HÂL

     Hâlin, insan indinde bulunduğu hâlle mütenasip olması tabii bir hâldir. Ne demek bu şimdi, bundan daha tabii ne olabilir?
     Kazın ayağı böyle değil! Tam tersine, aslında içinde bulunduğumuz hâlin aksini izhar ettiğimiz müddetçe daha iyisini sergilememiz icap edecek. Kederli olunduğu vakit, bunu gizlemenin erdemine ulaşanlar ya da sevinçli olduğunda en azından sevincini gizleyenler, söz konusu ettiğimiz tespite medar olanlardır mesela.
     Yoksa herkesin zaten harcı değil midir bunu olduğu gibi ve de aynen yansıtmak? Bu yüzden ‘’Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.’’ mısraını döktüren şair, sadece söz oyunu yapmamaktadır. Bununla birlikte, bahse konu ettiğimiz hâli de izhar etmektedir. Gülünecek hâle ağlamak, ağlanacak hâle gülmek, bu sırra mazhar olanlara nasip oluyor. Belki deliliğin esbab-ı mucibesi gibi görülebilir, ama öyle değil. Gerçi deliyle dahi arasında ince bir sınır görülse de bu, akledenlerin marifetinden başkası değil.
     Akledenler, salt bilgiyle mücehhez bir donanımla hareket etmezler. Bilginin insanı yolda bıraktığını, onlar anlar. Bilginin, mutlak hakikate ulaşmada bir rolü olduğu hakkındaki yaygın kanaate itiraz etmek, akledenlerin önde gelen vasıflarından. Yaygın kanaat, onlar indinde bir faraziyeden farksızdır çünkü.
     Kudema; anlayış, feraset, basiret göstermeyi lisan-ı hâl diye tarif ederdi. Hâlin açıklanması manasını tazammun eden lisan-ı hâl; kal cihetinden sıyrılıp hâl’e terfi etmenin de adıydı aynı zamanda. ‘Ne varsa âlemde kıl u kal imiş.’ demenin ve buna mukabil hâli öncelemenin adıydı lisan-ı hâl.
     ‘Acıyı bal eylemek’, benzer bir durumu işaret ediyor. ‘’Hak şerleri hayr eyler/ Neylerse güzel eyler.’’ düsturunu ayakta tutmanın yolu, hâli olduğu gibi değil; olması gerektiği gibi yansıtmaktan geçiyor. Buna muttali olanlar, her menfi hâlden müspet yolu çiziyor.
     Hâlin aksini izhar, iki yüzlülük değil; aksine, olandan olması gerekene atılan bir adımdır. Burayla yetinmemek, oraya yönelmektir. Burayla ora arasındaki ayırımı hakkıyla göstermektir. Şimdi ve buranın iğvasına, cazibesine kapılmayanlar, oranın satvetine uyanlardır.
     Hikmet pınarından susuzluğunu giderenler, ‘Dışı seni, içi beni yakar.’ demekle; hayatın, ebedi hayatla mündemiç olduğuna muknîdirler. Dış ve iç nedir, diye merak edersen ey dost; önce kendine, sonra dışarıya nazar atmakla bu sırra yaklaşabilirsin. Çünkü her an şe’nde olanın sana nazar attığını unutmayasın!
     İç ve dışı seyre dalmak, bura ve orayı rasat etmekle mümkün ve sınırlıdır. Seyre dalmak, edilgen değil; aktif bir sürecin nihai noktasıdır. Merakın varacağı zirve, işte bu noktada her şeyin zahirde olduğu gibi durmadığını fark eder. Bununla kalmaz, zahire muttali olmanın anlamsızlığını, beyhudeliğini de keşfe dalar. Bu yüzden her hâlden bir hikmet çıkarmak; ağlarken gülmenin ya da gülerken ağlamanın fevkine ermek gerektiğini bilendir salik.
     Olan bitene yan gözle bakmayı düstur edinmenin, deliliğe yakın bir hâlet olduğunu söylemek yanlış değil. Ne var ki delilikle hikmet arasında da saydam bir görüntünün olduğunu kim inkâr edebilir? ‘Deliliğe Övgü’nün yazarına bakılırsa, bunda garipsenecek durum yok; tam tersine övgüye mazhar bir durumun varlığı, kendini iyiden iyiye gösteriyor.
     Hâlden anlamak; varlığa başka pencereden bakmakla, o kapıyı aralamakla mümkün. Ancak bu hâlle işler hâl yoluna giriyor, acıyı bal hâline getiriyor. 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

MALUMAT / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -84 / Şiraze
SEN DE TOZLU YAŞASANA / Kâmil Eşfak Berki
UYANIŞ / Nurullah Genç
İKİNİN PEŞİNE DÜŞMEK / Semra Saraç
Tümünü Göster