YÜZÜNCÜ YILINDA TÜRK SİNEMASI

138
Görüntüleme

Lumiére Kardeşler ilk sinema filmi “L’Arrivée d’un train en gare de La Ciotat”ı soğuk bir Paris gecesinde Grand Café’de gösterdiklerinde tarih 29 Aralık 1895’di. Aynı film Alman Yahudisi Sigmung Weingberg tarafından bir yıl sonra İstanbul’da gösterildi. Türk seyircisi ilk kez yedinci sanatla karşılaşmış ve sevmişti. Kamera arkasına geçmek de çok uzun sürmedi. 1914’ün Kasımında Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı belgesel filmi ile Türk sineması ilk eserini vermiş oldu.
Aradan yüzyıl, koca bir asır geçti. Dile kolay! İkinci asrın başında durup, düşünüp Türk sinemasının serüvenini, birikimini, olduğu yeri ve olması gerektiği noktayı konuşmanın tam zamanı!
Yüzyıllık Kadraj – Türk Sinemasının Dönüm Noktaları
Sinema gelenekleri için tarihsel seyir önemlidir. Hiç şüphesiz. Sinemamızı anlamak için ilkin buradan başlamalı. Dünya sinemasının pek çok örneğinde olduğu gibi Türk sineması da ilk filminden bugüne belirli evrelerden, değişim ve dönüşüm noktalarından geçti. Geçmeye de devam edecektir.
İlginçtir, Türk sinema tarihi, politik tarihin paralelinde yol alır. 1922-1938 yılları arasında tek yönetmen devridir, örneğin. Aslen tiyatrocu olan Muhsin Ertuğrul’un filmleri sinemaya yön verir. Şekillendirir. Türk sinema türlerinin kökeni buradan neşet eder. “Nur Baba” filmi din istismarını konu edinir, “Ateşten Gömlek” ise milli duyguları. Bu dönemde sinema sanatı anlaşılmış da değildir. Tiyatro oyunlarını kameraya çekmenin ötesine pek geçemez. Derme çatma dekorların olduğu stüdyolar ve hiç hareket etmeyen kameranın önünden geçip giden oyuncular vardır. Sinemamızın ve özellikle Yeşilçam’ın müzmin hastalığı “taklit” de Muhsin Ertuğrul ile başlamıştır. Çektiği filmlerin çoğu yabancı filmlerden ya da tiyatro oyunlarından alınmadır. Anlayacağınız özgünlük yoktur.
Muhsin Ertuğrul ile simgelenen bu devrin sonu II. Dünya Savaşı yıllarına denk gelir. Türk sineması 1938-1950 yılları arasında bir geçiş çağı yaşar. Tiyatroculardan sinemacılara doğru bir yönelişin ilk adımlarıdır. Avrupa’da sinema okumuş, Turgut Demirağ, Faruk Kenç gibi burjuvazi çocukları ekmeğin bile karneyle satıldığı yıllarda filmler çekerler. Sinema sanatının farkına varılsa da bu dönem doldurma filmler dönemidir. “Barbaros Hayrettin Paşa” filmi gibi pek çoğunda yabancı filmlerden kesilen sahneler filme monte edilir. Böylece Türk sineması doldurma filmlerle tanışır. “Aşkın gözyaşları” başta olmak üzere Mısır filmleri salgını da aynı döneme rast gelir. Ağır melodram ve şarkılarla bezeli Mısır filmleri, zamanla arabesk kültüre, şarkı-türkü üzerine film çekme saplantısına dönüşecektir. Ne yazık ki!
Çok partili hayat ve Demokrat Parti iktidarı… 1950-1960 arası Türk sineması tiyatrodan da doldurma filmlerden de kurtulur. Politika gibi sinema da Amerika’ya yönünü dönmüştür. Türkiye’ye gelen 10 filmin 9’u Hollywood eseridir. Doğal olarak Türk sineması etkilenir.
Hollywood etkisi ile stüdyolarda durağan kameralar sokağa çıkar. Hareket artar. Konular genişler. Ömer L. Akad, Metin Erksan, Atıf Yılmaz gibi sinemacı yönetmenler eserler veririler. Amerikan taklitçiliği ile başlayan filmlerle Yeşilçam’ın temellerini de atarlar. Ne yazık ki estetik kaygı görülmez, özgün sinema dili oluşmaz. Köy, namus, aşk konulu, aynı starların rol aldığı sürekli taklit filmler, üstelik 1-2 hafta gibi kısa sürelerde tamamen ticari kaygılarla çekilir. Türk seyircisine izletilir.
Burada bir şeyi hatırlamakta fayda var. Türkiye’de sinema sözünü ettiğimiz sorunları yaşasa da ezber bozan yönetmenler her zaman olmuştur. Sayıları az da olsa onlar, ana akım sinemadan ayrılırlar. Kendi tarzlarını oluştururlar. Sinemayı “sanat” olarak görürler. Bugün dahi Türk sineması diye bir şeyden bahsetmek tartışma konusu olsa da Metin Erksan başta olmak üzere bazı yönetmenlerin sinema anlayışları ayrı tutulmaktadır. Tutulması da gerekir.
Kayıp Yıllar: Yeşilçam Sineması
1960 Darbesi ile Türkiye’de her şeyin değişmesi gibi sinema da köklü değişimlere uğrar. Özellikle sansürün Demokles kılıcı gibi sallandırılmasıyla sinema gerçekçilik bağından kopar. Bu kopuş beraberinde gerçek ötesi film furyasını başlatır. Nihayetinde 1966-1974 arasında Yeşilçam’ın altın çağı yaşanır. Türkiye karış karış sinema salonları ile donatılmıştır. Halkın tek eğlencesidir sinema. Yılda birbirinin tekrarı epeyce filmin çekilir. Nicel açıdan çok başarılı nitel açıdan başarısız Yeşilçam sinemasının popülerliği artar. İlgi olağanüstüdür. Ağır melodramlar, olmadık işlerin bir kişinin başına geldiği hikâyeler ve hep iyi bir sonla biten filmler… Sinema, Türk insanının duygularını hegemonya altına alır. İnsafsızca.
Sinema sektörü gelişir. Yılda yüzlerce film gösterime girer. Starlar parıldar… Fakat her rüyanın bir sonu vardır. Nihayetinde televizyonun yaygınlaşması (TRT) ile sinemaya olan rağbet bıçak gibi kesilir. Türk sineması bu kez büyük bir kriz yaşar. Savrulur. Televizyonda gösterilmeyecek filmlere yönelir. Yeşilçam’ın ağdalı yılları geride kalmış, televizyon karşısında ekonomik kaynağını kaybetmiştir.
70’lerin Türkiye’si ekonomik krizlerin, sağ-sol çatışmalarının, ambargoların yaşandığı hayat şartlarının zor olduğu yıllardır. Köyden kente göçler çığ gibidir. Varoşlar oluşur. Türk toplumu modernleşme sancıları çekmektedir. Bu minvalde arabesk kültür ortaya çıkar. Haklı sebepleri vardır! İki hayat arasında kalmışların, ezilmiş varoş kitlelerin, şehir kültürüne dâhil olamayan yığınların ifadesidir.
Sinema, 70’lerin sonu ve özellikle de 80’lerde arabesk kültür üzerinden çıkış arar. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur gibi sanatçıların şarkıları üzerine filmler çekmeye başlar. Yeşilçam’dan kalma gerçek ötesi hikâye anlatma özelliğini muhafaza ederek!
Yeni Türkiye Sinemasına Doğru
90’lara kadar kendi çabası ile ana akımdan ayrılan ve esaslı filmler çeken birkaç yönetmeni görmezden gelirsek Türk sinemasının estetik kaygı taşıdığını söyleyemeyiz. Esefle. Türk sineması özgün değildir. Fazlaca “gişe ve hasılat” tutkunudur. İhtiraslıdır. İnsanına yabancıdır. Kadim kültürünü tanımamaktadır. Yerli oryantalizm ve gerçek-dışılık arasında kalmıştır. Politik çizgisi gereği, fazlaca sınıfsal yaklaşır toplumuna. Tüm bu sebepler ve siyasal, ekonomik, sosyolojik etkenler Türk sinemasının, Fransız sineması gibi, İran sineması gibi özgün konuma gelmesine mani olmuştur. Türk sinema dili oluşamamıştır.
90’lara gelindiğinde Türkiye’de sinema yeni bir ivme kazanır. Ana akımın haricinde sanat kaygısı taşıyan yeni filmlerle tanışır. Sinemayı farklı okuyan Reha Erdem, Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirgubuz, Semih Kaplanoğlu gibi kimi yönetmenler farklı bir sinema dili geliştirirler. Merkez sinemadan kesin hatlarla ayrılırlar. Melodramlar yerini gerçek ve küçük hikâyelere bırakır. Şaşalı tipler değil hayatın içinden gelen karakterler vardır. Aşırı hareketli kameralar değil daha dingin daha estetik ve daha sabit kameralar tercih edilir. Ana arterlerde değil ara sokaklarda minimal öyküler üzerine sağlam sinema dili inşa etmeye çalışan filmler üretilir.
2000’lere gelindiğinde Türk sineması bir yandan sözünü ettiğimiz yeni bir sinema dilini oluşturmaya devam ederken bir yandan da gişe odaklı ana akım sinema eserleri üretmektedir. Sevindirici olan sinemayı sanat olarak gören yeni bir kuşağın oluşmaya başlamasıdır.
Artık Türkiye’de özgün bir “sinema” olmalı! Hollywood ya da Fransız sinemasının tekrarı ya da taklidi olmayan yeni bir sinema! Estetik ve sanat ekseni olan bir sinema! Her şeyden önce kadim kültürümüzden beslenmeli. Hikâye anlatmasını bilen medeniyetimizden etkilenmeli. Senaryosu gerçekçi olmalı. Büyük, şaşalı, olağanüstü filmler değil. Daha küçük, sakin, hayatın içinden, gerçekçi, minimal filmler… İkinci yüzyılın sonunda böyle bir Türk sinemadan bahsedilir belki. Neden olmasın!
Türk Sinemasının İzlenmeye Değer 20 Filmi
Sinemaseverler filmleri listelerken ve en iyileri seçerken zorlanırlar. Çok sayıda film arasından seçim yapmak hiç de kolay değildir. Türk sinemasının Yüzüncü Yılında biz de bir liste yapalım diye niyetlendik. Tek bir ölçümüz oldu. Türk sinemasına katkı sağlamış, sinema sanatına yeni bir nefes üflemiş filmler olsun istedik. 20 filmlik liste bu amaçtan ortaya çıktı. Tarihe böylece kaydı düşülsün diye…
1- Sevmek Zamanı, Yönetmen: Metin Erksan, 1965
2- Bir Zamanlar Anadolu’da, Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan, 2011
3- Selvi Boylum Al Yamalım, Yönetmen: Atıf Yılmaz, 1977
4- Susuz Yaz, Yönetmen: Metin Erksan, 1964
5- Kosmos, Yönetmen: Reha Erdem, 2009
6- Bal, Yönetmen: Semih Kaplanoğlu, 2010
7- Tabutta Rövaşata, Yönetmen: Derviş Zaim, 1996
8- Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Yönetmen: Ahmet Uluçay, 2002
9- Züğürt Ağa, Yönetmen: Nesli Çölgeçen, 1985
10- Yol, Yönetmen: Şerif Gören, 1981
11- Uçurtmayı Vurmasınlar, Yönetmen: Tunç Başaran, 1989
12- Anayurt Oteli, Yönetmen: Ömer Kavur, 1986
13- Masumiyet, Yönetmen: Zeki Demirgubuz, 1997
14- Polis, Yönetmen: Onur Ünlü, 2006
15- Gurbet Kuşları, Yönetmen: Halit Refiğ, 1964
16- Eşkıya, Yönetmen: Yavuz Turgul, 1997
17- Gelin, Yönetmen: Ömer Lütfi Akad, 1973
18- Babam ve Oğlum, Yönetmen: Çağan Irmak, 2005
19- Kelebekler Sonsuza Uçar, Yönetmen: Mesut Uçakan, 1993
20- Pandoranın Kutusu, Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu, 2008

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

HİSSETTİĞİM MANA ŞU Kİ / Ay Vakti
GÜZEL IRMAK / A.Vahap Akbaş
ŞAİR VE IRMAK / A.Vahap Akbaş
ÇAĞDAŞ BİR GÜL YORUMCUSU / Mustafa Özçelik
DAĞI ÖZLEMEK: “İNŞİRAH” ŞAİRİ A. VAHAP... / Nurettin Durman
Tümünü Göster