ZARİFOĞLU’NUN “ZARİF İMGELERİ”

154
Görüntüleme

zaman hızlı / kendimizi geçmeliyiz ilkin
ve şiire yetişmeliyiz…
C. Zarifoğlu
Zarifoğlu, şiirin hakikati ile hakikatin şiiri arasında estetik bir köprü kurmuştur. Münzevi bir şair olan Zarifoğlu, şiirde hikmetin peşindedir. O, an’ı yakalayan, “hâli kuşanan” bir şairdir. Şiirde insani boyutla ilahi boyutun çatışmasını ironiye dönüştüren şair, hayatı ıskalamadan yaşamanın şifresini yakalar.
Zarifoğlu,  flu bir pitoreskle şiirin buzlu cam tarafını gösterip altta akan derin ırmağı keşfe çağıran bir şairdir. Kendine özgü bir şiir dili ve kurgusu olan şairin sarsıcı tarafı buradadır. Şiirde fiilin akışkanlığıyla metafizik alımlama estetiği oluşturup varlığı bir bütün olarak şiire davet eder.
Zarifoğlu, zor söyleyişlerin şairidir. Kendini hemen ele vermeyen bir şairdir. Okuyucuyu yormayı sever. Kelime oyunu, onun severek yaptığı bir sürek avıdır.  Hayatın her anında varolmayı, hayatla bütünleşmeyi önceleyen şair, tabiat nehriyle akmayı önemser. Tabiattan güzellikler devşirmek, hikmete ulaşmak şiiri için önemlidir.
Şiirde algı ve düşünceye bağlı bir imge dünyası oluşturmayı seven Zarifoğlu, şiirin “şuur”lu olması gerektiğine inanır. Gelenekçi ve gerçekçi bir yaklaşımla zamanı ve mekânı sorgulamaktan zevk alır. Benlik, varoluş, doğu-batı çatışması, modernleşme ve ruhun yozlaşması gibi temalar şiirinin odak noktasıdır.
Akıl ve kalp muvazenesinde kalbi komutan tayin edenlerdendir. İnsan, dünyayı değersizleştirebildiği ölçüde değer kazanır. Bu bakımdan “kâmil olmanın” şartı, masivadan vazgeçmektir.  İç uzlet, keşfe ve tatmin olan kalbe götürür. Zarifoğlu, mutmain bir makama ulaşmak için kalbi kirlerinden arındırmayı salık verir.
Kelimelerin çağrışım değeri, alegori, karşıt ifadeler Zarifoğlu’nun şiirinde apayrı bir renk kazanır. Okur muhayyilesinde derinlik oluşturmak için alışılmışın dışında kullandığı bu dil,  onun diğer şairlerden ayrılan en önemli özelliğidir.
Zarifoğlu, uzamın ve zamanın ruhsal boyutunda keşfe çıkarken kavramları çağdaşlarına göre değil, kendi düşünce ve inançlarına göre yorumlamayı seçer. Özgürlük; ten – tin ve nefs üçgeninde yorumlanan bir konseptle karşımıza çıkar:
“harp. ezilen etim söğülen köpekliğim için değil
güzel ölçülü zulmetmeden yeterince öldürülüşüm
harp geliyor bir güzel bilendin mi kardeşim
binlerce cilt tutuyor kılıçların hançerin”
“Olmak” için “ölmenin” gerekliliğine inanan Zarifoğlu, küçük harp ile büyük harbin ne olduğunun bilincindedir. İslam, nefisten arınmış bir ruhun her mümin için ödev olduğunu hatırlatır. Tarih, kılıçla yazılır. İnsanlık tarihi, sayısız kahramanın efsanevi cenklerini anlatırken binlerce sayfaya sığdırmaz. İslam akaidinde üzerinde en çok durulan ve ciltlerce üzerinde yazı yazılan konulardan biri de yine nefistir. Harp meydanlarda kazanıp kalp meydanlarında kaybeden insanın trajedisi hikmetli bir kıssa olarak karşımızdadır. Zarifoğlu, etin kabalığını köpeğe teşbih ederken dini çağrışımı şiire getirir. Öncelik, kalp harbini kazanmaktır. Şiirde sufî edalı şairin nefs muhasebesinden bir parça görmekteyiz. Nefse karşı bilenen insan, imtihanı kaybetmez.
İnsanı bir oyun ve eğlenceye çağıran dünya hayatı, gerçeği sayısız perdeyle gizler. Bizler oyalandığımız fanilikle hakikati göremeyiz. Bu dünyada kendini bilenler, aslolanı da bilir. Hz. Musa, bütün perdelere vakıfken Tur’da O’nun cemaliyle güzelleşmek isteyince tecelliyle müşerref olmuş ancak uzunca süre kendine gelememiştir. İnsanın bu dünyada yapacağı en şuurlu eylem, haddini bilerek fani perdeleri yırtmaktır. 
 “sayısız perdeden bir perdecik kalksın için
başım yüzüm kızarır haddim olmaz aslında
Zarifoğlu,  “gelin gülle başlayalım atalara uyarak  / baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine” diyen Sezai Karakoç’la aynı noktadır. Atalara uymak, ataların yolunda olmak geleneği işaret etse de basit bir takip değildir bu. Atalar kültü, derin bir geçmişi, manevi bir davayı da işaret eder. “Gül” remzi, bu manevi boyutun sembolüdür. Bu yol, çetindir. Belâya “belî-evet” demek olan bu yolda sabitkadem olmak herkesin harcı değildir. Bu yola azıksız çıkılmaz. “Hâli kuşanan erler”in erebileceği bu menzil, zor fakat güzeldir.
ey Zarif sen de ata yoluna meylettin
korkarım bin bir belaya dayanmaz sıkletin” 
Zarifoğlu, varlığı yorumlarken onların görsel özelliklerinden derunî boyutlarına geçmeyi çok sever. Bu, varolanı doğru anlamlandırma gayretidir. Eşyanın tabiatını hakikat aynasında tartan şair, derunî olanı dışa hâkim kılar. Hakikat aynasındaki görüntüler, şairin şahidi olur. Çoğalan kesretin “aydınlık vahdete” dönüşümü bu bilinçle mümkün olur.
 “ve yalnız değilim
içimdeki bin görüntü çoğaltıyor aydınlığımı
birbirine benzer bin bakış dengeliyor teni
kuştur çocuktur kayadır ovadır”
Zarifoğlu,  bazen sehl-i mümteni diyebileceğimiz basitlikte şiir söyler. Bu söyleyişlerin gizlediği mana, her şeyin yerli yerinde anlaşılması bağlamında dikkat çekicidir. Zarifoğlu, eşyanın künhüne varınca hakikati bir bebek diliyle ifade etmeyi yeğler:
“bir bebek susar nihayet
sezer de ağaçların otların
topraktan çıktığını”
“Ağartı”, Zarifoğlu’nun hayata bakışını resmeden ilginç şiirlerden biridir. “Kaygı”nın insan ruhundaki yansımasını dile getiren şair, baba-çocuk-hayat üçlemesinde varlığın nicel tarafı ile nitel tarafını sorgular. Sıradanlaşan insanın günlük yoruluşundaki gayesiz meşguliyet, Onu düş dünyasına sevk ediyor. “Kaygının gözevlerinde bağırması” işin vahametini göstermesi bakımından enteresan bir motiftir:
“sevgililer yüzüne karşılık geldim
kaygı bağırdı gözevlerimde
günlerin yamanan yıldızlar
ve üzülen gökkuşaklarıyla
doluluğundan söz ediliyor
evlerde çocuklar arşınlanıyor
ve alkışlıyor babalar
ki tütün başında
ekmek başında kabir başında”
İnsanoğlu, iaşe peşinde koşarken hakikati unutuverir. Fani olan bu dünyanın bir imtihan olduğu gerçeğiyle yüzleşmek insana daima zor gelmiştir. Bu yüzden rızk peşinde koşarken nefs peşinde koşmanın farkına varmayan insan, gerçeği kaydeder. İşte o zaman çocuk/nesil de kaybedilir. Onun nicel büyümesi alkış nedeni iken nitel büyüme, ruh ve kalp sağlığı tamamen göz ardı edilmiş olur. Babalar, efkârla sigaralarına sarılırken ekmek başında fabrika düdüğünde tutuklu kalmışlardır. “Kabir başında tutulan alkış/kargış” sadece bir âdetin yerine getirilişidir artık.
Zarifoğlu, çağın kayıp insanlarını görüp ürperir. Onun bütün kaygısı “insandır. Ancak bunu ifade etmede yetersiz kaldığını sanır. Bu kifayetsizliği söyle ifade eder:
“noktanın sonuna kadar
bir sinir bir can yanmasıyla
bir parçamı
bir demir mengeneye
koyup sıkmak istiyorum mu nedir
dilimi”
Epigrafta verdiğimiz, “zaman hızlı / kendimizi geçmeliyiz ilkin / ve şiire yetişmeliyiz” kaygısı, mengeneye konulmuş canın imdat çığlığı olarak okunmalıdır. Zarifoğlu, insanlık trajedisini gördükçe kaygılanır ve canı yanar. Şiirlerinde, bu trajik boyut mısralara birer çığlık olarak yansır. Zaman, tükenen değer ve biz gerçekten çok yavaşız. Kendimizi geçmek ve şiire/güzele yetişmek asli gaye olmalı. İfadenin nahifliği, imgesel boyutu zihnin sınırlarını zorlayacak niteliktedir.
Doğu- Batı çatışmasında kendini “şarklı” olarak tanımlayan Zarifoğlu, Batı’nın vicdansız ve maddi diktası karşısına Doğu’nun “rahmani eri” olarak dikilir:
“hem şarklıyım ben
gövdem yara dolu”
Batı, acımasızdır. Doğu, acının kalbi… Zarifoğlu, bu gerçeği ifade ederken “yara” motifini kullanır. Biz doğulular, gördüklerimizi değerlendirirken “vicdan terazisini” kullanırız, hâlbuki batının tek terazisi “menfaattir.” Bu söyleyiş, bir karşı duruşu temsil etmektir.
“Yontum yonttum taş bitti sen çıkmadın
Yanıldım avrupalanmakla çün bizde”
Zarifoğlu, yanılgının “avrupalılaşmak” olduğunun farkındadır. Ve batı gömleğinin bize uymadığını bilir. Yontulan taş, içimiz değilse içinden hakikat çıkmaz. Atalara meyletmenin hikmeti, doğru olanı bulmaktır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SAVAŞ EDEBİYATINA ZEYL III / Şeref Akbaba
DİRİLİŞ / Abdullah Ömer Yavuz
ARİFİYE İSTASYONU / Fahri Tuna
NOKSAN / Fatih Topaloğlu
EL YAZMASI HÜZÜN / Necip Fazıl Akkoç
Tümünü Göster