İKİNİN PEŞİNE DÜŞMEK

223
Görüntüleme

Ne zaman iki olacak?
Bir tane var elinizde, bir adım atmışsınız daha, bir selam vermişsiniz…
Bir satır yazmışsınız, bir kat çıkmışsınız,  bir tepe aşmışsınız…
Bir pencere açmışsınız, bir kapı aralamışsınız, bir kez el uzatıp kaldırmışsınız düşeni…
Çok çeşitli mekânlarda ve mevzularda düşüp kalkmışsınız, peki, şimdi düştüğünüz yerden ne zaman kalkacaksınız, ne zaman iki olacak? Günlerin peş peşe gelişi gibi, saatlerin ardı ardına akışı gibi bir doğallıkla ne zaman inandıklarınızı ve isteklerinizi yaşar, iyiliklerinizi yapar hale geleceksiniz? Ben de ne diyorum ya? Hangi meleke halini almış doğallıktan söz ediyorum? Siz daha ikinin kapısındaydınız. O kapıyı ne zaman çalacağınızdan, o adımı ne zaman atacağınızdan bahsediyorduk.  Evet, bir, en zoru ise de, kesintiye uğradığında, iki de bir kadar zordur.
Belki de daha yolun başındaki rehavettir iki. Nasılsa bir kez yaptınız, yapamayacağınıza dair korkunuz kalmadı, yapabileceğinizden de emin oldunuz. Yani muktedir ve yetenekli gördünüz kendinizi. Garantilemiş gibisiniz bir şeyleri ya, öyleyse sorun yok. Ne zaman isterseniz ikiyi de yapabilirsiniz. Hadi ihmal edeceğiniz yeteneğinizin ve gücünüzün de başına bir şey gelmemiş (Sizi, körelmeden hep bekler mi? Bilmiyorum. ) olsun.
Ama yine de, “İki’’ yolun başı demektir, gerisin geri dönmeye, gerilemeye en müsait yerdir. Odanın alt başı, kapı dibidir, liyakatiniz olmadığından ve yeterince ciddiyetiniz görülmediğinden kapı dışarı edilmeye en yakın olduğunuz yer.
O iş, o vasıf, o şey ne ise, onunla nitelenmeye yetmeyecek kadar da azdır “bir’’. Bazen azdan da azdır, hiç gibidir. Bir kez kenarından geçtiğiniz yolun, her gün, sabah ve akşam geçen yolcularından biri gibi sayılmanız (Sizi bu kategoriye yanlışlıkla alabilirler ancak.) nasıl mümkün olur? Sanki siz, herhangi bir yol gibi geçtiniz bir kez, oysa her gün geçenler kendilerine yol edinmişler o yolu. Kaldırımların taşlarını ezberlemişler, yolun kıvrımlarını, bulvarın ağaçlarını, yakınlarındaki evleri, bahçe duvarlarından sarkan sarmaşıkları, o saatte o yoldan geçenleri. Bu kadar mı? Evlerle arkadaş olmuşlardır, dükkânlarla, mağazalarla, plazalarla, parklarla; onların renkleriyle, duruşlarıyla arkadaş olmuşlardır. Atan renklerinden, değişen tabelalarından, zinciri kopan salıncaktan, üstüne yazılar yazılmış banktan haberleri vardır. Evlerin balkonlarından, pencerelerinden tanıdık başlar uzanır, rüzgârda tanıdık perdeler uçuşur ve tanıdık saksılardan tanıdık çiçekler bakar. Bulvarın ağaçlarını bahçelerindeki ağaçlar kadar tanımışlardır. Dökülenden, ekilenden haberleri vardır. Sonbaharın bütün tonlarına yapraklarla beraber uğramışlardır. Yeşilden sarıya, kahverengiden, kızıla… Baharın filizlerini çiğ damlalarıyla karşılamışlardır dikkatli bir heyecanla eğilip üzerlerine. Bir uğurböceği konmuştur ellerine, bir beyaz kelebek uçuşmuştur önlerinde. Bir-iki adım koşmuşlar mıdır daha yakından görebilmek için? Kim bilir? Şu yokuş yukarı yol, gözlerinde büyümüş müdür yine? Bir tavşan koşmuş mudur önlerinde, onlardan önce tepeye? İnişine, çıkışına, rengine, havasına; yani, o yolun inceliklerine adım adım vakıftırlar ve ancak ondan sonra “o yolun yolcusu’’ denilmiştir onlara. Çevresinden daha çok, uzayan-kıvrılan yola bakanlar da olmuştur. Bunlar başlarını eğip yola baktıklarından, nazarlarını ve fikirlerini sadece yola hasrettiklerinden, sade yol ve yine sade yol vardır onlar için. Onlar da adımladıkları yolun ve yolcunun (kendileri) inceliklerine daha derin bir tanıktırlar. Bu yol sevdalısı tanıklara yollar tanıktır.
Şimdi siz bir kez geçmekle ne kadar onlardan sayabilirsiniz kendinizi? İyice bir düşünün. Yoldan size kalan ne? Yola kattıklarınız, yolun size kattıkları ne?
 Hem galiba, o işin aurasına kapılmanıza ve onu yaymanıza daha var.
O havaya girmiş, o ruhu taşımış ve onunla tanışmış olsanız zaten “bir’’de bırakamazdınız. O sizi alır giderdi, götürürdü gittiği yere. Gizeminin peşinden sürürdü. Bir daha o havayı soluyabilmek için seve seve giderdiniz ardından. Her kaybettiğinizde yolunu gözlerdiniz: “Ne zaman iki olacak,’’ diye “ne zaman iki?’’
Evet,
Bir’in peşine düştüğünüz istek ve iştiyakla, “iki’’nin peşine de düşmeniz gerekiyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

MALUMAT / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXV / Şiraze
SEN DE TOZLU YAŞASANA / Kâmil Eşfak Berki
UYANIŞ / Nurullah Genç
İKİNİN PEŞİNE DÜŞMEK / Semra Saraç
Tümünü Göster