ÇÖLÜN VAHAMETİ

142
Görüntüleme

İnsan, bu dünyada şairane mukimdir.
Martin Heidegger
 
   Hafızayı düşünmenin toplanması olarak ifade eden Heidegger, kendi hakkında düşünmesi gerekeni düşünen insanın, düşünen tarafının kendisini tutan taraf olduğunu belirtir. İnsanın düşünen tarafı, insanı “insan” kılan tarafıdır. Düşünmeye muktedir olabilmenin şartını da öğrenmeyi öğrenmek olarak belirten Heidegger, ruhun aklı kontrol altına alarak anlam haritalarını çıkarmasıyla, düşünmenin kendi anlamını kendi eylemiyle ortaya koyduğunu ifade eder. İnsan düşünerek ‘anlam’a; hakikate yaklaşır. İnsan, kendisi hakkında en hakiki anlamda düşünülmesini isteyen şeyden yüz çevirdiğinde, düşünmenin muhtevasını genişletmeye çalışsa da düşüncenin anlam sahasından uzaklaşmış; özne durumundan nesne durumuna geçmiş olur.
Yüzmenin ne “demek” olduğunu, asla yüzmek üzerine yazılmış bir makale ile öğrenemeyeceğimizi belirten Heidegger, “Düşünmek ne demektir?” sorusunu da düşünce üzerinden kavram üretmekle, düşünsel eylemi açıklamaya çalışmakla cevaplayamayacağımızı ifade eder. Gerçekliğe işaret eden imgeler dünyasına adım atmadan önce, zemininde kaygı bulunan en temel soruların cevaplanması, anlam’ın gösterge aracılığıyla zihni bir üst basamağa taşıması, çölün vahametini anlamak için elzemdir. Çölün vahametinin altında yatan neden, kaygı verici olanın “ne” olduğu sorusunun metafizik dünyayla ilişkisidir. Her kaygı verici olanın, zatı itibariyle hakkında düşünülmesi gereken “şey” olduğuna dikkatleri çeken Heidegger, insanın her şeyden önce şu soruyu kalbine sormasını önceler: “En kaygı verici olan, bizim hala düşünmememizdir; hâlâ, üstelik dünyanın durumunun gittikçe daha kaygı verici olmasına rağmen.” (Düşünmek Ne Demektir?, Martin Heidegger, Paradigma Yayınları, sf. 2)
Düşünmeyi kendi nesnesi yapan saf refleksiyonun dışında kalmak, kaygı uyandıran zamanda en kaygı verici olanın ne olduğu sorusuyla muhatap olmaktır ve düşüncenin de en kaygı verici olana muvafık olduğu zaman gerçekleşebileceğini gösterir. Çölün genişlemesi, tahrip etmekten daha korkutucudur, geleceğin önünde duran ve tüm gelişmeleri içine alarak yutan bir kara deliktir. Nietzsche’nin zamanımızdan 140 yıl önce “Çöl büyüyor” deyip bu sözün devamında eklediği “Vay, çöllere gebe olanın haline!” sözü, çığlık atmanın vermiş olduğu bir ıstırabı dile getiriyordu. Heidegger’in yorumuyla Nietzsche çığlığını koparmış, insanlara ve bilhassa bizzat kendine şu soruyu yöneltmişti: “Sizin, gözlerinizle işitebilmenizi sağlamak için, önce kulaklarınızın patlatılması mı gerekiyor?” (s. 32)
Nietzsche’nin 4 Ocak 1889’da cadde ortasında şuurunu kaybedip yere düştüğü ve cinnet geçirdiği günlerde, arkadaşlarına gönderdiği kâğıt parçalarında insanın özüne ilişkin tanımlamalarına rastlanmıştır. Bu notların daha sonra bir araya getirilerek “Cinnet Notları” diye toparlandığını biliyoruz. Notların birinde, 1988 yılında Kopenhag’da Nietzsche üzerine ilk defa halka açık seminerler veren Danimarkalı Georg Brandes’e şu ilginç mektubu göndermişti Nietzsche:
“Dostum Georg’a.
Beni keşfettikten sonra, hiç de öyle hüner isteyen bir şey değildi bulmak:
Zor olan, şimdi beni kaybetmektir…
Çarmıha Gerilen.”
İmkânsızlığa zemin oluşturan çölleşme, Heidegger’e şu soruyu sordurur: “Acaba Nietzsche, kaybedilmesi imkânsız olan şeyin kendisi ile birlikte ifadeye kavuştuğunu biliyor muydu?” Düşünce alanında aşmanın zorunlu olması gerektiğini ifade eden Nietzsche, insanın özüne dair yaptığı tahlillerde Batı düşüncesinin başlangıçtan beri insan hakkında düşündüğü şeyi ifade etmekte çekinmedi. “İnsan”ı tanımlarken, Batı aklının insanı tanımlama şeklini değiştirmeden, insanı “hayvan” olmaktan çıkarmadan tanımladı. İnsan, Batıda tüm tanımlamalarda bir şeyler yapabilen ya da yapamayan hayvan olarak kaldı.
Nietzsche’ye göre insan, daha henüz tespit edilememiş hayvandı. Sadece tasavvur edilebilen şey tespit edilebileceğinden dolayı, tespit edilen şey üst-insan’dı. Bu noktada şimdi de Heidegger’in insanı tanımlamasına geçelim. Heidegger’e göre ise insan, tasavvur eden hayvandı. Aklın sorgulanması ve zihnin kendisini tanımlaması her şeyden evvel elzemdi. Her yerde ve her şeyden önce kendisini tasavvur edebilmesi öncelikti.
Tasavvur, bir üst aşamaya geçişin anahtarıdır. Üst insana giden yol tasavvurdan geçeceğinden dolayı zahmetlidir, Nietzsche’nin deyimiyle insanın bir daha yıldız doğuramayacağı bir zamanın yaklaşması, üst-insan’a giden yolda en büyük engeldir. Altında uçurumların bulunduğu ya da tek bir ipten yapılmış bir köprüyle karşılaşılabilinir fakat üst-insan, kendi özünün farkında olan insandır. Bu anlamda Zerdüşt, henüz üst-insanın kendisi değil, O’na doğru öteye geçen, oluşan üst-insan olarak tanımlanabilir.
İnsanı “metafizik olanın kendisi” olarak gören Heidegger, insanı daha tasavvur edilememiş olarak gördüğünden hakikatle birebir ilişki kuran üst-insan’ı, öteye (metafiziğe) geçen insan olarak görmemizin daha uygun olduğunu belirterek, “üst-insan” kelimesi için yapılacak mutat anlamlandırmalara uygun düşecek yanlış ve şaşırtıcı tonlardan uzakta durmamızın gerektiğini belirtir.
Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli eserinde Nietzsche, Zerdüşt’ün halka dönerek şöyle konuştuğunu söyler:
“Yazık! İnsanın iştiyak okunu insan ötesine atamayacağı ve yay kirişinin vınlamayı unutacağı zaman geliyor!” Zamanın insanı kendisinden uzaklaştıracağını daha o yıllarda gören Nietzsche’nin, öteye geçmenin gerçekleşmesi için aşılması gereken insan varlığının suretinin neden ibaret olduğunu da ifade eder.
Peki o halde, insan nedir, varlığı neden oluşur?
Varoluşu neye delalet eder?
Düşünmeye devam edelim…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SANMAK / Semra Saraç
VAKTE CAN BOL HAYAT SERPMEK / Alâaddin Soykan
EVET ÇIĞLIK DİYORUM / Selami Şimşek
DURMAKLA ANLAMAK ARASINDA / Necmettin Evci
MAĞARA AĞZI YOKSULLUK / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster