NEFSİ KIYMETİM

192
Görüntüleme

   Ah be kuzum, armut piş ağzıma düş diyorsun. Ben anlatırsam senin bakışın, yorumun, düşüncen nerede kalır? Mesele izleyicinin, okuyucunun düşünmesini sağlamaktır. Mesele, bakan gözün arka planındaki düşünce derinliğini görebilmektir. Mesele, insanın insandan sözsüzde öğrenebilecekleri çok şeyin bulunduğunu idrak ettirmektir. Böyledir bir resme bakmak, sanatkârın düşüncesinden öte kendi düşlerimizi harekete geçirerek derinleşebilmek, yorumların öznelliğini fark edebilmektir.
İşte böyle sevgili, “Sır Mektupları” yayınlanmış olsa da yeni mektuplar yazılmaya devam ediyor. Her yeni günün getirdikleri yeni olunca, insanın da, eşyaların da, varlıkların da yeni olduğunda kuşku duymuyorum. Mektupların insanlık tarihindeki kıymeti oldukça derin. İlahi dinlerin mensuplarından başlayarak mektupların varlığı kabul edilebilir. En azından son din İslamiyet’in gelişiyle birlikte, yeryüzüne-insanlığa dahası dönemin devlet başkanlarını ilahi dine “davet mektupları” yazarak, elçiler gönderen âlemlerin sevgilisi efendimiz Hazreti Muhammedin “mektupları”, bir de Kuran’ı Kerim’de bahsi geçen Lokman Peygamberin oğluna nasihatleri da mektuplar zincirinde önemli bir halkadır. Bu söylediklerimizi teyit eden geleneksel dokuda İmamı Rabbaninin “Mektubatı”, İmam-ı Gazali’nin “Eyyühel Veled-Ey Oğul” eseri dikkatlerimizi çekmektedir.
Lokman(as) ilim ve hikmet ehli, ilmi dillerden dillere dolaşan üne sahip bir zattır. İlim, irfan ve hikmet ehli olmanın yanında hekimliğiyle de meşhur olduğu için kendisine Lokman Hekim denilmektedir. Kuranı kerimde ismi geçtiği için Peygamber olduğuna dair kanaatler olsa bile büyük bir veli olduğu düşünülmektedir. Mana âleminin büyüklerindendir. Anlatıldığına göre Hafs Bin. Ömer’in rivayetine göreLokman Hekim hikmetli söz söylemede oldukça mahirdir. Öğüt ve tavsiyeleri dilden dile dolaşmıştır. Bir gün yanına bir torba hardal tanesi koyarak oğlu Saran’a nasihat eder. Oğul Saran rivayet oldur ki babasının bütün öğütlerini tutmuştur. Her nasihatinde bir hardal tanesini torbadan çıkarıp kenara koyar. Torbadaki hardal taneleri tükenince oğluna şöyle söyler; (Lokman suresinin 12 den 20. ayete kadar Lokman (as)ın Oğluna nasihatlerinden bahsedilmektedir.)
“12. Andolsun biz Lokman’a: Allah’a şükret diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.
Soyu hakkındaki rivayetler, Lokman’ın, Eyüp Peygamber ile akraba olduğu yönündedir. İslam âlimlerinin ekseriyeti, onun peygamber değil, hikmet sahibi bir zat olduğu kanaatindedirler. “Hikmet”in bir anlamı da nazari ilimleri elde ettikten sonra kazanılan ruhi olgunluk, söz ve davranışlarda isabet melekesidir. Zemahşeri’nin Keşşaf isimli tefsir kitabında, onun hikmetlerinden bir örnek olmak üzere şu olay nakledilmektedir:
Bir gün Davud Peygamber, Lokman’dan, bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça et getirmesini istemiş; Lokman da, ona kestiği hayvanın dilini ve yüreğini getirmiş. Birkaç gün geçince Davud(as), bu defa hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini istemiş; o, yine dilini ve yüreğini getirmiş. Hz. Davud’un, sebebini sorması üzerine Lokman şöyle demiş: “Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; kötü olursa, yine bunlardan daha kötüsü olmaz.”
13. Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti. 14. Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. 15. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm. 16. (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır. 17. Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. 18. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. 19. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. 20. Allah’ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.”
Franz Kafka’ın Milenaya’ Mektuplar’ı, Nazım Hikmet’in “Pirayeye Mektuplar”ı, Albert Camus’un “Düğün ve Bir Alman Dosta Mektuplar”ı, Victor Hugo’nun “Nişanlıya Mektuplar”ı,Cemal Süreya’nın “Onüç Günün Mektupları”ı, Jojo Mayes’in “Sevgilimden Son Mektup”ı,Nazım Hikmet’in “Kemal Tahir’e Mektuplar”ı, Dr. Abdulkadir Karahan’ın “Fuzuli’ninMektupları”, Cahit SıtkıTarancı’nın “Ziyaya Mektuplar’ı, Franz Kafka’ın “Babaya Mektup’u, Fatih Çıtlak’ın “Kırk Mektup’u, Nurettin Yıldız’ın “Bir Umut Bir Mektup’u gibi daha birçok mektup kitabına rastlayabilir her birisinin içinde taşıdığı dünyadan nasibimizi alabiliriz. “Sır Mektupları”nı bu çerçeve içinde gördüğümü ifade edeyim.
Mehmet Akif Ersoy’un “Kıssadan Hisse” şiiri şöyle;
“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i  “tekerrür”  diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
Biz ne olursa olsun, bir plan yaparak yaşamalıyız. Günümüz, haftamız, ayımız ve yılımızın planından bahsediyorum burada. Hayatın bütününde var olan planlama neden biz de olmasın ki? Plansız, programsız devlet, kurum, ev, mektep, insan olur mu? Olmaz elbette. Biz planlayalım onu yapmak için yolda olalım gerisi bizi ilgilendirmiyor. Gücümüzün yetmediğinden kim sorabilir ki bize? Allah (cc) “gücümüzün yetmediğinden sorumlu tutmayacağından” bahsediyor. Arabanın el freni var.  Bir de kemeri. Ayak freniyse ayrı. Her birisine ihtiyaç duyulduğu için var. Yoksa olmazdı. Plansız bir araba yapılabilir miydi? Tanrı’nın müdahalesi bizim işimiz değil ki. Müdahale eder mi etmez mi kim bilebilir? Allah yarattığı kullarına asla zulmetmez. İnsan ne yapıyorsa kendi eliyle yapıyor. Ne geliyorsa başına yaptıklarından geliyor. Suçu kendine bulma yerine Allah’a suç atmaya meylediyor zavallı insan.
Her işin başı muhabbete bağlıdır. Muhabbet dediğimiz şey kimi zaman aşktır. Aşk olmadan hiçbir şey olmaz. Yazıya aşkla, şevkle oturacaksın. Çocuğa aşkla bakacaksın. Bir kıza, delikanlıya aşkla yürüyeceksin, aşkla dokunacaksın dokunduğun ellere, yüreklere, gözlere. “Aşksız çocuk bile yapılmaz diyor” şair. Buna sebeptir ki, kime, hangi sebep olursa olsun bir samimi his lazım. Hissin olmadığı yerde bıkma, usanma, soğuma, kaçma isteği, oflama, tıslama, bunalma gibi haller, hafakanlar basar. Stres ve sıkıntılar yumağı hissizliğin mekânıdır. Bir an evvel çekip gitmek ister insan. “Hoşlanmadığınız kişilerle göğüs göğüse oturmayın” derdi babam. Göğüsten göğüse geçen enerji meselesi önemlidir, gözlerden gözlere geçen enerji gibi. Eğer birlikte olduğunuz sizi bunaltıyorsa, sıkıcı geliyorsa, üstünüze bir ağırlık hissi uyanıyorsa mutlaka ne pahasına olursa olsun oradan ya da o kişi ya da kişilerden uzaklaşın. Rahatladığınızı, nefesinizi, gönlünüzün, yüreğinizin açıldığını göreceksiniz. Kişilerin ruh halleriyle ilintilidir bu anlattığım. Kişinin hali diğer kişiye geçer. Her iki tarafta bu geçişten faydalanır olumlu- olumsuz.
Necip Fazıl şöyle ifade ederdi; “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik istiyorum.” Zaman, mekâna benzer. Zamanı iyi kullanmak için bir planlamaya muhtaç olduğumuz kesindir. Bir yerden bir yere gidecek olsak özellikle kadınların iki gün evvelinden hatta daha da öncelerden hazırlık yaptığını görürüz. Bu da bir planlama çerçevesidir. Zamanı iyi kullananların daha çok başarılı oldukları görülür. Stratejistlerin en önemli öğütlerinden birisi, zamanın planlanmasıdır.
Aslında bir koşudur sürüyor. Gidip geliyoruz. Bakıp gülüyoruz. Çekip gidiyoruz. Gidenlerin ardından hep merak edilir. Ulaşması gereken yere ulaşıp ulaşmadığı, kazasız belasız varıp varmadığı tedirginlik konusudur. Babalar pek fark ettirmeseler de, anneler gece uykusunu kaybederler taki sağlıklı haberini alıncaya değin evlatlarının.
Beyazıt Kitap Fuarında bu sene kitaplar arasında bir güvercin gülüşü yakaladım. Akşam karanlığı çökünce içime gelip gitti bu gülüş. Nedenini hep merak ettim. Enteresan geliyor bana bu tür dokunuşlar. Nedenini bilemiyorsun ki? Gelen niye gelir? Giden niye gider? Kim için gelir, kime yakalanır, kim alır gider, kim bilir ki? Geride ne kalır, geleceğe kim yürür?
Düşünüyorum o günden beri Cemal Süreya’nın Üvercinka’sını. Süreya şöyle söylüyor;
“…Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
                            Afrika dâhil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
 Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
 Birçok çiçek adları gibi güzel
 En tanınmış kırmızılarla açan
 Bütün kara parçalarında
                            Afrika dâhil …”
“Güvercin Gülüşü” bir kitapta yaşayamaz mı diye içleniyorum. Öyle isimler yakalıyorsunuz ki zaman akıp giderken unutup gidiyorsunuz. Her şey kendi ismini zamanı gelince çağırıyor. Doğan bir çocuğa isim arar gibi yazar kitaplarına isimler seçer. Şiirine, yazısına koyduğu her isim onun için önem arz eder. Yüreğinin bir tarafından çıkıp gelmesini bekler yazar, şair. İnsan merak ettiği kadar da merak ediliyor, bunda kuşku yok. Bilseniz de bilmeseniz de bu böyle. O günden bu güne dedim ya, içimde deli rüzgârlar esiyor, sırtına eğer vurulmamış atlar koşuyor, şiirlerde demlenmem sürüyor, romana bir türlü oturamıyorum, uçan bir kuşun kanadından bir tüy düşse ödüm kopuyor…
Yalnızlıklarım, okuma saatlerime ayarlı çoğunlukla. Bir de yazı yazdığım bütün vakitlerimin kendimle kalmanın keyfini çıkarıyorum. Diğer zamanlardaysa pek oralı değilim. Nasıl olsa geçiyor, kalabalıklar arasında ömür, şehrin asık suratında, insanların somurtmaları, savurganlıkları, vurdumduymazlıkları, aymazlıklarında. Çok fazla dikkat edince sıkıntılar basıyor, sıkıntı insandan insana yayılan bir virüs. Neşe de öyle, sevinçte. Okumalardan öylesine özel dostlar elde edebiliyorum ki günlük birlikteliğimizde olanlardan daha kavi, daha kutlu, daha güvenilir ve daha kadim. Bu ne güzle bir şeydir öyle. Kitaplarda var olan karakterlerin insana dost oluşu, bilgilerin güven verişi, örneğin Raskolnikov gibi, Griot Baba gibi.Mehpeyker, Namık Kemal’in önemli kahramanlarından. Onun için Tanpınar, “hiçbir romancı onun kadar kahramanının açıktan açığa düşmanı değildir” diye yazar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun“Ahmet Celal”i, Halide Edip Adıvar’ın “Aliye”si, Kemal Tahir’in “Yüzbaşı Cemil”i, Yaşar Kemal’in “Abdi Ağa”sı, Peyamı Safa’da “Neriman”, Oğuz Atay’da “Turgut”, Charles Dickens’ta “Oliver”,   Goethe’de “Faust, Werter”, Dostoyevski’de “Karamozof”, Tolstoy’da “Anna Karanina”, Ömer Seyfettin’de “Ömer” gibi kahramanlar dikkatleri çeker.
Yazarların dünyasını hangimiz ne kadar biliyoruz ki? Kim anne karnında öğrenip geliyor? Birçok yazarı ben de bilmiyorum. Dünya öylesine ufacık ve öylesine devasa ki nelerin olduğunu, olmadığını bilmek öylesine güç? Kimler var ve kimler yok. Kimler değerli ve kimler değersiz, hangimiz içine girmeden bilebiliriz ki?
Müthiş bir ironiyi yaşıyoruz. Uzaktan geliyor haberler. Yüzyıllardır sürüp gelen postacı getiriyor mektupları. Mektupları beklemek heyecan verici. Bir deniz kıyısında içebileceğimiz kahvenin hatırı öylesine yüce olur ki o yücelik ürkütüyor bir daha haz alamam mektuplarınızdan diye. Konuşmalardan ziyade yazışmalar benim şimdilik temennilerim. İç dünyam beni sizden uzak tutuyor diyorsunuz? Vardır bundan da bir gerçek pay. Yine de insan, insana ses vermek, dokunmak, merhaba etmek, yemek, içmek gibi hususları da önemsiyor.
Düşlerimizle yaşıyoruz ve düşlerimiz olmasaydı geleceği bu kadar önemseyemezdik. Hayat gelişigüzel değildir. Mutlaka bir disiplin ister. Her olayın, meselenin, bir bilinç düzeyinde ilerlemesi ve bütün varsıllıklar içinden yol bularak geleceğe yürüme, geleceği konumlama ve gelecek için adımlar atma talebi yüreğime heyecanlar kattı. Oyun yazarı olmaktan ve Roman yazacağından bahsetmişsin ya kuşkum yok olacak bunlar. Bunları görebildiğimden belki de sana yazıyorum. Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, okudun mu? Peki ya Cemil Meriç’i, Sezai Karakoç’u, Nazım Hikmet’i? Okumuş olsan da bir daha okumanı salık veriyorum. Dahası okuman için yalvarıyorum. İstediğim yalnızca bu işin ciddi bir talep olduğudur. Sana verilmiş bir vergi olduğunu mu düşünüyorsun? Bu sende var mı, keşfedebiliyor musun?
Hangi ortamda olursan ol, hangi hallerde bulunursan bulun hayat, yani yaşam ciddiyet ister.. Çalakalem yazamaz ve gelişigüzel konuşamazsın. Hem kendine merhamet etmiyor hem de başkalarına acımıyorsun.
Her insan bir sürpriz aslında. Kaçmak sürprizi yok etmez, bilakis çekici hale dönüştürür. Merak uyandıran her şeyde bir çekicilik söz konusudur. Şimdi hazırlanmalısın gelecek günlerin savaşı için. Daha çok okumak ve gerektiğinde kelimelere hükmetmek için.
Sağlıcakla kalmanı dilerim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SANMAK / Semra Saraç
VAKTE CAN BOL HAYAT SERPMEK / Alâaddin Soykan
EVET ÇIĞLIK DİYORUM / Selami Şimşek
DURMAKLA ANLAMAK ARASINDA / Necmettin Evci
MAĞARA AĞZI YOKSULLUK / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster