SANAT VE ESTETİK

207
Görüntüleme

Sanat ürünlerinin insanı düşündüren bir yanı var elbette; ama daha çok hayal zenginliği sağlar. Düşünen akıl yeni hipotezler üretir ve dimağı zenginleştirir. Duyularımıza etki eden eserler ise bizi bir hayal dünyasına taşır. Aslında her eser bir pencere görevi görür. Eserin bizi alıp bir yerlere götürdüğünü hissederiz. Algılamada gözden yararlanmamıza rağmen çoğu kere yazıyı aşar, okuduğumuz metni değil, hayalimizde canlanan temayı seyre dalarız.
Estetik, duygusallıkla sarmaş dolaş bir hazdır. Bu haz duyumdan duyguya, duygudan düşünceye kadar uzanır. Ruhsal coşku, bedensel coşkudan daha fazla haz verir. Belki de güzellik, “estetik zevk” adını verdiğimiz, tamamen özel bir haz meydana getiren sanat ürününün belirli niteliklerine verdiğimiz isimdir. Bu yüzden sanatçı sanatını icra ederken gerçek olup olmadığına bakmaz. Debussy: “Sanat yalanların en güzelidir” der.
Şöyle de diyebiliriz, biz, bir edebi metni duygularımızla yoğurarak okuruz. Ortada okuru sarsan, şok eden bir metin varsa okurun durgun olan muhayyilesini harekete geçirir ve o metni kendisine yazılmış bir mektup gibi okur. Böylece metin, okurun ruhunda döllenerek çoğalır. “Estetik”, daha çok sanatın içinde, bizim hayatımızı değerli kılan ya da kendimizi öyle ikna ettiğimiz detaylardır. Belki de anlatmak istediğimizi çizgiye, ritme, sese, simgeye, buluta, dereye, çöle, rüzgâra, ceylana söyletmektir. Sanat yoktan var etme değil, var olanı görünür kılma işlemidir.
Edebi metinlerde estetik, algımız ile anlam kazanır. Bu tür eserlerde başka mekânlara taşındığımızı çoğu kez fark etmeyiz bile; bu âlem hayal dünyamızın içinde sınırsızlaşır. Aslında bu büyülü atmosferdir bize estetik haz veren. Bu anlayış, eserin bütününe sinmiş bir güzellik anlayışıdır. Belki zeytin içine sinmiş zeytinyağı benzetmesi burada uygun düşer.
“Güzel” kelimesi, eserin okuyucu üzerinde bıraktığı tesiri ifade eder ve indî bir yargıdır. “Edebi eser niçin güzeldir?” sorusu, içinde bulunduğumuz medeniyetin yapısına, bağlı bulunan kültürel değerlere, bakış açılarına, bilgi birikimine, kişinin felsefesine, dünya görüşüne ve bunlar gibi birçok ölçüte göre cevaplandırılabilir. Edebi eserin neyi, niçin anlattığı önemlidir; ama nasıl anlattığı, hepsinden daha önemlidir.  Sanat ve estetik dediğimiz şey de burada kendini gösterir.
Güzel olarak değerlendirdiğimiz şeyi diğerlerinden daha ziyade idealize ederek algılarız. Estetiğin ortaya koyduğu hüküm varsayımsal bir değer gösterir. Değer indî (sübjektif) olan bir şeydir. Estetik olan bizim için değerli olandır. Estetik olanda bir aşkınlık “müteal” eğilimi vardır veya biz ona böyle bir zaviyeden bakarız. Bunu belirlemede daha çok sezgisel kavrayış etkili olur. Okuyucunun kişisel özellikleri de işe karışarak sübjektif bir yargıya varılır. Aslında estetik kişisel bir sezgidir. Ama sonuçta bir değer yargısıdır, kişisel bir değer yargısı. Estetik, bir beğeni, takdir yargısıdır ve bu yargı objektif olmaktan daha çok sübjektif olmaya yakın durur. Bu yüzden estetik konusu ancak kaygan bir zemine oturabilir. Ancak, insan ruhunun aynı kaynaktan beslenmesi, estetik konusunda genel bir kabulü de beraberinde getirir. Daha değişik bir ifadeyle bütün öznelliğine rağmen nesnelliği bünyesinde barındırır.
Güzelin tanımlanması ve sınıflandırılması zor bir mesele. Çünkü “güzel” subjektif bir yargının sonucudur. Bilindiği gibi “güzel”i ve onun ne’liğini sorgulayan estetik, zaman ve mekân değişimiyle beraber görecelilik gösterir. Bu göreceliklerin şahsi bakış açısının yanı sıra insanı şekillendiren başkaca öğeleri de eklemek imkân dâhilindedir
Estetik bakış eseri yargılar ve bundan hüküm çıkarır. İnsanların beğenilerinin zamanla değişmesi, estetik bakışın da değişmesine kapı aralar. Her çağ iyiyi olduğu gibi, güzeli de kendi vasatına göre belirler. Aynı şekilde her kültürün de estetik bakışı farklılıklar arzeder. Her toplum kendi kültürüne göre değerler manzumesi barındırır. Bu durum estetik algımızı farklılaştıran etkenlerden biridir.
Sanatçı ile okuyucu arasında estetik bir bağdan söz edebiliriz. Estetiğin ortaya çıkması yazarın sunumu kadar okuyucunun algısıyla da ilgili bir durum. Her insan şu veya bu şekilde ya güzelin sunumcusu (tasarlayıcı) ya da alıcısıdır. Bu sebeple edebi bir eserin değeri okuyucuya ulaşmasıyla belirlenir. Etkin izleme olmadığı zaman en mükemmel eser bile anlamsız kalır. Sanatçı, sadece haz almak, temaşa etmek için eser vermez. O diğer kişilerin bunu görmesini ve takdir etmesini de ister. Burada yazarla okuyucunun ilişkisi, zorunlu bir ilişki olarak karşımıza çıkar. Her iki tarafta estetik algıyı inşa eden etkenler önem kazanır.
Akıl ve mantığı yer yer öteleyerek, bilinçaltının sınırsız hayal deryasından toparladığı imgesel materyallerle, sonuca ulaşmaya çalışan sanatçı; görünen görüntüyü değil de, düşsel bir görüntüyü ifade eder. Snatçı burada özgün ve özgüdür. Özgürlük ve özgünlük, sanatçının kendi bireysel teknik ve yöntemlerini geliştirme disiplinidir. Başka bir söyleyişle ferdin kendini anlatımı (self expression)dır.
Cemal sıfatı şairi hayrete sürükler, bu bakış türü varlıktaki mucizeyi görmesini sağlar, bu bakış onu dillendirir. “Hüsn” ve “cemal” görünmek ister. Görünmek için seyircinin olması ve seyircinin gördüğü güzelliğin farkında olması lazımdır. Yani güzeli görebilmek için bilinçli bir bakış gerekir. Bu ilişkiyi kuvvetlendiren bağ da estetiktir. Aslında estetik dediğimiz şey, kendisine hayran kaldığımız şeydir. Estetik olan, bulduğumuz olandan çok, aradığımız şey olarak orada durur. Bu bakımdan güzel karşısında takındığımız tavır itibarîdir. Bu yüzden estetik bakış ucu açık olan bir alan olarak kalacaktır.
Nasr, Mişkatül Envar da: “Güzellik sonsuzluğun yankısıdır,” der. Bu zihinsel algı, nesnenin “mükemmel” bir aksini değil, nesnenin gizlediğini yakalamayı öne çıkartır. Estetik, şairin aklî ve hissî olarak nesneyle karşı karşıya geldiği yerdir. Nesnenin ilk karşılaşmada ele vermediği gizleri, yani mahiyetini sanatsal anlamda bir imgesel dil yoluyla aktarmaktır. Bu bağlamda Albert Dürer; “Sanat tabiatın içindedir, onu oradan çıkarabilen sanatçıdır.” demekte.
Estetiğin kaynağında hayret vardır. Hayret, varlığın mahiyetini kavradıkça dimağın kamaşması olarak yorumlanabilir. Varlığın mahiyeti tefekkürle kavrandığına göre hayret tefekkürün meyvesidir. Sufilerin “rabbim, hakkındaki hayretimi artır” diye dua etmeleri bundandır. Bu sebeple sanatçı eşyada ki harikuladelikleri gözlemler, eserini bu duygularla meydana getirir ve diğer insanların da görmesine kapı aralar. Çünkü bu güzellikler sanatçının kendinden değil, mutlak güzelin yansımalarıdır. İnsanlarda, güzele ve güzelliğe doğru bir yöneliş, o yöne doğru deruni bir itilme (impulse) vardır. İslam literatüründe bu durum “fıtrat” olarak isimlendirilir. Sanatçı, bu manada güzelliği yaratan de­ğil, keşfeden adamdır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SAVAŞ EDEBİYATINA ZEYL III / Şeref Akbaba
DİRİLİŞ / Abdullah Ömer Yavuz
ARİFİYE İSTASYONU / Fahri Tuna
NOKSAN / Fatih Topaloğlu
EL YAZMASI HÜZÜN / Necip Fazıl Akkoç
Tümünü Göster