GÖĞE ÇİZİLEN RESİMLERDE DÜŞÜNCE DENEMELERİ

   Bir şairi, bir yazarı ya da edebiyatın diğer alanlarında da eserler vermiş velut bir ustadan bahsetmek, onun üzerine söz söylemek her zaman kolay olmaz. A. Vahap Akbaş bu bakışa uygun düşen kalem ustalarındandır. Rahmetli Mustafa Miyasoğlu da öyleydi. Yakın dostu olması nedeniyle burada zikretmeyi uygun gördüm. 1950 sonrası edebiyatçılarımız içerisinde kendilerine yeni bir yer açan kalemler; İslami edebiyat, İslami düşünce, İslami fikir ve şiir üzerinde yoğunlaşma ve hayata bu açıdan bakarak yeni bir yol haritasıyla bir medeniyet ülküsünü savunmuşlardır.  Öncelikle, yaşadıkları Anadolu’yu, ahiren büyük coğrafyadaki kardeşliklerin varlıklarına dair köprüler kurabilmeyi deneyerek, yazarak, konuşarak, haykırarak elde etmişlerdir. Bir millet ve ümmet olabilmenin direnciyle hayata tutunmuşlardır. Düşünce, sanat, edebiyat ve şiir bu açıdan vaz geçilmezleri olmuştur. Mademki, kanayan, kaynayan bir yara vardır, hem tedavi edilmesi hem de kaynağın kurutulabilmesi için kalem erbaplarının kolları sıvaması ve yüzyıllar öncesinden yürüyüp gelen bu kadim anlayışın sahibi olabilmeyi, mensubu olabilmeyi, toz zerresince katkıda bulunabilmeyi yeğlemişlerdir. A. Vahap Akbaş böyle bir kaleme sahiptir. Ömrünü buna vakfederek geçirmektedir.
Yaşadıkları cemiyetin durumunu ve geçmişle olan imtihanını iyi gözlemleyen kalemlerdendir o. Endişelerini şöyle ifade ediyor; “Düşünceden korkan ebeveynler yetiştirdi sistem. Körpe dimağları iğfal etmeye çalışan ideolojik yayınlarda bu korkuyu körükledi. Çocukları kendi tahakküm alanlarının doğal bir unsuru olarak gören ve onların farklı düşünmesinden korkan ebeveynlerin, hatta devletin onları bir düşünce vadisinde kaybetme kaygısının da payı vardır zannımca bu durumda. En nihayet, az okuma alışkanlığı ve ticarî getirinin de rolünden bahsedilebilir.” Böyle bir belirleme yapınca duyarlılığın nereden başlayıp nereye doğru ilerlediğine ve nasıl bitirildiğine dair endişeleri göze çarpar. Çözüm yollarını da önermiş olur.
Şiirin, edebiyatın, romanın, denemenin, incelemenin ve hikâyenin diline sahip olan A. Vahap Akbaş insanın sosyal dokusundan başlayarak toplumsal durumuna işaretler koyar. Bir edebiyat tutkunu olan aynı zamanda edebiyat öğretmenliği yapan Akbaş, eserlerini bu hareketlilik içerisinde üretir.  Bir sohbetinde şöyle söyler; “Yahya Kemal’ in söylediği gibi düşünceyi duygu haline getirinceye kadar yoğurmak ve mısra’ı da nağmeye dönüştürmek lazım. Bu öyle bir çabadır ki, bunun nasıl olacağı, hangi yollardan geçeceği her mısra için başlı başına bir maceradır. Biraz da şiirin güzelliği bu maceradadır işte.” Sistemi sorgulamak, sisteme muhalefet etmek daha doğru olanı kabul etmekten kaynaklıdır. Daha açıkçası kuran ve sünnet yolunda heybeye ahiret birikimi için çaba harcamaktır. Her eylem bunu gerektirir. Her söylem de buna işaret etmelidir. Sezai Karakoç diyor ki;  “gelenek, geleneğin gelip dayandığı yerden başlar.” Geçmişin bıraktığı sermaye geleneğin tezgâhında yüzyılları, taşıyarak, süzülerek, arınarak gelen bir sermayedir. Kökündeki asaleti fark eden insan; yaban güllerinin tez solduğunu, kokusuz olduğunu da bilir. Bu nedenledir ki geçmişten bu güne sesin, nefesin, şiirin, ağıtın, ninninin, türkünün, maninin varlığındaki estetik ve şuur zenginliği, bu günü de geleceği de beslemeyi sürdürecektir.
A. Vahap Akbaş’ı ilk kez Mavera dergisinde okuduğumu hatırlıyorum. Sonraları Yeni Devir gazetesi, daha sonraki süreçler kendiliğinden gelişerek bu günlere değin geldi.
Yirmi küsur yıldır süren birebir beraberliklerde gördüğüm edebiyat ve şiir işçiliğinde bir umudu taşıyor olmasıydı. Denemelerindeki tutarlılık kadim kültür geleneğine sıkıca bağlı olan Akbaş’ın tavizsiz bir medeniyet menşeinde duruyor olmasıydı. Her diam güven veren üslubu, bilen ve bildiğini esirgemeyen tarzıyla kalemine hükmederek geçmişten aldığı ilhamı, bu günlere taşımak için Yahya Kemal’den, Mehmet Akif Ersoy’a, Necip Fazıl’dan, Sezai Karakoç’a, Nurettin Topçu’dan, Peyami Safa’ya, Ahmet Hamdi Tanpınar’a tutunduğunu gördüm. Mavera’ da ki çizgisinin evrensel ümmet çizgisi olduğunu ve kültürel birikimlerini bu anlamda evrensel insanlığa ulaştırmakla ödevli bulunduklarını yazıp durdular. Yeni Devi Gazetesinin çabası da bundan başka bir şey değildi. Gazetedeki aydın topluluğun o günlerde oluşturdukları evrensel güç ve felsefi derinliği, bu gün hala yakalandığını söyleyemeyiz.
Batmanlı bir aileye sahip olsa da o, payitahtın dilini kullanmaya özen gösterdi. Kelimeler içinde dolaşmaktan, arka plan çalışmaları yapmaktan, kelimeler arası ünsiyeti çözmekten de büyük keyif alan yanıyla denemedeki üslubunu öylece geliştirdi. Türk Edebiyatı dergisi Ahmet Kabaklı hocanın yönlendirmesiyle yayınlanan önemli bir okul ve ekoldür. Bu dergide de ürünler yayınlamaktan geri durmayan Akbaş, Ali Nar yönetiminde ki İslami Edebiyat dergisine de katkılarını sürdürmüştür. Hayat sizden nerede durduğunuzu göstermenizi ister. Durduğunuz yer taraf olduğunuz yerdir. O nedenledir ki nerede durduğunuza, hangi ortamda bulunduğunuza, kimlerle birlikte zikredildiğinize dikkat etmelisiniz. Çünkü onlar, sizlerin en yakın tanıklarınızdır. İnsan, durduğu yerin rengini alır ve rengini verir.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden aldığı teorik bilgileri, şiirin terazisinde tarttırarak yolunu aydınlatmayı sürdürmüştür yazarımız. “Divan şiirine” olan düşkünlüğü şiire olan ünsiyetinden ileriye geliyor. “Haksızlığa uğramış bir şiirdir Divan şiiri” diyor bu nedenle. Divan şiirimiz için şöyle söylüyor; “Bir medeniyetin gizemli sesidir Divan şiiri. Yaşadıkları zamanın ruhuna kapılmış atalarımızın sesi… Eriştiği en yüksek basamakta, Selimiye ne ifade ediyorsa, Itrî, Karahisarî, Levnî ne ifade ediyorsa bu şiir de onu ifade ediyor benim için.
 Böyleyken gadre, haksızlığa uğramış bir şiirdir Divan şiiri. Bir medeniyete düşman kesilen yabancılaşmış aydınlar, öfkelerini onda söndürmeye çalışmışlardır otuzlu, kırklı yıllarda. Asırlar içinde bütün güzellik unsurları keşfedilip kullanılarak üstün bir şiir diline ve bu dilin orkestrasıyla bizi doyuracak bir zevke erişilmişken, önce bu dil darmadağın edildi, sonra da bu zevk. Muhatapsız bırakılmaya çalışılmış bir şiirdir Divan şiiri.”
Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı’nın 4. Cildinin 659. sayfasında şöyle söylüyor: “Düşünen adam” kimliği içinde rahat söylenmiş, zekice nükteli, çok yönlü, çok temalı bir ufuk, Akbaş’ın şiirlerini çekici kılmaktadır” .
Edebiyatın bütün alanlarına kafa yormuş bir şair, romancı ve deneme ustasıdır A. Vahap Akbaş. Şiirin ve sanatın ötesinde çocuk edebiyatını da önde tutmuş, bu alanda eserler de üretmiştir. Çocuklar üzerindeki hassasiyeti lisede yaptığı öğretmenliğinin de etkili olabileceğini düşünüyorum. Yakup Kadri’nin “Erenlerin Bağında” eserini gençlik yıllarında okur. Şiir tadında nesir olarak düşünür. Etkilenir. Bundan sonra, şiir tadında nesirler üretmek için kollarını sıvar. Hem divan şiirinden hem de okuduğu eserlerden notlar tutar.
Denemelerinde bu notların da öneminin büyük olduğu gözlemlenir.  Şiir ile deneme yani nesir arasında bir bağ kuran Akbaş, şöyle ifade etmekten kendisini alamaz; “Nesre birazcık da, şiirin güzelliklerinden apararak oluşturulan metin diyebiliriz mensur şiire. Güzel mensur şiir örnekleri arasında Ali Nihat Tarhan hocamızın “Güneş Yaprak” diye nefis bir kitabı var. Bir de, Arif Nihat Asya’nın da güzel mensur şiir örnekleri…” nden bahseder.
Görüleceği üzere, hayatı boyunca idealist bir yazar olmaya, çağına tanıklık etmeye özen gösterir. Geçmişten günümüze kültürel mirası, inandığı ve iman ettiği İslam’ın insana sunduğu bir imkân olarak kalem erbabının mutlaka ödev başında olması gerektiğini bilir. Verdiği mücadele, çağın içindeki bunalıma karşı, haksızlıklara karşı, ümmete karşı yapılan taarruzlara karşı durmanın adıdır. Kalem o nedenle ödev başında olmalıdır. Şair o nedenle mısralarına dikkat etmelidir.
“Düşünceyi Uyandırmak” isimli eserinde şiiri dert ederek şöyle söylüyor yazarımız;  “Aslında poetika kavramı, biraz daha geniş bir kavram, bizde bir şairin şiir görüşünü belirtmesi gibi algılanıyor. Zannederim Orhan Okay Hoca’dan dinlemiştim. O batıdan gelen bu kelime başlangıçta güzellik felsefesi, hatta estetik gibi anlamlara gelen çok geniş bir anlam ifade ediyormuş. Fakat, zamanla bu anlam biraz daralmış. Şiir üzerine teorik fikirler ortaya koyan eserleri ifade etmiş. Aristo’nun poetikasından bu yana adı bizzat poetika olan birçok eser yazılmış batıda. Bizde bu çok yaygın değildir, Divan edebiyatında bazı Divan dibaceleri vardır…
 Ancak, son dönem edebiyatımızda biraz poetika kavramı öne çıkıyor. Hatta bazen poetik yazılar yazıp adına poetika bile deniliyordu. Necip Fazıl’ın da poetikasından hareketle yani “Arı bal yapar da balını izah edemez” görüşüne geliyoruz biraz. Aslında, poetikaları biraz da şairin arıdan farklı bir varlık olduğunu ortaya koyması, arının balını izah etmeye kalkışma denemesi gibi düşünmek mümkün. Mesela benim bilinçli bir şekilde okuduğum ilk poetika Necip Fazıl’ın poetikasıydı. Henüz lise öğrencisiydim, belki çok derinlemesine anlamamakla beraber keyif almış ve şiir hakkında bir şeyler düşünmeye başlamıştım. Sonra ki dönemler de ise sık sık aktardığım, üzerinde durduğum, doğruluğuna inandığım en etkili poetika belki de şiir anlayışıma da uygun bulduğum için Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı yazısıdır doğrusu…”  
Şiiri ve yazıyı son derece önemser. Yazmadıkça rahat edemez. Buna dair işaretler hem konuşmalarında, hem söyleşilerinde, hem de denemelerinde sıklıkla rastlanır. Örneğin, bir yerde şöyle ifade eder; “Mısra, şiire sağlamlık, kalıcılık sağlar. Çoğu zaman bütünün içinde tek başına bir şiir olur. Onun için Ahmet Hamdi Tanpınar mısra için “Cosmosun içinde insan gibidir” der. Modern şairlerin zaaflarından biri kanımca, mısra’ın değerini göz ardı etmeleridir. Belki de bunun için, “Mısra benim haysiyetimdir” diyen Yahya Kemal’in şiiri, bugün, birçok zamane şiirinden daha diridir.” Bana Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadeleri Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan’ın “Fuzuli’nin Poetikası” eserinde okuduğum şu düşünceyi çağrıştırıyor; “Şiirimizin kozmik odası divan edebiyatı ve şiiridir. Şiirimizi anlamanın yolu kozmik odaya girmekle başlar. Şiirin şifresi bu kozmik odada yatmaktadır. İyi şiir, buradan doğmaktadır. Günümüz şairleri, şiirle yol almak isteyenlerin divan şiirinin kozmik odasına yönelmeleri gerekmektedir.”
Bir söyleşide sevdiği şairler sorulunca; “Sevdiğim şairler çok. Neredeyse bütün ustalar. Bazı yönlerini ya da şiirlerini sevdiklerimse daha da çok. Ancak “kendine yakın hissetmek” tabirinde sevmeyi, beğenmeyi aşan bir şey var gibi. Bir estetik zevk, eda yakınlığı ise kastedilen, şunları sayabilirim; coşkulu gür bir sese, sağlam ve güçlü şiir tekniğine sahip Nef’î,  fikrin ve hikmetin hamurkârı, halkın ruhuna yakın Nâbî, ortak mazmunlara özgünlükler katan, incelikler şairi Nailî, ince hayaller avcısı, büyük gazel ustası Şeyhülislam Yahya, yeni bir dille söyleyen, derin hayaller cambazı, ufuk açan Şeyh Galib…”
Vahap Akbaş, çocukluğu, gençliği ve hayatı şiire taşımıştır. Şiire tutunurken edebiyatın diğer alanları da ona eşlik etmiştir. Bu nedenledir ki Akbaş’ın hayata bakışı neyse sanata, şiire dolayısıyla edebiyata bakışı da o olmuştur. İlgi alanı içinde bulunan şiir onu dergilere, dergâhlara, kuran ve sünnete dolayısıyla bir ideal insan haline getirmiştir. Şiiri dert ettiği için divan şiirinden uzak durulamayacağını ifade etmekle kalmamış, örneklemeler yapmak içinde özen göstermiştir. Divan edebiyatını o kadar çok önemser ve dert eder ki, yazılarında, söyleşilerinde konu mutlaka buraya gelince şöyle eder; “Divan şiiri, cami önüne bırakılmış kundaklı bebek gibi terk edilmemiş, reddedilmemiş olsa, kendi geleneği içinde evrilerek, çağla uyumlu bir şekilde yeni adımlar atabilir, değişerek varlığını sürdürülebilirdi belki. Ama bunun önü kesildi. Sürdürülmesi bir yana, verilmiş üstün örneklerin onurlu bir şekilde yaşaması bile engellenmek istenmiştir. En azından bir medeniyetin unsurlarından biri olarak yaşama hakkı yok muydu? Son elli yılda, birçok Divan edebiyatı araştırmacısı bu bakımdan bir iade-i itibar çabası gösteriyor, denebilir.
Divan şiirinin bütün unsurlarıyla, her çağda yaşayabildiğine inandığım türü rubaidir. Damladaki deniz gibidir bu tür. Dört mısrada koca bir dünyayı taşıyabilir. Derinlik demektir, hikmet demektir bu. Her çağın insanını muhatap almaya uygundur. O bakımdan zaman zaman klasik rubailer yazdım. Mavi Sesli Şiirler’ deki bir bölüm bu dörtlüklerden oluşuyor.” diye sürdürdüğünü ifade etmeliyiz. En son 2014 Ramazan öncesinde Tekirdağ/Çorlu’daki bağ evinde kendisini ziyaret ettiğimizde de gördüm ki şiir, edebiyat ve bu alanda ki her şey hala dipdiri durmaktadır Vahap Akbaş’ta. Üç saate yakın kaldığımız bu muhabbet faslında Nurettin Durman ve Şeref Akbaba ile yöresel dil konusunu, kelimelerin hayatımızdaki yerini, dergileri, yayınlanması gereken eserleri de konuştuk. Bir kelimeyi alıp nerden nereye doğru geldiğini ifade etmişti. Onda her kelimenin bir yeri olduğunu gördüm. “Göğe Çizilmiş Resimler” ( deneme) 1995, “Biraz İhanet” (1996) (deneme) isimli eserlerinin daha dikkatli okunması gerektiğini düşünmüştüm o zaman. Aynıyla şimdi daha dikkatli okunulması gereken çok ustalar ve eserleri bizleri beklemektedir.
Vahap Akbaş’ın bir yanıyla dostluğu, diğer yanıyla muhabbete yansıyan tebessümüyle bağ kapısında karşılayışını, önce dut, sonra kiraz ikramını ardından eşi hanımefendinin çay faslını unutmamız mümkün değil elbette. Çay faslı sonrasında çıkıp gelen komşusunun bağdan ikram ettiği kiraz, armut, dut vs. ikramlarla ayrılışımız gözlerimizin önünde duruyor. Yol boyu günebakan çiçeklerini izledik. Fotoğraflar çektirip türlü hayaller ve hatıralarla, yeni denemeler ve şiirler biriktirerek dönmüştük İstanbul’a.
Nice şiir geceleri, muhabbetli dostluklara kapılar aralıyor. Kıymetli A. Vahap Akbaş’a sağlıklı ömürler dileyerek, yeni eserler, çalışmalar beklediğimi ifade etmeliyim.
 14 Ekim 2014 – Ümraniye 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -72/1... / Şiraze
HİSSETTİĞİM MANA ŞU Kİ / Ay Vakti
GÜZEL IRMAK / A.Vahap Akbaş
ŞAİR VE IRMAK / A.Vahap Akbaş
ÇAĞDAŞ BİR GÜL YORUMCUSU / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster