Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -82

bahara az kala Grant Park martılarla eğlenir
tüm integral özelliklerin altını çizerek
rahatı kaçmıştır kışın, huzursuzluk dalgalarla bir gider bir gelir
kuzey’in göle bakan tarafında kederli hışırtılar eşliğinde söyleşirken
yorgun bekler hep Maple, Oak, Elm, Spruce ve Susen
insanın Şirâze bu görüntüyü öpesi gelir

gün biter burada, bileklerimizden social rutinlere zincirli
Roma tarihindeki karyatid sütunların kırık parçalarını araştıran arkeolog tavrında
kendime kaçacak zaman ve mekân aramaya inatla devam ederim
neye “dur” diyemediğimi, kime sırtımı dönüp gidemediğimi bilip de
tüm cesaretimden yoksun Şirâze akıl oyunlarına gizlenirim
o kadar ki, her görenin inanası gelir

uğrar bazen yolunu şaşırmış sakınımsız arzular
kendinden geçmiş çocuksu oyunlar
varlığını unuttuğum şaşılası heyecanlar felsefenin ana yurdundan sızıp
yıl ’94, Hayyam’ın dörtlüklerini okur sanki biri bana doruklara örülmüş Alamut’tan
Patmos’ta beyaz badanalı evimin damından Semerkand’a doğru bakarım doğu’ya
okunan dörtlükleri duymak ve maviye bulamak için Ege’de
beklenen beklenmedik bir anda hayatın içine süzülüverince sis gibi duman gibi, nem gibi
korku uyuduğu köşede ansızın uyanıverir sise, dumana, neme karşı
ve değişimin yüreğime vurabileceği pranganın şıngırtısıyla pusarım karanlığa karışıp

yine de deep bir çekimden kurtulamadan kandırmaya başlarım kendimi leisurely
ama’lar keşke’leri bir kaşık suda boğar
neden’ler nasıl’ların arasına karışıp işi içinden çıkılmaz yapar
insanın o an işte çıldırası gelir

senin de bildiğin aynı baharda Şirâze
Santa Maria, Rio del Frari’ye bakar San Polo’dan uzanarak
yorgun gondolumun salınışı morality ile anlaşmazlığımı hatırlatır bana
bazilika duvarlarında, çan kulelerinde yalan’a diz çöküşü
sıcak bir ekmeğin kokusunda yıllanmış hüznü
yabansılığımı, pervâsızlığımı o hüzünle sarmalayıp her yere götürüşümü
anarım çarpık düzeninde inişli çıkışlı sokaklarımın
yeşil bir kubbe, beyaz şerefeli bir minare, kemerleri yaralı iç avlu görmek isterim
içim daralır bunca katedral arasında kasvetten
o an işte, huzura çıkmak için insanın secdeye kapanası gelir

doğduğun yerde Şirâze; makiler varmış, limon ağaçları
ve duman kıyıdaki Rus bacalarından tüten
yengeçler sabah yürüyüşüne çıkarmış, suyuna da fabrika atıkları karışırmış nehrin
yıldız toplarmış sahilinde çocuklar
motor gürültüsünde yiten türküler de hep yosun kokarmış
uçaklar trenlere tepeden, trenler gemilere karadan, gemiler de her şeye ıslak bakarmış
ama kimselere görünmeden

bazı gecelerde yer sallanırmış gürültüyle, çatırdarmış Amanos
bazı gecelerde havaya ağırlık çöker yaprak bile kıpırdamazmış
çocuklar bütün sokaklarda, sokaklar bütün oyunlardaymış
demir dövülürken tezgâhlarda, her darbede ‘is, is’ sesi yayılırmış ufka
Aşanti yırtık ceplerine doldurup o günlerden tüm alabildiklerini
bir dünya kuracağını sanmış
bilemeden dünya içine başka bir dünya sığdırılamayacağını
ya da

kurayım derken o dünyanın kendi üzerine yıkılacağını
zaten yırtıklardan birer ikişer düşenler kaybolup gitmiş geride
belki de ondanmış bir dünya kuramayışı, eksik parçaları tamamlayamayışı
senin yolun Ararat’a, Cape Verde’ye, Panjin’e düşmüş
onun yolu hiç affedemediklerinden kıt’alarca uzağa
“lâ” demiş yabancılığa, tatsızlığa, anlamsızlığa
ama yavaş yavaş hâlsizlik yanaşıp yapışmış yakasına
yüreğini saran hastalık bütün vücuduna habisçe yayılmış
o günden sonra işte
kelimeler alıp, kelimeler vermiş hüzün kaplı defterler içinde
masalları hayır dualarla kağıtlara geçirmiş
koklamış, okşamış, sarmış, saklamış…
yazdığı tasvirsiz öykülerin içinden bakıp
bir gün gelsin de Şirâze’si aşkı gözlerine akıtsın istemiş

öyle ki, okuyunca insanın aşk olası gelir

rıhtımlı şehirlerde yaşadım, pelikanları yanıma konan
yunusların dansını seyrettiğim vapur gezintilerim oldu
timsahlarla yürüyüş yaptığım sokaklar girdi hayatıma
akbabaların üzerime atıldığı dibi bataklık orman sınırlarını mesken edindim
çünkü
insandan çok onlarla karşılaştım bu topraklarda
insandan çok onların free olduğunu gördüm
kuralsız, klişesiz, duvarsız, hiçbir obstacle olmadan, yargılamadan, yanıltmadan
ve anlamsız ayrıntılara takılmadan soluk alış verişlerine tanıklığımda
insanın insana tüm yaptıklarına ey sevgili! Şirâze’min şaşası gelir

Şirâze’m
senmişsin düğüm
ondanmış meğer
hep hüzün hep hüzün
bir gün gözümü Hania’da açsam
ve inanamasam geldiğine

opal kakmalı güzün

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GİRDİNİZ YA KAPIDAN / Ay Vakti
KENDİ İSMİNE BAKABİLEN İNSAN / Semra Saraç
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -82 / Şiraze
NECİP FAZIL’A MUHABBETİN BEDELİ / Muhsin İlyas Subaşı
YİTİK CENNET’İN PEŞİNDE: MEHMET AKİF İNAN... / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster