DOKUZ KÖYÜN YALANI: “ONUNCU KÖY TEYATORA”

170
Görüntüleme

   Her coğrafyanın kendine has rüyası vardır. Bulunduğu coğrafyaya göre rüya göremeyen gözler karanlığa kırpılmaktan öte bir varlık emaresine de sahip değillerdir. Bu anlamda insanın kalp ve zihin merkezinden süzülüp gelen sanat da onu ortaya koyan zihin ve kalbin tasavvur ve rüyasının bir sanat eserinde kendini bulmuş halidir. Ne ortaya konan sanat ne de o sanatın sânii bulunduğu yahut kendisini ait hissettiği coğrafyanın kültürlerinden, inançlarından, toplumsal plandaki özlemlerinden, beklentilerinden, hayallerinden, rüyalarından, arayışlarından, bunalımlarından, ayrılıklarından, sevgilerinden, kavgalarından bağımsız değildir. Bağımsız olarak da değerlendirilemez. O yüzden bir şiirin tahlili, tenkidi yahut şerhi şairin bağlı olduğu zamanın, toplumun zihniyetinden bağımsız olarak ele alınamaz. Alınsa bile üç boyutlu resmin tek boyuttan ele alınarak kritiğe tabi tutulması değerlendirilmesi eksik, hatta akim kalır.
   İster edebi çizgiler içinde, isterse güzel sanatlar içerisinde herhangi bir yer bulmuş akımları da anlamanın yolu, yukarıdaki devir-şahsiyet-eser ve coğrafya düzleminden bağımsız olarak ele almak yahut o akımlardan biri merkeze alınarak eser ortaya koymak, ağız dolusu bir zan ve o zannın doğurduğu bir enkazdan ibaret kalır.
  Örneğin, Yahya Kemal’in bir dönem önemli temsilcilerinden biri olduğu “nev-yunanilik” akımını sadece “kökten batılılaşma” şeklinde anlayıp değerlendirmek de yukarıda bahsini ettiğimiz tenakuzlardan biridir. Zira Yahya Kemal’in içinde yaşadığı bu coğrafyanın “nev-yunanilik” fikrinin mirasçısı olduğu fikri ile bu coğrafyaya ait bütün kültürel mirası silip yok sayıp hatta hor görerek kökten batılılaşma fikri arasındaki farkı anlamak için –niyetler halis ise tabi- önce dinleme yahut okuma kültürüne sahip olup söz sahibine kulak kabartmak gerek:
    “Avrupa’yı anlamak için ancak Yunanlılardan başlamak lâzımdı. Biz coğrafyaca, kısmen de medeniyetçe Yunanlıların vârisiyiz.(1) 
Eğer meseleyi anlamak için geniş bir bakış açısı yahut dikkat olmazsa ve bu hususiyetlere sahip olmayanlar meselenin tarihini yazan araştırmacılar değil de bir de sanatkar olmaya namzet zihin ve kalplerse durum daha da vahimdir. Elbet de hayal mumun etrafında dönen bir pervane hükmünde olan sanat eseri birebir gerçekliği yahut tarihi gerçekliği yansıtmak zorunda değildir. Lakin o gerçeklikten –hele bu bir sinema filmi veya romansa- bütünüyle bağımsız yahut onun hilafına olmamalıdır.
    Olursa ne olur? Yazımızda ser-levha ettiğimiz gibi bir garabet ortaya çıkar. Evet uzun zaman önce vizyona girmiş kategorisine göre izleyicide çok da önemli bir karşılık bulamamış hem teknik açısından hem de kurgu açısından son derece zayıf, günü geçmiş ideolojik bir fanteziyi canlandırma gayretinin sonucu olarak, dramatize edilmiş olduğunu düşündüğümüz “Onuncu Köy Teyatora” filminden bahsediyoruz. İzlemeyenler için filmin özeti şöyle: “Asırlar önce bu topraklarda yaşayan ve Antik Yunan tiyatrosunun temsilcisi olarak kabul 
edilen Dionysos’un  Denizli’de yaşadığı köy günümüze şirin bir yerleşim yeri olarak gelmiştir. 10. Köy halkının en çok göze çarpan özelliği ise akıllarından ne geçiyorsa dile döküyor olmalarıdır. Zira köy halkı yalanın varlığını, dolayısıyla da yalan söylemeyi bilmiyordur; bu da Dionysos’un uzun zaman önce burada yalanı yasaklaması ile olmuştur. Köye tayini çıkan öğretmen başlangıçta bu durumu köye büyü yapılmış zannı ile karşılayacaktır. Bir diğer garip durum ise Dionysos’un yüzyıllardır köy halkından habersiz onlarla birlikte yaşıyor olmasıdır. Bir gün bir öğretmen ve gezici bir tiyatro ekibinin yolu köye düşer ve burada yaşayan insanların bu sıra dışı özelliklerini keşfederler. Köye gelen öğretmen görevine başlayarak köyün ilginç yaşamına dahil olmaya çalışırken, Tiyatro kumpanyası ise Dionysos’un antik çağlarda burada yaşadığını öğrenince onun adına bir oyun sahnelemek niyetindedir.
  Filmde dikkati çeken husus, Yunan efsanesine ait Dionysos miti etrafında modern bir kutsiyet ve erdem efsanesi yaratılmaya çalışılırken diğer değerlerin tahfif (aşağılanma) ve tezyife (küçümsenmeye) tabi tutulmasıdır. Geçmişte bir Türk Filmi klasiği haline gelmiş “islamofobik” duyuşun en ilkel bir sonucu olan imam olumsuzlaması bu filmde yeniden hortlatılarak bunun yapılmaya çalışılması ideolojik mesaj verme gayretinin yaratıcılık karşısındaki çaresizliğinin sonucu şeklinde bir kere daha kendini gösterir. Zira imam dua yahut ilahi yerine “mezdeke” sözleri zırvalayan menfaatçi ve sinsi bir tiptir. Köylü her zamanki gibi kaba ve hayvani dürtüleri etrafında yaşayan bir yığından ibarettir. Öyle ki kötü kadın tipi tam anlamı ile bu dürtülere göre yaşayan koca arama yolunda her yola serbestçe yönelen bir köylü kızıdır. Kızın ninesi bu durumları basit bir yaramazlık şeklinde karşılayan yaşının insanı olmaktan uzak Avrupa’dan gelen “akıllı telefon”a aklını emanet etmiş tespihi bile o telefondaki uygulamaya göre çeken cahil ve saf bir kadındır. Bu tasvirler yahut roller Yakup Kadri’nin romanından uyarlansa bu kadar benzerdi romandaki tasvirlere. Oysa yukarıda bahsini ettiğimiz mitin etrafında buluşanlar öğretmen, tiyatro sanatçısı yahut saz aşığı görünümündeki sözde “aydın” tiplerdir. Öyle ki saz aşığı bizzat Dionysos’a iman etmiş köyde kimse göremese de –gönül gözü açık olduğundan olacak- bu yağız yunan delikanlısı suretindeki yarı Tanrıyı o görebilmektedir. Ancak bir şey eksiktir. Bu “cahil” “kaba” “hurafelerle yaşayan yığınlar” karşısında bu çağdaş miti diriltecek “mağduriyet edebiyatı” ki o da hazırdır. Saz aşığı bu inancından dolayı, “yobazlar” tarafından dışlanmıştır. Heyhat! Evde kalmış sevgili ihanetinin mağduru genç öğretmenin irfanı sadece: “kadınlar sadece evlenmek için yaşamazlar” mealindeki inci-emsal (!) sözü ile bir de kadeh kaldırırken Anadolu’nun kültür zenginliğini yaptığı vurgudur. Tiyatrocuların kendi içlerinde yaşadıkları sevgili ihaneti yahut aldatılma “entelektüel bir bunalımın ve sanatçı kaprisinin doğal bir sonucu” şeklinde servis edilmiş olması da bilindik entelimsi bir bakışın ürünü. Oysa meseleye “her inanışın bir yobazı cahili olur” basit mantığından yola çıkılıp birkaç kültür çeşitlemesinin örneği şeklinde farklı kültürlerden güzel örnekler de sunulma gayretine gidilse Anadolu’nun “yobazlar”dan yahut Anadolu köylerinin sadece “cahil köylülerden” ibaret ve “yunan tanrılarından” ibaret bir iyiler kötüler savaşının yapıldığı “idealar alemi” olmaktan öte bir yer olduğu anlaşılabilirdi.
    Anlayacağınız, farklı kültürlerin beşiği Anadolu hoşgörüsü üzerinden sosyal mesaj verilmek istenirken, bir kültür üzerinden başka bir kültürden hınç alma gayretine amatörce düşülmüş bu sanat eserinde(!).
    Bu garabetlerin tümü yukarıda bahsini ettiğimiz kültürel manada ciddi bir araştırma gayreti ve birikim yoksunluğu ile beraber otuz veya kırklı yıllarda kalan ideolojik bir saplantının olumsuz sonucu olarak görülebilir.
  Velhasıl, sadık rüya görmenin en iyi yolu, ait olduğun coğrafyanın yatağında istiareye yatmaktır.
 [1] http://sabahattin-gencal.blogspot.com/2011/05/yahya-kemal-ve-nev-yunanilik.html

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

HİSSETTİĞİM MANA ŞU Kİ / Ay Vakti
GÜZEL IRMAK / A.Vahap Akbaş
ŞAİR VE IRMAK / A.Vahap Akbaş
ÇAĞDAŞ BİR GÜL YORUMCUSU / Mustafa Özçelik
DAĞI ÖZLEMEK: “İNŞİRAH” ŞAİRİ A. VAHAP... / Nurettin Durman
Tümünü Göster