaç; birlikte var oluyor, birbirine bağlanıyor, dayanıyorlar. Hem sonra anlatılan her şey kendisinden, kendindekinden çok fazla anlamlar içeriyor. Her bir kişinin meselesi bir başkasına uzantılarıyla var oluyor. Cevabını da, en azından cevabının bir yanını, bir yarısını da o uzantılarda bulacak. Onun sorusuna cevap arar veya çözüm üretirken esasen kendi soruna cevap verir, kendine çözüm önerirsin. Kendini açarsın ve aşarsın. Kendini aşmana engel olan sorunların, ayak bağı olmaktan çıkar.
Eğer konuşma, dinleme ve okumalarımızda önemli olan anlamın hakikatine vakıf olmaksa, kapanmayacak, samimi olarak farklı düşünce ve yaklaşımlara açık olacağız. Anlamak için konuşmak, konuşmak için anlamak budur, böyle olmalıdır. Basit bir cümle oldu. Basitlikten de öte, basiti karmaşık hale getirmek için olmadık zorlamalara giren zihin için işlevsiz, yavan, boş bir cümle oldu belki. Keşke hakikatin bu basitliğini, bu basit hakikati her kademeden herkes kavrayabilse, yaşanır kılsaydı. Sen ne dersen de, nasıl söylersen söyle önceden karar vermiş bir adamla nasıl iletişim kuracak, neyi, nasıl paylaşacaksınız? O nedenle insanlar anlayışlarını değil, inatlarını, ısrarlarını, öfkelerini konuşuyor, konuşturuyorlar. Konuşturuyorlar dememeliydim, vuruşturuyorlar demeliyim. Konuşma, dinleme veya yazma düzleminde olsun, iletişim, kapalı bir zihinle, kurulmaya çalışılırsa, orada anlam ve iyilik çoğalmaz, çoğalmıyor. Sözle yapılan, sözü alet eden bir savaş, bir düello yaşanıyor. Hatta çoğu durumlarda siz daha söze başlamadan karşıdaki itiraz ediyor. Yani anlamadan, dinlemeden karşı çıkıyor. Karşı çıkmaya koşullanmış, varlığını size karşı olmakla konumlandırmış insan, kendini nasıl aşacak? Bu şeytansı aceleciliğin kargaşasından sıyrılıp içinde vakfeye dursa, kendi sahiline çıkıp şöyle sakince dinlese belki anlattıklarınızda kendini bulacak. Bulamıyor. Onun için konuşmayla anlaşamadığımız zamanlara kaldık. Kelimeler zehirlendi. Kelimeler sadra şifa vermez oldu. Kelimeler letafetin, nezahetin, erdemin, merhametin aracı olmak yerine şiddetin, kabalığın, banalliğin, karanlığın aracı oldular. Kelimelerin ışığı söndü, kokusu, havası gitti. Şimdi rengârenk çiçekleriyle baharı çağrıştıran bir dille konuşmak yerine sivriltilen, keskinleştirilen kelimeler, nefsi dalaşmalarda ok gibi, bıçak gibi kullanılabiliyor. Beğenilmeyen düşünceleri kurşuna dizmek için şarjöre basılmış mermiler gibi namluya sürülebiliyor. Bütün bu akıl almaz tutumların durup dinlemeye, durup dinlenmeye fırsat vermeyen, buna gerek de duymayan çılgınlıkla, kendimizi unutuşla dolaysız bağlantısı vardır. Bu insanda sözün önemi kalmamıştır. Söz önemsiz olunca dinlemenin, konuşmanın da anlamı kalmamıştır. Onun için sözsüz yaşamak özsüz yaşamakla mümkündür ancak. Özü yitirmeyen sözü yitirmez.
Kendi sorunlarının cevabını, düğümlerinin çözümünü. Her şeye rağmen durmayı bilmeli. Dinlemeyi bilmeli. Durup dinlemeyenler anlayamaz. Anlayamayanlar konuşamaz, okuyamaz, yazamaz. 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SANMAK / Semra Saraç
VAKTE CAN BOL HAYAT SERPMEK / Alâaddin Soykan
EVET ÇIĞLIK DİYORUM / Selami Şimşek
DURMAKLA ANLAMAK ARASINDA / Necmettin Evci
MAĞARA AĞZI YOKSULLUK / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster