Turan Koç’la Edebiyat Üzerine

Sizi, daha çok Edebiyat ve Diriliş dergilerinde yayımladığınız şiirlerle ve şiir kitaplarınızla tanıyoruz. Bu arada, zaman zaman şiirle ilgili yazılar ve felsefi denemeler de yazdınız. Şiirle felsefe arasında nasıl bir ilişki söz konusu? Birbirini etkiliyor mu felsefe ile şiir?

Çok iyi bilindiği gibi, din ve şiire göre felsefenin yaşı henüz çok küçüktür.
Dolayısıyla, eğer şiir ve felsefe arasındaki ilişkiden söz etmek gerekirse, bu ilişkinin geçmişinin hiç de uzak olmadığını (2000 küsür yıl olduğunu) biliyoruz. Öte yandan, şiir için pek yerinde olmasa da, felsefe için, rahatlık, “Hangi felsefe?” sorusunu sorabiliriz. Realizm, idealizm, mantıksal atomculuk… gibi felsefi akım ve yaklaşımları göz önüne getirecek olursak, bu akım ve yaklaşımlar için söz konusu olan sorgulama ve temellendirme denemelerini, aynı ölçü ve ağırlıkta şiire taşımak mümkün değildir. Kısaca, sorunuzla gündeme getirilmek istenen ilişkinin hangi felsefeyle kurulduğu ya da kurulmak istendiği sorusuyla karşı karşıya geliyoruz. Sözgelimi, varoluşçuluk açısından, felsefe ile şiir arasında belli bir alış veriş olduğunu, öyle sanıyorum ki daha rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Ama, öyle felsefi yaklaşımlar da var ki, bunlar, ağırlıklı olarak, mantıki tahlil, temellendirme ve sorgulama yöntemine dayanırlar. Şimdi, büyük ölçüde buluş ve bulunuşun sevinç ya da sızısını terennüm eden şiire böyle bir araştırma görevini yüklemek, onun altından kalkacağı bir iş değildir Öyle olunca, sözünü ettiğimiz böyle bir felsefeyle şiir arasındaki ilişki de, kanaatimce, biraz mesafeli kalır. Bununla birlikte, felsefenin sorduğu soruların şiiri asla ilgilendirmediği de söylenemez.
Burada hatırlanmasında yarar gördüğüm bir başka husus da, hem şiirin, hem de felsefenin dille iş görmüş olmaları olgusudur. İşte tam bu noktada, bunların dili nasıl kullandıkları sorusuyla karşı karşıya geliyoruz. Felsefenin büyük ölçüde tahlile dayalı yaklaşımı ile şiirin terkibi esas alan yaklaşımı arasındaki farkı kavramak, bunlar arasındaki ilişkiyi kavramanın en iyi yollarından biridir, diye düşünüyorum (“en iyi yollar” tabiri, analitik açıdan yanlış bir kullanım, nasıl söyleyeyim?).

İlk şiir kitabınız “Kan Gibi Vakte Düşen” arkasından “Fetret Zamanları” sonra ara dönemde topladınız tüm şiirlerinizi. ”Edebiyat” dergisindeki ince ve hassas çizgi bugün de devam ediyor mu? “Ara dönem” demekle neyi kastediyorsunuz? Yoksa şiire verdiğiniz “ara dönem” mi? Felsefenin sizi edebiyattan daha çok uzaklaştırdığını söyleyebilir miyiz? Felsefeci şairlerden bahsedebilir misiniz?

Bana fazla yüklendiniz gibi geliyor; ama cevaplandırmaya çalışayım: “Edebiyat’ taki ince ve, hassas çizgiye yönelik soru, benimle doğrudan ilgili görünmüyor. Benimle ilgili ise, iltifat ettiğinize hamlederim ve daha da incelerek devam ettiğimi söylerim. Dilerim, böyle söylemekle edep sınırını aşmış olmuyorum. “Ara dönem” tamlamasının “fetret zamanları” nı çağrıştıracağını ummuştum. itiraf edeyim ki öyle olmadı; en azından, benim böyle bir izlenimim var. Tabii, “fetret zamanları” ile, bu adı taşıyan kitabımı kastetmiyorum. Yaşadığımız, tecrübemize açık olgu ve olayların benim/bizim hayatımızdaki izdüşümleri, demek istiyorum.
Şiire ara vermiş görülüyorum; bu doğru ve bundan büyük bir üzüntü duyuyorum. Benim açımdan bakınca, ben görünüyorum; büyük ölçüde okuyorum. Felsefenin beni edebiyattan uzaklaştırıp uzaklaştırmadığı sorusuna gelince, ne olduysa, ne oluyorsa hep benden kaynaklanmaktadır.. Felsefenin burada hiçbir kabahati yok. “Felsefeci şairlerden bahseder misiniz” sorunuzla da, aslında, bir önceki sorunuzu geri almış oluyorsunuz. Burada size teşekkür etmem gerekir. Felsefe de, şiir de insanoğlunun çok derin, köklü ilgi ve sorularının buluşmalarının ürünüdür, diye düşünüyorum. Felsefeyi geniş anlamda alır, ve “hikmet sevgisi”ni göz önünde bulundurarak konuşacak olursak, her şair biraz filozoftur, yani hizmeti severiz.

Edebiyat ve şiir sevgisi olan bazı gençler şiirde ölçü ve kafiyeye özellikle önem veriyorlar. Ölçü ve kafiyeye sizin pek önem vermediğiniz söyleniyor. Bu konuda neler söylersiniz?

Şiirlerimde ölçü ve kafiye bulunmadığı şeklindeki bir görüş benim şiirimin hakkını vermekten uzaktır. Doğrusu, şiirlerimi parmak hesabıyla yazmıyorum; ama şiirimin söyleniş tarzı ve söz diziminin yapısında ayrılmayan, bu arada dizelerdeki vurgu ve tonlamaya eşlik eden bir kafiyenin bulunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kaldı ki, şiirde , ölçü ve kafiyeden önce ritm önemlidir. Bir şiirin bütününü yürüten, veya şiiri başından sonuna etkisi altına almış bir ritm olmadıkça, kafiye başlı başına hiçbir şey yapamaz. Hatta şu da söylenebilir: Kafiye bazı durumlarda şiiri boğabilir de.
Ben, kendi adıma, şiirimin kendi akışı içinde ve şiire yük olmayacak şekilde, şirin kendi olağan sesini aşmayacak ölçüde kafiye kullandığıma inanıyorum.

Aruz ile hece veznini karşılaştırabilir misiniz?

Ne hece vezni , ne de aruz başlı başına bir şiiri şiir kılmaya yeterlidir. Has ve halis şirin ne olduğu söz konusu olduğunda, bunlar, en sonu bir “teknik” olarak kalmak durumundadır. Şüphesiz, şiir, özü bakımından,
her şeyden önce sese dayanır, ve tarihte de kendisini hep sesle duyurmuştur, bunun için de sesin üstlenebileceği imkanlardan yararlanmıştır. Ülkemizde hece ya da aruz ölçüsünü savunanların temel iddialarının arka planında, şiiri şiir olarak okumak ve anlamaktan çok, büyük ölçüde, ideolojik yaklaşımın bulunduğunu düşünüyorum. Pratikte bu tür şiirlerin yazılmamasının gerisinde çok daha başka nedenlerin yattığının da farkındayım (ses ve kelamın eski önem ve ağırlığını yitirmesi, görsel olanın önce çıkması, aydınlanma mantığı ve söyleminin etkili olması vs.) Kendi şiir tecrübemiz açsından bakıldığında, insanımızın ses algısının hem aruz, hem de hecenin sağladığı söyleşi tarzına sonuna kadar açık olduğunu görüyoruz. Hece de aruz da serbest şiir denen nazım şekli de Türkçe’ dir. Gerçek şiir söz konusu olduğunda, bu tür ayrımların zihni ya da bilgi düzeyinde bir ayırım olduğunu düşünüyorum. Şiilerde, ikisinin de büyük ölçüde ve fiilen bir kenara itilmiş olması, asla, onların terbiyesinden bütünüyle koptuğumuz anlamına gelmez.

Şiir çevirileriniz olduğunu biliyoruz. Bu konuda birçok farklı görüş var. Sizce şiir çevirisi yapılabilir mi, ve yapılırken nelere dikkat etmek gerekir?

Şiirde “söyleyiş” ile “söyleneni birbirinden ayırmak, imkansız denecek ölçüde güçtür. Bu durum, çok iyi bilindiği üzere, “öz-biçim ayrışmazlığı” şeklinde dile getirilir. Kısaca, en uygun sözcüklerle mükemmel bir nazm’a bürünmüş olan herhangi bir durum, duyuş, bulunuş, olay ve hatta düşüncenin (en iyisi bunların hepsi birden) anlatımını, başka bir anlatım düzeyine taşıyarak, o şekilde anlatmak mümkün değildir. Şiirin bu özelliği, onun hiçbir sözcüğünün yerinden oynatılamayacağı anlamına gelir. Bu bakımdan, bir şiir yazıldığı dilde bile bir başka şekilde ifade etmeye kalkışmak, veya okullarımızda öğretildiği tarzda, düzyazıya çevirmek, onu berbat etmek demektir.
Bu açıdan bakıldığında, şiir çevirisi, özgün şiirin zorunlu olarak tahrifi (tahribi değil) anlamına gelir. Doğrusu, her dilsel ifade için olduğu gibi, özellikle şiir için de, gramatik anlamın yanında, bir de okuyana açık olan bireysel, varoluşsal semantik alan dediğimiz anlam alanı vardır. Şiir çevirisinde esas alınan/gözetilen şey, daha çok gramatik anlam alanıyla ilgili olan ve “evrensel anlam” denen anlam boyutudur Başarılı bir şiir çevirisinde bu anlam alanının yakalanabildiğini/ yakalanabileceğini düşünüyorum. Çevirisinde şiirin bireysel anlam alanına nüfus etmek, hem özgün şiirin ,hem çevirinin, hem de bizim evrensel insani gerçeklik ve bu gerçekliğe ilişkin tecrübemizin derinliği ya da boyutuyla doğru orantılı olan bir şeydir. Elbette, böyle bir şeyi başarmak, sözgelimi bir felsefe metni çevirisiyle karşılaştırıldığında, çok daha zordur. Tersini düşündüğümüzde, yani şiir çevirmeyi bıraktığımızda daha iyisini mi yapmış olacağız? Tarihte şiir çevirisi yapılmış, ve çevrilmeye de devam edecektir.

İlahiyat Fakültesi’nde felsefe dersleri okuttuğunuzu biliyoruz. Ayrıca, “Din dili” adlı da bir kitap yazdınız. İlahiyat Fakültesi’nde ders veren bir hoca ve hatta bir “ilahiyatçı” olarak, İslam-şiir ilişkisi konusunda neler söyleyebilirsiniz? Çok eskimiş bir söyleyişle, İslam’da şiir var mı?

Bu soruya “bir ilahiyatçı olarak” cevap vermek benim altından kalkamayacağım bir iştir. Eğer burada söyleyeceklerim bir ”cevap” kabul edilirse, bunun, şiir yazan bir müslümanın konuya bireysel yaklaşımı olarak görülmesi daha yerinde ve isabetli olur diye düşünüyorum. Çok iyi bilindiği gibi eslaf gazel, kaside, na’t; yani şiir söylemiş/yazmıştır. Şeyh Galib’in izinden giderek söyleyecek olursak, Kur’an’ın i’cazını bile şiire dayanarak anlamak durumundayız. Müslüman, veya hatta daha genel olarak dindar bir insan şiir söylemeyecekse, başka kim söyleyecek? İnsan dindar ve/veya şair olur diye düşünüyorum. Daha açık bir ifadeyle, şairin dünyası, dindarlığa, bana öyle geliyor ki, daha yakın duruyor. Dahası, sanatsız bir dinin dilsiz kalacağını düşünüyorum. Ve işte tam bu yüzden, şiir okuyanları ve yazanları seviyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Özgürlük ve Yarın / Ay Vakti
Kudüs / Özcan Ünlü
Turan Koç’la Edebiyat Üzerine / Recep Garip
Çember / Adem Turan
Rüya İntiharı / Cafer Keklikçi
Tümünü Göster