SEVGİNİN KAYNAĞI

     Kadim kültürde sevgi bir koşulla geçerliliğini idame ettiriyordu: Yaradan için muhabbet besleyip kin tutmak. Mezkur ahval haricinde gösterilen her sevgi gösterisi zemmediliyordu.
     Klasik Türk şiirinde Allah’a medh u senanın en başta zikredilmesi; bu durumun açıkça ifşa edildiğini gösteriyor. Medh-u senanın başta Allah ve peygamber olmak üzere ikram edilmesinden murat; esasen gerçek sevginin bunlara has kılınmasının zaruri olmasından ileri geliyordu.
     Muhabbet son tahlilde Allah’a has kılınmalıdır, bu kesin! Çünkü insanda muhabbet hissinin varlığı, ancak onu tazim edenle anlaşılıyor. Binaenaaleyh ‘Muhammed’den hasıl oldu muhabbet’ mısra-ı bercestesinden mülhem; sevginin menşeinin de Halık-ı Mutlak olduğu anlaşıldı.
     Dünyanın sevgiye mazhar kılınmasına çok cüz’i bir alanla müsaade ediliyor kadim ıstılahta. Gerçi irfan ehli bunu dahi çok görse de dünyaya verilen değerde zımmi bir ittifak en azından sağlanmış görünüyor: O da gösterilmesi elzem alakanın yerine geçmemesi kaydıyla geçerli bir izin bu.
     Dünya hayatına meylin ifsat edici bir tarafı mevcut. Dünya bu bakımdan kadim tasavvuf ehli nazarında ‘güzel elbiseler giyinmiş bir kocakarı’ya benzetilirken haksız da sayılmaz.
     Rasyonalizmi geçerli tek akçe haline yükselten dünya düzeni, tepeden tırnağa mistik bir hezeyan deryasında yüzüyor. Önceleri bu hali Batı’da kilise tekeline almıştı. En azından kilise belli bir dengeyi tutmayı salık veriyordu. Müntesiplerinin ufkunu salt burayla sınırlı bırakmayacak kadar genişletmeye kendini adamıştı. Buna mukabil bilimsel modernizm olup biten her şeyi algı seviyesine indirerek işe koyuldu. Görüp duyduklarımızın haricinde her şey buna göre safsatadan ibaretti. İnsanın özgürlüğü ancak bu boş inançlara elinin tersiyle onları reddetmekle kavuşabilirdi.
     Batı’da dinin yürüttüğü misyonu bugün seküler anlayış yürütüyor. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın en bariz örneğini yaşıyor zamane insanı. İhtiyaç mesabesinden uzaklaşıp hayat görüşü, yaşama tarzına uzanan söz konusu algının ürettiği yeni bir şey de ufuklarda şimdilik görünmüyor.
     Bu bakımdan moda sadece bu yeni inancın sahiplerine her şeyin değişip yenilendiği izlenimini kazandırmaya matuf bir araç rolü görüyor. Ne var ki bu da aslında hiçbir şeyin deruna nüfuz edemeden satıhta kaldığı izlenimini uyandırıyor.
     Özelde Batı düşüncesinin kilisenin otoritesine baş kaldırıp liberal, hümanist bir yapıyı ikamesinde amacın aynı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dinin tekelindeki kurumlar sadece varlıklarını değişik adlarla anarak seküler hale geldiler.
     Hümanizm, eni sonu zeval bulan bir sevgiyi yüceltiyor. Tanrı’ya sevgiyi çok görüp bunu sözde insana hasretmekle iş gördüğünü zannediyor. Kıyası sen yap ey dost! Sevginin kaynağına mı yoksa sevgiye mi muhabbet? Hangisi?    

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SAVAŞ EDEBİYATINA ZEYL III / Şeref Akbaba
DİRİLİŞ / Abdullah Ömer Yavuz
ARİFİYE İSTASYONU / Fahri Tuna
NOKSAN / Fatih Topaloğlu
EL YAZMASI HÜZÜN / Necip Fazıl Akkoç
Tümünü Göster