DÜNYAMIZIN DAYANILMAZ CAZİBESİ

517
Görüntüleme

‘    ‘Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, elbette ebedi hayat odur, keşke bunu bilselerdi.’’ Ankebut Suresi/64
    İnsanların uçsuz bucaksız arzularıyla çıldırdığı bir çağda yaşıyoruz. Kirlenen, tükenen bir dünyanın muazzam cazipliği karşısında toz duman olan insani duruşun kaybedildiği bir zamandayız. İnsan olarak her şeyle sınanıyoruz. Ait olmamız gereken iklimlerden mütemadiyen uzaklaşıyoruz. Bilgiye tapılan ve bilginin ilah edildiği bir dünyadayız. Aklımızın, düşüncelerimizin sürekli evrilip çevrildiği devasa bir galaksideyiz. Artık gözlerimizle görmediğimiz hiçbir şeyin bizce hakikati yok. Çünkü bu çağ bizlere farkında olmadığımız ciddi bir algı kırılması yaşattı. Temelden karşı olduğumuz fikirlerin gizil bir saldırısı altındayız. İnsanın karşı olduğu fikirle imtihan edilmesi, karşı olduğu fikrin kalıbına girmesi trajik bir durumdur. Sürekli gelişmek, dönüşmek, bilgilenmek; eski bilgileri çürüterek yeni bilgiler üzerinden kimliğini inşa etmek, günümüz insanının bilinçaltını besleyen teoriler olmuştur. Nihayetinde, sadece bilgiyle doyurulması mümkün olmayan kalplerin buhranlara, hüsranlara düştüğü gerçeğini inkâr edemeyiz.
  Bugün Müslümanca bir perspektifle dünyaya baktığımızda hepimizin hem-fikir olacağı mesele aşağı yukarı şudur: Biz bu dünyaya belli bir süreliğine geldik, bütün canlılar gibi ölümü tadacağız ve ölümden sonra dirileceğiz. Bütün Semavi dinlerin davası; ahiret inancı, Allah’ın varlığı ve birliği üzerinden temellenir. Bütün kutsal kitaplar, Allah’ın yeryüzünde görmek istediği adaleti, nizamı dile getirmiştir. Kavimlere, milletlere peygamberler gönderilmiştir. Dünyadaki bütün kötülüklerle, tağuti sistemlerle mücadele edecek insanların, rehber edineceği bu birikimleri ne kadar sahiplendiği, benimsediği yoruma açıktır.
  Günümüzde aklımızın, hayalimizin bazen idrak etmekte geciktiği çok hızlı değişim ve dönüşümlere tanık olmaktayız. Özellikle teknolojinin hayatımıza intikal ettiği zamanlardan beri değişim-dönüşüm noktasında inanılmaz bir sıçrama yaşadık. Düşüncelerimizi, duygularımızı, hayata bakışımızı belirleyen bir mekanizmanın içinde olduğumuzu artık görebilmekteyiz. Gündemimiz belirlenmiş, yapacağımız şeyler hesap edilmiş ve önümüze sunulmuştur. Bizi kendi dokumuzla baş başa bırakacak seçeneklerimiz tükenmiştir. Bilgi tapılacak bir kavram olduğu kadar değersiz ve ucuz da. Artık her şeye elimizin altındaki tek tıkla ulaşabilmekteyiz. Bu, elbette çok büyük bir nimettir. Ancak araştırma ve emek verme melekelerimizi pasif hale getirdiği için aynı zamanda büyük bir tehlike de arz etmektedir. İnternetin olmadığı zamanlarda bilgiye ulaşmak isteyen bir insan araştırması gereken kaynakları kütüphanelerden, kitaplıklardan araştırıp temin etmekteydi. Bu açıdan bilgiye ulaşmanın bir kıymeti vardı. Bilginin emek verilerek araştırılmasıyla edinilen bir terbiye söz konusuydu. Şimdi ise araştırılacak konu, rahat bir koltuğa oturularak, arama motoruna yazıldığı anda o konuyla ilgili dolaylı ya da doğrudan bütün başlıklar ortaya çıkmaktadır. Bu da insanın halis ve muhkem bilgiye ulaşmasını güçleştirmektedir. İnsanın bilgiyi samimiyetle araştırma uğraşı saldırıya, suistimâle açık bir hale gelmiştir. Sanal platformlardan bilgiye ulaşan bazı insanlar, bunu kendi zihni melekeleriyle yoğurup ifade edememekte, zamanla bulduklarını doğrudan transfer eden (kes-kopyala-yapıştır) bir robot haline gelmektedir. Böylece birçok insan anlık bilgilerle bilginin efendisi olduğu izlenimi vermekte, malumat-furuşluk yapmaktadır. Oysa kolay elde edilen her şey kolayca tüketilmektedir. İnternetten yapılan bilgi araştırması çok seçenekli başlıkları insanın önüne koyduğu ve insanı asıl araştırma yapmak istediği konudan saptırdığı için bilgi kirliliğine, bilgi zehirlenmesine yol açmaktadır. Nihayetinde elde edilen bilgiler de günübirlik olmaktan öteye gidememekte, zihinde kalıcı izler bırakamamaktadır. Günübirlik öğrenilen şeylerin uzun vadede insanın hayatına bir katkısı olamamaktadır. Suni bilgi araştırmaları, ayrıntıları çoğaltmaktan, ayrıntıları uzatmaktan ve ayrıntılarda boğulmaktan başka bir noktaya gidememektedir. Sayfalar arası reklamlara takılıp bilgiye ulaşamayanların hali ise trajikomik bir durumdur. Burada bir parantez açarak araştırmalarını ciddi yapan ve işine yoğunlaşan insanları genelin dışında tutmamız gerekmektedir. Ancak sonuçta çoğunluğu egale eden bir sistemde azınlıkta kalan nitelikli insanlar da değerini kaybetmektedir.
Yahya Kemal’e Osmanlı, Viyana önlerine kadar nasıl gitti, diye sorulduğunda, üstat: Mesnevi okuyup pilav yiyerek, diye yanıtlar. Beyatlı’nın, bu tespitini, bir sırra işaret ettiğine yorabiliriz. Okumak, araştırmak, bildiğiyle amel etmek biraz da böyle değil midir? İcraata geçmeyen, kişiliğimizi yoğurmayan, doğru kaynaklardan beslenmeyen bir okumanın şahsımıza, maneviyatımıza zararı ve faydasını iyi düşünmek icap etmez mi? O günlerden bu zamana bakıldığında vicdani sorumluluğumuzu görmezden gelmemiz mümkün değildir.
  Her çağın kendi putlarını üretip ve nihayetinde putlarıyla helak oldukları kavimlerini düşündüğümüzde; günümüzdeki putları saymakla bitiremeyeceğimiz kadar korkunç bir durumda olduğumuz açıktır. Bilhassa gençler üzerinden ahlaki zaaflardan beslenen tağuti sistemler, nesilleri boyunduruk altında tutup onları istedikleri gibi kullanmaktadır. İnsanı zaaflarıyla kontrol etmek bütün beşeri sistemlerin ilk seçeneğidir. İmani noktalarda her dem tazelenmeye muhtacız; ancak bunu kararlılıkla yapamamaktayız. İnandığımız değerlerle sürekli irtibat halinde olmamıza mani olan desiselere takılıp düşmekteyiz. Manevi yaralarımız çoğalmakta. İmtihan şuurunu kaybetmekteyiz. Neticede sorgusuz, sualsiz kendimizi teslim edebileceğimiz bir değerimiz kalmamaktadır. Yüz yıldır bir bataklığın önündeyiz, ısrarla oradan medeni, güzel şeyler çıkaracağımıza inanmaktayız. Ancak ruhlarımız kirlenmekte, zihinlerimiz bulanmaktadır. İnançlarımızı, değerlerimizi, hayat tarzımızı, vicdani sorumluluğumuzu, sürekli tüketen, eskiten, yok eden, algılarımızı parçalayan bir bataklığın içinde çırpınıp durmaktayız. Bir asırdır yüzümüzü çevirdiğimiz ‘‘Bir üzüm yedirip yüz tokat atan’’ Batı Medeniyeti’nin çarkları arasında öğütülmekte ve beşeri sistemlerin arzu ettiği kendilerine itaat eden pasif insanlar haline gelmekteyiz.
    Bugünkü eğitim sistemimiz anaokulundan üniversiteye kadar her şeyi sorgulama, eleştirme temeline dayanmaktadır. Bunu da Avrupa’dan ithal ettik. Ortaçağ karanlığında kiliseye kafa tutan ‘‘fikri başkaldırının’’ dünya üzerinde dalga dalga yayılması, şüphesiz bizim coğrafyamızı da etkiledi. Tanzimat Dönemi aydınlarımız bu zokayı yuttu ve hemen icraata geçtiler. Türk Aydınları, Hristiyanlığın çürümüş fikri yapısını kiliseleri saf dışı bırakarak, yepyeni bilimsel bir düşünce sistemi ortaya çıkaran Avrupalılar gibi düşündüler. ‘‘Din afyondur’’ meselesi onların da benimsediği bir fikir oldu. Aynı şeyi İslam dini için de tatbik edeceklerdi. Onlar için İslam Dini, çağdaş dünyaya ayak uydurmakta bizleri kelepçeleyen bir kavramdı. Bu fikirlerini kendilerince makul bir zemine oturtabiliyorlardı. Osmanlı Devleti’nin gerileme ve yıkılış sürecinde dini taassubun bilimsel gelişmeleri engellemesi, ulemanın diktasıyla fenni ilimlerin ihmal edilmesi onları kendi fikirlerince haklı çıkarmaktaydı. Ancak bunu şahısların dini kavramları dejenere ettikleri mecra üzerinden düşünemediler, doğrudan dine saldırdılar. Nitekim birçoğunun akıbeti hüsranla bitti. Örneğin, Tevfik Fikret tamamen fenni ilimlerle yetiştirdiği oğlu Haluk’u Türk gençliğine örnek bir miras olarak bırakacaktı. Yurt dışına giden Haluk bir papaz oldu. Mesela, İslam Hukuku’nu yorumlayarak Mecelle’yi yazan Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu, yani ilk kadın romancımız Fatma Aliye’nin kızı İsmet, yabancı bir eğitim kurumunda (Dame De Sion) eğitildi. Daha sonra evden kaçarak dinini değiştirip rahibe oldu. Yıllarca pozitivist felsefeye yani, materyalizme kafa patlatan Beşir Fuat geçirdiği ruhi krizlere dayanamayıp intihar etti. Bunun gibi birçok talihsiz vaka tarihimizin sayfalarında kayıtlıdır. Bilhassa kaotik bir geçiş dönemi olan yakın tarihimizi biraz merak edip araştırmak bizlere çok şey öğretecektir. Nitekim Cemil Meriç o buhranlı dönemlere atfen şu tespiti yapmaktadır: Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o, yarınki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğudur, kendi cemiyetinin değil…
  Açıkçası bugün Müslüman olmakla iftihar edeceğimiz noktadan aşağı düşmüş, ait olduğumuz değerlerle aramızdaki mesafeleri çoğaltmış durumdayız. Düşüncelerimiz, kavramlarımız, kelimelerimiz karmakarışık bir halde. Hepimiz, Allah’ın yeryüzünde görmek istediği düzene canı gönülden taraftar olmayı elbette istemekteyiz. Ancak, bir insan Allah’ın kelamını anlatmak istediği anda ona öcü gibi bakılmaktadır. Kavramların içi boşaltılmış ya da kavramlar beşeri sistemler tarafından lekelendiği için insanlar kavramlara yabancı kalmaktadır. Acaba neden bu kadar kavram kargaşası yaşanmaktadır? Neden Müslümanlar bazı kavramları sarahaten benimseyip açıklayamamaktadır? Akli, kalbi ve vicdani muhakemesini sağlam yapan her Müslüman, elbette bunun üzerinde düşünmektedir. Müslüman ferasetlidir. Müslüman’ın kafası karışık değildir, amenna. Oysa bugün bu coğrafyanın edebiyatı; şiirleri, öyküleri, romanları karmakarışık imgelerle, parçalanmışlıklarla doludur. Edebiyat toplumun temelden gelen ihtiyaçlarına kapılarını kapatmış, kendisince bir üst sınıf oluşturmuş kendi yazdıklarını kendisi okuyan bir zümreden müteşekkil bir piyasa üretmiştir. Kurmaca, hakikati talan etmiştir. Yazının eylem bilincine ihanet edilmiştir. Yazılanlar, kurgulananlar kalbi değildir. Kelimeler kağıt üzerine hapsedilmiştir. İnsanın zihni ve kalbi ayrıntıların labirentlerinde kaybolmuştur. Bu konuda Cemal Şakar’ın ciddi tespitlerine bakmakta yarar var: Modernlikle birlikte edebiyattaki geleneksel şiraze dağıldı ve edebiyat atomize oldu. Bütüncül bakış açısı terk edildi; tevhidi bakış açısının sağladığı birlik, uyum, denge, iyi gibi kozmik düşünce yerini, şirkin bölüp çoğalttığı kaotik düşünceye bıraktı.[2]
  Uzay çağının yaşandığı şu dönemlerde sanal platformlarda bambaşka dünyalar üretilip cemiyetimizin gençlerine cazip bir şekilde sunulmaktadır. İnsanlar her ne kadar müspet durmak istese de bu platformlarda gerçek kişiliklerinden sıyrılmakta, başka bir kişilik üzerinden kendini ifade etmektedir. Kendisiyle ilgili görsel, kalbi, zihni her şeyi servis edip mahremiyet sınırlarını çiğnemektedir. ‘Haya’ kavramının ehemmiyeti kalmamaktadır. Halbuki sadece ‘Haya’ kavramı üzerinden bile bakılacak olsa, bu kavramla dünyaya çeki düzen vermiş bir dinin mensuplarıyız.  Ancak insanlar farkında olmadan kötü emelleri olan büyük tağuti sistemlerin kurbanı olmaktadır. Bunun ahlaki faciaları bir tarafa, en makul yönünden bakılacak olsa bile insanların gerçekliğini çarpıtmasından ötürü en basit deyimiyle riyakarlığın olduğu açıktır. Akıllı telefonlarıyla beraber akıllarını da ceplerine koyan insanlar, hayatın gerçekliğini görebilecekleri noktasında, vicdani duruşların kuvvetli şüpheleri vardır. İnsanı içten kuşatan bir acizlik şuurunun yerini ‘kendinden emin, ben de varım, ben her şeyi bilirim’ mantığında olan bir ego patlaması almıştır. Tepeden tırnağa kadar eleştiren, sorgulayan eğitimden geçen insanların son kertede iman edebilmeleri ne kadar mümkündür? İnsan elbette soru sormalıdır. Ancak sonu gelmeyen sorularla çoğaltılan huzursuzluklar ‘‘inkar etme’’ şüpheciliğini kaşıyıp durmaktadır. Felsefi şüphelerle kirlenen zihinler ‘‘yapmak zor, yıkmak kolay’’ düsturunca, kalbi ve imani zedelenmelere uğradığı için çoğu zaman Kuran’la, Hadis’le, Tasavvuf’la temizlenmesi de kolay olmamaktadır. Modern insanın kendisine bir türlü yetemiyor olmasının, sürekli bir eksiklik algısıyla çırpınıp durmasının, kendisini büyük bir boşlukta görmesinin sebebi başka ne olabilir ki. Gözlerin, aklın ve kalbin kirliliğini arındıracak mikro yaşam alanlarımız bile talan edilmiş durumdadır. İnsanın bu noktada bilgiyle kirlenmiş bir ruhu değil, imanla yıkanmış zırcahil bir kalbi tercih ederim, demesi mümkün değildir. Gençlerimizi gündeminden, gerçekliğinden, doğruluğundan, dürüstlüğünden alıkoyan sayısız engel vardır. Hakikati, duvarlar arkasına hapseden beşeri sistemler, insanlara dünyada yalancı cenneti somut olarak sunup onları çok kolay kandırabilmektedir. Belli bir okuma düzeyi olan bilinçli insanlarımız ise bizlere içimizi okutan eserler üzerinden hayatına ayar çekme uğraşına girememektedir. Bugün insanlar Buhari’yi, Müslim’i, Tirmizi’yi, Gazali’yi, Rabbani’yi, Mevlana’yı, İbni Haldun’u, Bediüzzaman Said Nursi’yi, Mehmet Zahit Kotku’yu ne kadar okumaktadır? Düşüncelerini, eylemlerini, söylemlerini, İslami hassasiyet üzerinden ne kadar konumlandırabilmektedir? Bir gün aydınlıkta söylemekten korktuğumuz, zikretmediğimiz, akletmediğimiz, amel etmediğimiz hakikatler, bizi karanlığa terk ettiğinde tarihteki kavimler gibi helak olup gitmeyeceğimizin teminatı var mıdır?
  Sonuç olarak hepimiz en önce kendimizden sorumlu olduğumuzu, kendimizden hesaba çekileceğimizi bilmeliyiz. İmtihan şuurumuzu tazelemediğimiz sürece huzursuzluğumuz, hüsranlarımız dinmeyecektir. O halde ayrıntıları uzatıp durmanın, ayrıntılarda boğulmanın hiçbir anlamı kalmamaktadır. İlk sözü de son sözü de yüce Allah söylemiştir: ‘‘Hepiniz toptan Allah’ın ipine, Kuran’a sımsıkı sarılın, O’nu hayata hakim kılın, ihtilaf ve tefrikaya düşüp fert fert, grup grup parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki ‘İslam’ nimetini hatırlayın: hani siz birbirinize düşman kabileler idiniz de Allah kalplerinizi İslam’da birleştirdi. İşte O’nun İslam nimetiyle hepiniz kardeş oldunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi İslam’la, O kurtardı. İşte Allah, ayetlerini size böylece açıklıyor ki doğru yola eresiniz.’’ (Al-i İmran-103)                                                                                                           
                                                                                                    
Kaynakça:
1- Hasan Tahsin Feyizli, Feyzü’l Furkan, Açıklamalı Kuran’ı Kerim Meali, Server Yayınları
2- Bediüzzaman Said Nursi, On Yedinci Lema, Tenvir Neşriyat
3- Cemil Meriç, Jurnal, İletişim Yayınları
4- Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Fatma Aliye: Uzak Ülke, Timaş Yayınları
5- TDV İslâm Ansiklopedisi, Tevfik Fikret, Diyanet Vakfı Yayınları
6- Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları
7- Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal (biyografi), Dergah Yayınları
8- Atasoy Müftüoğlu, Varoluşsal Kaygılar, Hece Yayınları
9- Cemal Şakar, Edebiyat Ne Söyler, İz Yayınları

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

HALEP KARASI TADINDA / Ali Yaşar Bolat
YOĞURT MAYASI / Ayla Aydemir
DÜNYAMIZIN DAYANILMAZ CAZİBESİ / Engin Elman
RAUF / Fatih Korkmaz
DURMA, YÜRÜ GİT / Ay Vakti
Tümünü Göster