Şiirin Resmi Yahut Bir Leyla Düşü

Bir şiirin verdiği heyecanın etkisinde kalmak. Bu ne demektir? Taşın aklığına, katılığına ihtişam veren heykeltıraşın sanatına hayran kalırız. Mermeri canlandırmıştır. Ona şiir katmıştır. Venüs’ün mermerde kalbi çarpmaktadır. Yani hayatı, yani şiiri katmıştır.
Şair başkalarına hesap verme korkaklığına düşmemelidir. Kötü yumruk çabuk iner derler. Yoksa boşu boşuna harcanmış mumdan, alçıdan yapılmış maskeden, anıt maketinden farkı kalmaz şiirlerinin. Burada söylemek istediğim söylenene kulak asmamak, haberle etkilenmemiş, yalnız, sessiz kalmak anlamında kalmak değil. Bunlar elbette olacak. Önemli olan kendi kendisi olabilmek. Çabasının yeknesaklığından kurtulmak için okumaya, konuşmaya, özellikle de dinlemeye ihtiyacı vardır. Ama onların hizmetine sığınmamak şartıyla.
Şiir birkaç dakikada bitebilir. Ama birkaç dakikada ortaya çıktığını sandığımız şiir sonsuz, çeşitsiz, sonuçsuz elzemliğini gerektirir. Her gün şiirine boyun eğer şair, düşünür ve sevinç duyar. Şiir ortaya çıkınca bu sevinç doruk noktasına ulaşır. Ve daha dün, gün içinde çeşitli izlenimlerin eritmiş olduğu acıyı da bir kez daha duyar. Şair şiirine der ki; günün ve gecenin hangi saatinde bana ihtiyaç duyarsanız “el edin” hemen hayatım emrinizdedir. Çağırır ve kalbinden mermi yemiş gibi olur. Şairin içinde bir yer vardır ki, aklını hiç yaklaştırmaz oraya. Bu yer şairin yuvasıdır. Hatıraların yaşadığı yer. “Hatıralar annesi sevgililer sultanı”. Beni daha çok sevdiği zaman var mıydı? Olup biteni bilmekle bilmemek arası. Buz tutmayı unutan su. Bir küçük cümlede aklın erişemeyeceği anlamı ararken, ruhun en derin yanlarını mantığın bütün yardımlarından uzak bırakmaktan; o sesin karanlık koridorundan, karanlık süzgecinden geçerken garip bir esriklik duyuyor gibi oluyor. Bu cümlelerin tatlılığı altında sızılı olan, belki gizliden gizliye de yatıştırılmamış, dinmemiş olan ne varsa hepsinin farkına varmaya başlar. Bu bir maziye dalıştır. Başlangıçta şiddetli ve anlaşılmamış darbe gibi. Rüzgar fırtınaya dönüşecek, kasırga ortalığı kasıp kavuracak. Kolaçan etmek, sıkı durup dayanmak gerekecek.
Şair yıkılmak üzere olan duvarın arkasına geçmiş, oradan oraya koşarak duvarı ayakta tutmaya çalışıyor. Onlara, ellerini, ümitsizlik içinde havaya kaldırıp zaman fazlasının nasıl yapılacağını öğretiyor. Maziyi geleceğe bağlama eylemi. Şöyle: “İncecikten yağmur yağar/ çocuklar ıslanır/ bir sancı vardır köyümüzde/ çam ağaçları salınır nazlı, nazlı/ dağ kuytuları besler karıncayı/ sonra iner içimden hecin develeri/ yürür iklimler içre/ çöllere ulaşır/ narin ellerinde bir kadın/ soğuk kekik kokulu/ ayranlar sunar/ ve seller akar caddelere/ insanlar akar/ toprak yeniden devşirir çıkınını”. Şair Recep GARİP doğduğu köy olan Tarsus’un Sanlıca köyüne doğru yola çıkıyor. Ağaçlık yere varmak için bir yol araya araya atını tepelere doğru sürüyor. Önüne gelen ilk çiftlik girişinde, köy yolundan ayrılıp bir yonca tarlasına eşkinle giriyor. Yoncalar yarı bele kadar yükselmiş; bunların sıcak kokusunu zevkle burun deliklerine çekiyor. Her yandan inek böğürtüleri duyuluyor. Atının başını sola çevirip yoldan ayrılıyor. Ağaçların arasındaki bir açıklığa at sürerek, dağ çiçeklerinin bittiği açmalardan geçip, bir pınarın başına geliyor. Yere yüzü koyun uzanıp duru sudan kana, kana içiyor. Başını kaldırıp çevresine bakınca dağın güzelliği başını döndürüyor. İnsan hem şehrin oyunlarına dalıp, hem de bu gibi şeyleri fark edemezdi. Havayı ciğerlerine, manzarayı gözlerine, tarla kuşlarının cıvıltılarını kulaklarına doldururken kendisini şehrin kalabalık caddelerinden, karanlık, izbe sokaklarında, bir odanın dumanlı havasından temiz sabah havasına çıkan berbat oyuncu gibi hissediyor: “aradım sen yoktun şehirde/ yalnız kehribar gözlerin vardı açan güllerde/ darmadağınıktım, yapayalnızdım ey gülüm gel,/ bul beni içimi aydınlat,/ bir şeyler söyle gecenin karanlığı kalksın üstümden/ dilim çözülsün, kalbim söylesin ne varsa/ söylenecek şeylerin en güzelini söylesin/ güllerden, nergislerden bir demet dervişsin/ nerelerdesin, şehirde misin, dağda mısın/ yoksa içimde misin dışımda mısın”. İnsan tabiatın düğmelerini çözmek için didinip duruyor. Daha fazlasının veya hiçin sahibi olmak. Sevgilisinin; ruhunun yüzüne geldiğini hissediyor. Sevmeye başlayalıberi, yalnız ikisinin olan bir ruha sahip olmak öylesine tatlı geliyor ki. O’nun yalnız alışkanlıklarına özenmekte değil, düşüncelerini benimsemekte de derin bir haz duymuştu. Bu düşünceler kendi aklında kökleri olmadığı için ona yalnız aşkını hatırlatıyordu. Aşkı yüzünden yeğ görmüştü onları. O’nun yönetiş tarzını görmek için fırsat araması, bütün görüşlerine vakıf olmanın, bütün zevklerinde onun bir parçası olduğu içinde duymanın tadına varmak içindi. O’nun sevdiği eserlerin, sevdiği yerlerin kendisini ona yaklaştırmakla kazandıkları güzellik, daha güzel olup da kendisine onu hatırlatmayan yerlerin güzelliğinden daha muammalı görünüyor. Onu kaçırmaktan korkunca, bakışı ciddi, bir çocuğun doğallığı ya da konuşacakmış gibi duran antik heykelin gerçekliği karşısında coştuğumuz gibi coşuverdi. O’nunla buluşmasını önüne getiriyordu; onu her zaman seveceği anlamına gelmiyordu bu belki de, ama şimdilik, onu severken, bütün istediği, günün birinde onunla karşılaşmaz olmayacağına inanmaktı.
Burada özgür hissediyordu kendini: “her gün yeni bir aşka tutunmalıydım/ iğde kokuları derlemeliydim rüzgardan/ düşmeliydim her sabah bütün çiçeklere/ keşke bir çiğ tanesi olsaydım bir kelebek belki de/ incire zeytine dimdik duran dağlara kurban olayım/ mevsimin değişen rüzgarlarında”. Burada sürülen hayat ne gerçek hayat diye düşünüyor. Burada yaşayan insanlar yüce ruhlu insanlardır. Yüce ruhluluk da bu dünyada önemli olan, insanı başkalarından ayıran tek şeydir. Yüce ruhlular ve ötekiler: Ben de artık karar verecek, kimi seveceğimi, kimi küçümseyeceğimi iyice kararlaştıracak, ötekilere harcadığım zamanın karşılığı olarak anları ölünceye kadar bir daha bırakmayacak yaşa geldim, diye düşünüyor.

Yine yoksun içimde/ yine bahar kokulu sesin gelir kulaklarıma/ içimi doldurur ayrılık şarkıları/ küheylanım söyle niçindir bu ayrılık/ niçindir söyle ırmaklar çağıldar durur/ sevdalım dönde bak yağmurlara/ doğan güneşe yağan kara/ seni düşünüyorum yalnız seni.”

Bu dizeler varlık çırpınması.Anlıyoruz ki insanın kendisini keşfetmesi için doğayı da keşfetmesi gerekir. Ve sayede insanlar arasındaki farklılıklar azalacaktır. İnsan eşitsizlik, aldatmaca ve alçaklığa dayanan saçma düzeni reddecektir.
İnsan hele bir kendini keşfetsin, kendini tanısın, hemen hemen tümüyle yoksun bırakıldığı hazinelerin, insansal büyüklüğü oluşturan kör ve sağır ayrıcalıkların birkaç kırıntısı için en korkunç acılar pahasına durmadan üst üste yığdığı maddi ve manevi hazinelerin tümünü ele geçirebileceğini hissedecektir.
Doğanın girinti çıkıntılarını gördükçe ve yaşadıkça; yani ağaçlardaki, dallardaki yosunlarla, ağaç sıçanlarının yavrularıyla, ufak derenin ağaçlarla örtülü gölgeli kıvrımlarında büyüyen su tereleriyle, gün ışığının gölgeliklerde açtığı yarıklar içinde yüzer gibi dolaşan kelebeklerle, orman içindeki tabii yolların bir yanından bir yanına bir renk şelalesi akar gibi geçen saksağanlarla, çalılar arasında hoplayıp ötüşen minicik kuşlarla, fıryan tavşanlarla, çitin üstünden bakan, çatal boynuzlu geyiklerle; ağaç gagalamayı bırakıp, onu seyretmek için başını yana eğen kızıl kanatlı ağaçkakanla ve doğan güneşin, yağan karın arasından çıkan küheylana benzettiği sevgiliyle. Ve şairimiz, şehrin kan çanağına dönüşmüş yanlarıyla dolaşıp duran insanlara acır. Ve kendisine de acır. Çocukluğuna dalar:
“Oysa aşka dair söylenecek çok şey vardı/ menekşeler niçin kokardı/ niçin gülerdi insanlar birbirlerine/ ve niçin anlatır dururdu büyükler tarihe dair/ ve niçin korkutulmuştuk dev, dev adamlardan/ kimdi bu adamlar/ çocuk kaçıran cadılar kimlerdi/ ömrün ömrümü tüketiyor derdi büyük annem/ ne demekti bütün bunlar/ horozlar başlıyor ötmeye/ gecenin karanlığı kayboluyor/ yüzümden kan çekiliyor sonra/ anlıyorum bitiyor artık ömrüm/ deniz dalgalarını martıları/ Çamlıca’yı denizi ve seni görmüyorum/ ve yine ağaçkakanları/ kafeslerinde ağıtlar yakan bülbülleri/ samanyolunda bitimsiz aşkları/ her sabah yeniden açan gül tomurcuklarını/ görmüyorum artık”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Özgürlük ve Yarın / Ay Vakti
Kudüs / Özcan Ünlü
Turan Koç’la Edebiyat Üzerine / Recep Garip
Çember / Adem Turan
Rüya İntiharı / Cafer Keklikçi
Tümünü Göster