YOĞURT MAYASI

187
Görüntüleme

    Heyecandan elim, ayağım tutmuyordu. İlk görev yerim hiç aklıma gelmeyen bir yer oldu. Adını sadece coğrafya derslerinde duyduğum bir şehrin, küçük köylerinden biri…  İlk öğrendiğimde biraz canım sıkıldı, itiraf etmeliyim. Üniversiteyi bile ailemin yanında okuduğum için zor olacaktı onlardan ayrılmak ve hiç bilmediğim bir yere; hiç bilmediğim insanların yanına gitmek.  Ama her şeye rağmen tarif edilemez bir mutluluk içinde topladım valizimi. Biraz ağlayarak, biraz korkarak, biraz gülerek gittim.
Küçücük bir köy. Küçücük bir okul ve o okulu bile dolduramayacak kadar az öğrenci. Daha okulun ilk günleri, öğrenci sayısını buna bağlıyor ve her geçen gün artacağını düşünüyordum ama yanılmıştım. Öğrencilerim bir türlü sınıfı dolduramıyordu.
   “Bazıları vaktinde gidememiş. Akranlarından alt sınıfta olmaktan utandıkları için kaçar olmuşlar. Bazılarının aileleri göndermemiş, bazılarının da çok istemelerine rağmen şartları el vermemiş,” dedi muhtar.
“Olmaz. Gidip konuşalım.” dedim. “Bize ne herkes ne isterse onu yapar çocuğuna. Zorla okula alacak değiliz ya!”
Direttim, ama yaşlı ve inatçı muhtara laf geçiremedim. Genç ve toy bir öğretmendim. Ne yapacağımı bilemedim.  Neredeyse torunu yaşındaydım muhtarın, hani dinlediği de kravatımın hatırınaydı belki. Birkaç gün geçti aradan. Cuma namazında tanıştığım mütebessim çehre girdi okul bahçesine. Benim gibi ilk görev yeri bu köy olan bir memur; Köyün İmamı Ahmet Hoca.  Konuştuk. Uzun uzun konuştuk.İki yıl önce gelmiş bu köye.  “Eh zorlandım biraz, farklı coğrafyanın, farklı kültürlerin insanlarıyız nede olsa,” dedi. Ama alışmış ve çok sevmiş. “Anadolu’muz tertemiz hocam.  Temiz kumaş kir tutar. Emek vermeliyiz, ter dökmeliyiz, çok istemeli ve çok uğraşmalıyız. Kumaş kir tutmadan önce nakış nakış işlemeliyiz.” diye devam etti sonra. Anlamıştım. Yüzünü düşürme, sıkılma, pes etme, emanetlerine yani öğrencilerine sahip çık, demek istemişti. O gece sabahı zor ettim. Sınıfa girince, öğrencilerime okula gelmeyen kimler var diye sordum, not ettim. Ders bitiminde kapıları tek tek çalıp öğrencilerimi isteyecektim. İlk yılım, ilk öğrencilerim. Korkuyordum. Bu öğrenciler gelmezse heyecanımın sönmesinden korkuyordum. Öğrencilerime sahip çıkmalı, mesleğimin hakkını vermeliydim.
Dolaştım bütün kapıları tek tek Gece yarısına kadar saatlerce konuştum. Bazen öğrencileri, bazen aileleri ikna etmek, gönüllerini yapmak, eğitimin olmazsa olmazını anlatmak için dil döktüm.  Değdi şükür. Birçok öğrencim ertesi gün sıralarında olacaktı. Elimdeki listeye baktım, bir kişi kalmıştı. Ayşe.  Annesiyle yaşarmış. Bu saatte gidilmez, onun kısmeti yarın inşallah deyip vardım küçük sofalı, tek odalı lojmanıma. Ve uzun zamandır olmadığım kadar mutlu, huzurlu koydum başımı yastığa ve aynı duygularla uyandım.
Dün açtı ya güneşim. Sonbaharın serinine inat baharlar içimde.  Ayşe’nin evine doğru yöneldim. Çekinmesem köylünün tepkisinden ıslık çalmak, koşmak geliyordu içimden. Daha güvenli, kendinden emin attım adımlarımı erken saatlerde. Ders saati gelmeden Ayşe’yi de alıp okula gitmek istiyordum.
“Ayşe!”
“Ayşee!”
Ayşe, sessizce açtı kapıyı.Yüzüme ürkek bir bakış fırlatıp kaçırdı gözlerini. Yere doğru çevirdi gözlerini öylece bekledi.
“Ayşe sen misin? Evet, manasında salladı başını.”
“Korkma, ben öğretmenim. Köyünüze yeni geldim. Senin de, okula gelmen gerekiyor. Gidelim mi?”
“Cık!”
“Arkadaşların okuldalar. Sen de okumak yazmak istemez misin?”
“Hıhı!”
“Tamam, o zaman okula gitmemiz gerekli.”
“Cık”
“Neden? Okula gelmezsen hiçbir şey öğrenemezsin.”
“Ben gelirsem evimiz yanar. Annem yanar.”İlk kez yüzüme baktı bu lafı söylerken. Beyaz, yuvarlak bir yüzün içinde iri iki zeytin tanesi. İçlerinde korku. Daha kim bilir ne manalar taşıyan bir bakışla baktı gözlerimin içine.
-Annen evde mi?
-Hıhı.
-Girebilir miyim?
 Sessizce yana doğru çekildi.Ayşe, yarım kalan işinin başına geçti. Tarağa uzandı minik elleri ve sonra annesinin saçlarına.Sanki ben hiç girmedim içeri.  Annesi, ne kimsin dedi, ne niye geldin?Ayşe, gergin. Ürkek. Titreyen elleri yüreğini ele veriyordu.Bekledim bir süre. Anneden bir ses, bir bakış gelsin de söze başlayayım diye, ama nafile.Küçük bir avludan geçtik içeri neredeyse avlu kadar küçük bir odadan ibaretti evleri.Üç raflı bir dolap, iki sandalye, köşede bir sedir, yastık, minder, kap kacak… Duvarda asılı dört kişilik bir aile fotoğrafı ve köşesi kırık bir ayna. Göz gezdirmeye bile gerek kalmadan sayılabilecek kadardı eşyaları. Ayşe, bazen bana bakıyor, hızla gözlerini kaçırıyordu. Etrafa boş boş bakan ve arada bir, “Ben yoğurt mayası alıp geleceğim hemen,” deyip susan annesinin saçlarını tarıyordu, küçük, esmer elleriyle.
“Şey. Ben öğretmenim köyünüze…” Yüzüme bile bakmadı anne.
“Kızınız Ayşe okula gelmeli. Yaşı küçük öğrenci o.”
“Ben yoğurt mayası alıp geleceğim hemen.”
“Efendim?”
Anladım ki, anne benim varlığımın farkında bile değildi. Sustum. Öylece bir sessizlik ki sanırım biraz daha dikkatli dinlesem Ayşe’nin telaşlı yüreğini duyabilirdim. Sessizliğe ben de sessizliğimle iliştim… O küçük, esmer eller… Bir tek onlar canlıydı sanki.Titreyerek narin narin dolaştılar… Saçlar tarandı, örüldü. Rengi soluk siyah bir yazma,  özenle üçgen haline getirildi ve annenin, köyün gecesinden daha kara saçlarını örtüverdi. Tanıdık bir selam gibi, ses gibi, göz gibi yazmanın sarı oyası… Aynı oya, aynı renk, aynı papatya motif…
    “Ah, annem…”
    “Yoğurt mayası alıp hemen geleceğim.”
Bu sessizliğin orta yerine düşen cümle… Geldiğimden beri sadece bu cümle… Anlamaya, fikir yürütmeye, şaşkınlığımı atmaya çalışırken aniden kalktı anne. Çığlık attı ve koşar adımlarla gelip arkamdaki raftan sürahiyi aldı.  Aynı hızla sobaya doğru gidip suyu sobanın üzerine boşalttı. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemeden kalakaldım. Şaşkınlık, tedirginlik… Ayşe’ye baktım, duruma yabancı değil belli, ama bakışları anlatmaya, cesareti konuşmaya yetmedi.
    “Ayşe, korkmadım kızım merak etme. Ben, senin öğretmeninim yine geleceğim. Annenle konuşamadım, sen söyle olur mu? Okula gideceğim, öğretmenim bekliyor de.”
    “Cık! Ben gidersem evimiz yanar. Annem yanar.”
“Ayşe dokuz yaşında daha ama, iki yıldır annesi ona değil o annesine bakıyor. Okula da başlamıştı ya kısmet! Fadime… Köyün güzel, hamarat, ak pak gelini. Vermemişlerdi, kaçırdı Selim. Düğün dernek kurduk işte. İki yavruları oldu.  Ayşe’sine,  Ali’sine, Selim’ine hani çiçek gibi derler ya öylece bakardı. Köylük yerde pek aranmaz lakin Selim’in ütüsüz kılıkla, boyasız kundurayla gezdiği olmazdı. Dışarıdan bakan devlet memuru sanırdı. Öyle, tertemiz. İki odalı evlerinin büyükçe bir avlusu vardı. Birkaç inekleri, tavukları. Geçinip giderlerdi.
Selim eve gelince uzanmış sedire. Ali beş, Ayşe yedi yaşında. Babalarının etrafında koşturup oynuyorlar. Soba cayır cayır yanmakta. Fadime, maşayı alıp sobanın kapağını açıp yokluyor ateşi. Sobanın üzerinde bir tencere süt ve demlenmek üzere fokurdayan çaydanlık… Süt kaynayınca indirip diğer odaya götürmüş, Fadime yoğurt yapacak. Bakar ki, evde yeterli yoğurt mayası yok. Sofrayı hazırlayacaktı ama… Eee, o zamana süt soğuyacak.
“Ben bir yoğurt mayası alıp geliyorum hemen,” der ve komşuya gitmek için çıkar Fadime. Ayşe’de hemen koşar, ben de geleceğim der. Düşer annesinin peşine.
Ev sıcacık… Selim, yorgun argın. Sedirde uyuya kalır.  Ali bakar babasından ses çıkmıyor kendi kendine oyunlar oynar. Sobaya doğru yaklaşır ve maşayı alıp kapağını açar. Annesinin yaptığı gibi ateşi yoklar. Ateş büyür büyür… O kadar büyür ki Selim’i de, Ali’yi de içine alır. Fadime’nin çığlıkları öte köylerden duyuldu. Eline kovayı alan koştu. Köy evi, her tarafı ağaç sunta… Kül oldu. Tam dört kez geldi babası. Fadime’yi de torununu da götürdü. Yakın köylerden birinde otururlar. Durmadı Fadime. Kaçıp kaçıp geldi evine.” Ben bir yoğurt mayası alıp geleceğim hemen.” der ve koşarmış. Evi dediysem, evinin külüne. Tabi Ayşe de peşinden. Baktı ki babası olmayacak, avluyu temizledi, düzenledi köylünün de yardımıyla bir oda, bir küçük avlu yaptı. İki günde bir yiyecek getirir. Önce Allah’a sonra köylüye emanet eder kızını torununu gider.”
Muhtar anlattı, sesi titreye titreye. Anlattıkça kalıbından beklenmeyen hallere girdi, gizli gizli sildi gözlerini. Gördüm de gördüğümü belli etmedim. Dün konuştuğum adam bu değildi sanki. Ayşe’nin evinden çıkınca farkında olmadan gelmişim muhtarın yanına. Okula gidecektim oysa.
    “Ayşe’ye gideceğini söyleseydin derdim sana hoca. Ana kız bahçe duvarından bile dışarı çıkmazlar.  Değil okula, oyuna bile çıkmaz. Torunlar söyledi, çocuklar seslenirlermiş ‘Ben gidersem evimiz yanar annem yanar’ der, koşarmış içeri. “
Muhtar anlattıkça hayretim şaha kalktı. Ama… Ama hasta. Şey yani hastalık, psikolojik, travma… Sözümü tamamlamama izin vermedi muhtar.  “Biliriz hoca biliriz de ne yapalım? Deli hastane… Töbe töbe” deyip sustu.
Öyle derin bir nefes aldı ve öyle mecalsiz verdi ki muhtar, düşecek sandım.Ben de sustum. Uzayınca sessizlik.
    “Ne oldu, hayırdır?”
    “Yoruldum muhtar. Yaşlandım… Ayşe. Okula, ne bileyim belki birlikte gidersek…”
    “Hoca, gelmez. Anasını bir an bırakmıyor iki yıldır. Çıkmazlar dışarı.”
    “Korkarlar evlerinin yanacağından.”
    “Dur hoca, nereye?”
    “Ayşe gelmezse okula, okul ona gider muhtar. Öğretmeni gider arkadaşları gider. Biz gitmezsek Ayşe gider…”
    -Ayşe!
    -Ben gelmem. Evimiz yanar, annem yanar.
    -Ben gelsem olur mu? Kitap okusak, yazı yazsak?
 Anne, köşede sessiz. On dakikada bir “Ben bir yoğurt mayası alıp hemen geleceğim,”  diyor. Bu cümle harici hiç konuşmuyor. Ve arada bir kalkıp çığlıklar eşliğinde sürahinin suyunu soba yansa da yanmasa da üzerine boşaltıyor.
Alıştım. Yaşadığını böyle anlıyor, uzun süre sessiz kalırsa korkuyordum.
 Evime gidiyorum sonra. Gözümün önünden gitmiyor iki iri zeytin tanesi. Hep korkulu hep telaşlı… Odamın duvarlarına çarpıyor o ses. Onunla uyuyor onunla uyanıyorum artık.
 “Ben bir yoğurt mayası alıp hemen geleceğim.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

HALEP KARASI TADINDA / Ali Yaşar Bolat
YOĞURT MAYASI / Ayla Aydemir
DÜNYAMIZIN DAYANILMAZ CAZİBESİ / Engin Elman
RAUF / Fatih Korkmaz
DURMA, YÜRÜ GİT / Ay Vakti
Tümünü Göster