SAKLI MEKTUPLAR LXXI

181
Görüntüleme

bahara az kala Grant Park martılarla eğlenir tüm integral özelliklerin altını çizerek,
rahatı kaçmıştır kışın, huzursuzluk dalgalarla bir gider bir gelir önüm sıra.
kuzey’in göle bakan tarafında kederli hışırtılar eşliğinde söyleşirken
yorgun bekler hep Maple, Oak, Elm, Spruce ve Susen
insanın Şirâze bu görüntüyü öpesi gelir.
gün biter burada, bileklerimizden social rutinlere zincirli
Roma tarihindeki karyatid sütunların kırık parçalarını araştıran arkeolog tavrında
kendime kaçacak zaman ve mekân aramaya inatla devam ederim.
neye “dur” diyemediğimi, kime sırtımı dönüp gidemediğimi bilip de
tüm cesaretimden yoksun Şirâze akıl oyunlarına gizlenirim,
o kadar ki, her görenin inanası gelir.
uğrar bazen yolunu şaşırmış sakınımsız arzular,
kendinden geçmiş çocuksu oyunlar,
varlığını unuttuğum şaşılası heyecanlar felsefenin ana yurdundan sızıp.
yıl ’94, Hayyam’ın dörtlüklerini okur sanki biri bana doruklara örülmüş Alamut’tan.
Patmos’ta beyaz badanalı evimin damından Semerkand’a doğru bakarım doğu’ya
okunan dörtlükleri duymak ve maviye bulamak için Ege’de.
beklenen beklenmedik bir anda hayatın içine süzülüverince sis gibi, duman gibi, nem gibi
korku uyuduğu köşede ansızın uyanıverir sise, dumana, neme karşı
ve değişimin yüreğime vurabileceği pranganın şıngırtısıyla pusarım karanlığa karışıp.
yine de deep bir çekimden kurtulamadan kandırmaya başlarım kendimi leisurely;
ama’lar keşkeleri bir kaşık suda boğar,
neden’ler nasıl’ların arasına karışıp işi içinden çıkılmaz yapar,
insanın o an işte çıldırası gelir.
senin de bildiğin aynı baharda Şirâze
Santa Maria, Rio del Frari’ye bakar San Polo’dan uzanarak.
yorgun gondolumun salınışı morality ile anlaşmazlığımı hatırlatır bana.
bazilika duvarlarında, çan kulelerinde yalan’a diz çöküşü,
sıcak bir ekmeğin kokusunda yıllanmış hüznü,
yabansılığımı, pervâsızlığımı o hüzünle sarmalayıp her yere götürüşümü
anarım çarpık düzeninde inişli çıkışlı sokaklarımın.
yeşil bir kubbe, beyaz şerefeli bir minare, kemerleri yaralı iç avlu görmek isterim
içim daralır bunca katedral arasında kasvetten
o an işte, huzura çıkmak için insanın secdeye kapanası gelir.
doğduğun yerde Şirâze; makiler varmış, limon ağaçları
ve duman kıyıdaki Rus bacalarından tüten.
yengeçler sabah yürüyüşüne çıkarmış, suyuna da fabrika atıkları karışırmış nehrin.
yıldız toplarmış sahilinde çocuklar,
motor gürültüsünde yiten türküler de hep yosun kokarmış.
uçaklar trenlere tepeden, trenler gemilere karadan, gemiler de her şeye ıslak bakarmış
ama kimselere görünmeden.
bazı gecelerde yer sallanırmış gürültüyle, çatırdarmış Amanos;
bazı gecelerde havaya ağırlık çöker yaprak bile kıpırdamazmış.
çocuklar bütün sokaklarda, sokaklar bütün oyunlardaymış,
demir dövülürken tezgâhlarda, her darbede ‘is, is’ sesi yayılırmış ufka. 
Aşanti yırtık ceplerine doldurup o günlerden tüm alabildiklerini
bir dünya kuracağını sanmış,
bilemeden dünya içine başka bir dünya sığdırılamayacağını
ya da
kurayım derken o dünyanın kendi üzerine yıkılacağını.
zaten yırtıklardan birer ikişer düşenler kaybolup gitmiş geride
belki de ondanmış bir dünya kuramayışı, eksik parçaları tamamlayamayışı.
senin yolun Ararat’a, Cape Verde’ye, Panjin’e düşmüş
onun yolu hiç affedemediklerinden kıt’alarca uzağa.
“lâ” demiş yabancılığa, tatsızlığa, anlamsızlığa;
ama yavaş yavaş hâlsizlik yanaşıp yapışmış yakasına,
yüreğini saran hastalık bütün vücuduna habisçe yayılmış.
o günden sonra işte
kelimeler alıp, kelimeler vermiş hüzün kaplı defterler içinde
masalları hayır dualarla kağıtlara geçirmiş;
koklamış, okşamış, sarmış, saklamış…
yazdığı tasvirsiz öykülerin içinden bakıp,
birgün gelsin de Şirâze’si aşkı gözlerine akıtsın istemiş.
öyle ki, okuyunca insanın aşk olası gelir.
rıhtımlı şehirlerde yaşadım, pelikanları yanıma konan
yunusların dansını seyrettiğim vapur gezintilerim oldu
timsahlarla yürüyüş yaptığım sokaklar girdi hayatıma
akbabaların üzerime atıldığı dibi bataklık orman sınırlarını mesken edindim
çünkü
insandan çok onlarla karşılaştım bu topraklarda,
insandan çok onların free olduğunu gördüm.
kuralsız, klişesiz, duvarsız, hiçbir obstacle olmadan, yargılamadan, yanıltmadan
ve anlamsız ayrıntılara takılmadan soluk alış verişlerine tanıklığımda
insanın insana tüm yaptıklarına ey sevgili! Şirâze’min şaşası gelir.                        
Şirâze’m
senmişsin düğüm
ondanmış meğer
hep hüzün hep hüzün.
birgün gözümü Hania’da açsam
    ve inanamasam
      geldiğine opal kakmalı güzün.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GİRDİNİZ YA KAPIDAN / Ay Vakti
KENDİ İSMİNE BAKABİLEN İNSAN / Semra Saraç
SAKLI MEKTUPLAR LXXI / Şiraze
NECİP FAZIL’A MUHABBETİN BEDELİ / Muhsin İlyas Subaşı
YİTİK CENNET’İN PEŞİNDE: MEHMET AKİF İNAN... / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster