ÖZDENÖREN’İN “KENT” MUHASEBESİ

153
Görüntüleme

“Kent hayatı, insanın, insanî macerasının somutlaşmış halidir.”
Rasim Özdenören
Medenî hayatı temsil eden “şehir”den, kaos üreten “kent”e taşındığımızdan beri “biz” olmaktan çıktık. Kent, küreselleşen ve sekülerleşen bireyin bakış açısıyla bütün büyüsünü yitirdiği modern zamanları yaşıyor. Çiçek açan şehrin, materyalist etkiyle kirlenen ve kirleten bir mekâna dönüşümü, insanî maceranın sürüklendiği sonu özetler niteliktedir.
Kadim şehirlerin ihtiva ettiği kimlik, “mana ile suret”in teşekkülünden ibaretti. Bu buluşma, estetik idrakin özetiydi. Hâlbuki bugün maddeci bireyin yıkıcı felsefesi hâkim kente. Şehir, inançlar manzumesinin sembolü iken; kent mirasyedi bir neslin reddiyesidir.  İnsanlığın uzun ve sarsıcı hayat hikâyesi şehrin bütün hücrelerinde yaşarken, kent izbe sokakların inkârını ikrardan başka bir şeyi ifade etmiyor.
Şehir vahdeti, kent kesreti önceler. Müslüman kimliğin inşa ettiği şehir, hayat ve hakikati tasvir ederken; kent yalnızlaşan bireyin trajik hayatını özetler. İslam, şehri medenî hayatın vazgeçilmez unsuru olarak görür. Bu yüzden şehir, ‘Medine’dir. Ensar’ın ve Muhacir’in sevgiyle inşa ettiği şerefli mekândır. Hayatın gürül gürül aktığı, nesnenin estetik boyut  kazandığı, öznenin “hikmet”le baktığı bir yerdir. 
Bedîî tecrübe Müslümana Bağdat’ı, Şam’ı, Semerkand’ı, Endülüs’ü ve İstanbul’u hediye etmiştir. Şehir, islamî hayat telakisiyle vücut bulurken nakış nakış, sokak sokak O’nu hatırlatan bir terkibin sonsuz cümlelerini taşımaktaydı. Şehir, bir “küll”ün ifadesiydi. Servisiz ve çınarsız bir mimarî yoktu. Sinan’ın cümle asarında estetik mimariyi tamamlayan çınarlar, şehir panoramasında en az minare kadar ince bir mana taşırdı. Taşın güzelliği kadar, hattın ve çininin desenleri de önemsenirdi.
Rasim Özdenören’in “Kent İlişkileri” kitabını okurken şehir ve kent kavramlarını, günlük hayatı, hayatın girift bilmecelerini yeniden düşünmek gerekiyor. Özdenören’in dikkatini yoğunlaştırdığı ilk şey “modern hayat”ın kente getirdiği “ iletişimsizliktir”: Modern hayat, hiç bilmediğiniz bir kentte, dünyanın en büyük kentinde bile olsanız, hiç kimseyle konuşma ihtiyacını hissettirmeden, gündelik işinizi kendi kendinize yapmanızı sağlıyor. Yeter ki, sizin yerinize konuşmanın işlevini yerine getirebilecek parasal tedarikinizi hazırlamış olun”
Evet, modern hayatın temsil ettiği iletişim tipi budur. Sizin yerinize konuşan para… Para, önce benliği sonra insanlığı vurdu. Maharetli bir tetikçiydi, bakkalı vurunca bütün mahalenin öleceğini bilirdi. Kıraathanede bir çay bahanesiyle buluşan munis insanın dert ve keder paylaşımı bitmiş, kredi kartının limitiyle kıymet-i harbiye taşıyan “küçük insan”ın dünyasına girmişiz…
Özdenören kendisine gönderilen bir Paris kartpostalını incelerken önemsiz ayrıntı gibi duran arka fona yoğunlaşır. Arka fondaki görüntü, hayatın sığlığını ele veren yegane unsurdur: “ güneşlikler plastik, kaldırım taşları plastik, sandalyeler, masalar öyle, şişeler plastik, pizzacıların duvarı, çatısı, görünen her şey plastik, ağaçlar da böyle bir ortamda plastikleşmiş görünüyor…”  Lam’ı cim’i yok, kentin “naylon insanı”yız artık. Modern hayatın sürüklediği bizler, bu kirli nehrin bir parçası olmaktan uzak değilsek, özne olma vasfını yitirmiş birer nesneyiz.
“Cahit’in Maraş’ı ya da ya Maraş yoksa!” başlığı altında Özdenören, eski şehirle yeni kent olgusu bağlamında Zarifoğlu’nun tasvir ettiği Maraş ile günümüz Maraş’ını söyle anlatır: “Şimdi, hiçbir ayrıntı bana aşina gelmiyor. Muazzam apartman binaları, iri kütleler halinde yan yana sıralanmış gidiyor.  Ön kısımdaki küçük yeşil alan, hiçbir özellik taşımıyor. Her yerde rastlanabilecek türden bir yeşil alancık… Hâlbuki Cahit’in ve benim otuzbeşbinlik o zamanki Maraş’ımızda Kale’den elliye yakın minare sayardık. Şimdi, kentin yeni meydana gelmiş kesiminde herhangi bir minare görünmüyor…”
Maharet ve marifet… Galiba yitirdiğimiz değer yargılarımızın ne olduğunu anlatan iki önemli kavram… Marifetsiz maharetlerin inşa ettiği her şey gibi kent de sorunludur. Özdenören, değişen Maraş manzarasını şu ifadelerle tamamlıyor: “Maraş’ı Maraş yapan ruhu görmenin imkânı yok artık.  Bir kente ruhunu veren onun yalnızca binaları değil, o binalarla birlikte kentin tüm mimarisine anlam katan, babalarının dükkânına sefer taslarıyla yemek taşıyan çocukların görüntüsüdür…”
Şehri kaybetmek… Kimliğini ve kişiliğini kaybeden “küçük insan” şehri çoktan kaybetti.  Zira cisimler ruha mekân omlarından dolayı saygıya layıktırlar, varlık özündeki “hikmet” dolayısıyla şerefli ve yüce olur. Mazisine reddiye okuyan modern insan, atisini yitirdiğini fark etmiyor bile.
Özdenören, kent hayatının “modern bir makas” tarafından yine “modern bir bakışın” buyruğuyla şekillendirildiğini ifade eder. Hakikatte öyle değil midir? Yolda giderken, bir bankta otururken etrafı seyredin. Aynı boyda kesilmiş ağaçlar, sıralanmış çiçek tarhları, mevsimsel peyzaj düzenlemeleri… Sizi bilmem ama ben buna, “şehri hizaya getirmek” diyorum. Ve nihayetinde kent, şehrin hizaya getirilmiş hali değil midir?
Özdenören’in Ankara’yı anlatırken çizdiği tablo içler acısıdır: “ Kendinden, kendi tarihinden bağını koparmış, ruhsuz, kavissiz, kemersiz, kişiliksiz bir beton ve asfalt yığını. İnsana tarihsizliğin ve kültürsüzlüğün mahcubiyetini her an yüzüne vuran ve kimlerin şenlendirdiği belli olmayan ve bilinçle inşa edilmiş bir ruhsuz harabe…” Bu satırları okurken Tanpınar’ın Beş Şehri’ndeki Ankara’yı anımsıyor insan…  Tarihi, kültürel dokusu, sesi, musikisi ile bir terkip olan Ankara’yı…
Özdenören yozlaşan hayatı sadece kente mal etmez. Ona göre asıl suçlu insandır. “Hayır, yozlaşma kentli olmaya veya bedeviliğe özgü bir olay olarak görmemeli: olay, insana özgüdür. Ama bu olayı hızlandıran veya yavaşlatan bir faktör olarak görülebilir.” Kent, sefaletle sefahatin birlikte yaşadığı bir yerdir.
Şehrin cömert terkibinden kentin dar ve kısır sokaklarına hicret edince “ölü doğmuş kentlerin” puslu havasında kaybettik kendimizi. Şimdilerde bilinmeyen bir zayi ilanı gibi tanımsız ve tarifsiz bir kalabalıktan başka bir şey değiliz.
Özdenören, burnu daima yukarıya kalk “küçük insan”ın inşa ettiği kentlerin ruhsuzluğunu yine bu küçük insan tipinin gurur ve kibrine bağlar. Akıldan başka rehberi olmayan insanın inşa ettiği kent, ruhsuz ve marifetsizdir. Soğuktur, bencil ve acımasızdır… Varoşları, trajik hayatın canlı sahneleridir.
Şehrin şiirini yazamayanlar kentin ağıtlarını dinlemeye mecburdur…   

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

MALUMAT / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXV / Şiraze
SEN DE TOZLU YAŞASANA / Kâmil Eşfak Berki
UYANIŞ / Nurullah Genç
İKİNİN PEŞİNE DÜŞMEK / Semra Saraç
Tümünü Göster