“SOMA FACİASI”NIN İÇTİMAİ ROMANTİK YAKLAŞIM AÇISINDAN TAHLİLİ

176
Görüntüleme

Öyle elim hadiseler vardır ki milletlerin hayatında derin izler bırakır. Öyle yangınlar vardır ki çoğu zaman içinde olduğu coğrafyanın en küçük uzuvlarını sarar. Münkesir bir ağızdan çıkan her nefeste, kaynayan çorbaların buharında, içilen çaylarda, yağan yağmurda kokusunu duyarsınız kimi yangınların. Kimi feryatlar vardır ki mezkur coğrafyanın bir uzvundan bir başka meskun uzvunda öyle bir yankılanır ki bebekler o gün ağlarken zamana şerh koymaya azmetmiş küçük bedenler halini alırlar, bir kapının gıcırtısına kulak verseniz kapının ardına sinmiş sarsıla sarsıla ağlayan bir omuzun tecessümünü görmek sizi şaşırtmaz.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye tarihinde yaşadığı elim hadiselere birini daha ekledi. 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde meydana gelen yangında üç yüze yakın işçi hayatını kaybetti. Meseleye derinlemesine bakabilenler için Türkiye’yi yasa boğan bu hadisede hayatını kaybeden yahut yaralanan her insan ayrı bir hikaye belki ayrı bir romandı. Zira her birisi bu ciğer-sûz hadisenin akabinde bir araya gelerek vücut bulmuş bir rakam değil her biri bir alem olarak bu alemden gidenlerdi. Bu bakış açısı genel olarak geçmişten bugüne meseleye vakanüvis gözlüğüyle yahut epik bir üslupla yaklaşmanın ötesine geçmekte zorlanan edebiyatımız için geç kalınmış bir yaklaşımdır. Zira edebiyatımız, dün şiiriyle, romanıyla, hikayesiyle, tiyatrosuyla Çanakkale Deniz Savaşını sadece kolektif perspektiften ele alırken maalesef bu hadiseyi bireysel duyuşlarla mezcedememiş tarih derslerinde anlatılanları dramatize etmekten öte geçememiş eserler müzesi halinde teşekkül etmiştir. Şimdilerde en azından batı edebiyatını, yahut haber bültenlerinde batılı metin (story) yazarlarını taklit makamında da olsa bu kalıplar kırılmaya çalışılmaktadır.
Zira trajik hadiselerin dramatize olmaya ihtiyacı yoktur. Hadiselerin bizatihi kendisi bir drama ve o hadiseyi yaşayanlar ise o dramanın zorunlu oyuncularıdır. O
yüzden “Nasıl Hoşunuza Giderse” isimli komedisinde William Shakespeare:“Bütün dünya bir sahnedir ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu; girerler, çıkarlar. Bir kişi birçok rolü birden oynar. Bu oyun insanın yedi çağıdır. İlk rol bebeklik çağıdır. Dadısının kollarında agucuk yaparken… Sonra mızıkçı bir okul çocuğu… Çantası elinde; Yüzünde sabahın parlaklığı, ayaklarını sürüyerek okula gider. Bundan sonra aşık delikanlı gelir. İç çekişleri ve sevgilinin kaşlarına yazılmış şiirlerle. Sonra asker olur garip yeminler eder, leopara benzeyen sakalıyla, onurlu ve kıskanç, savaşta atak ve korkusuz. Topun ağzında bile şöhretin hayallerini kurar. Sonra hakimliğe başlar. Şişman göbeği lezzetli etle dolu, gözleri ciddi, sakalı ciddi kesimli… Bilge atasözleri ve modern örneklerle konuşur ve böylece rolünü oynar. Altıncı çağda ise palyaço giysileriyle, gözünde gözlüğü, yanında çantası… Gençliğinden kalma pantolonu, zayıflamış vücuduna bol gelir ve kalın erkek sesi tekrar çoçukluğundaki gibi incelir. Son sahnede bu olaylı tarih sona erer. İkinci çocuklukla her şey biter, dişsiz, gözsüz, tatsız, hiçbir şeysiz.” diyecektir. 1(HAŞİYE) işte bu durumda edebiyata düşen “Hayat” adlı bu oyundaki satır aralarını doldurmak, haşiyelerini koymak, bu senaryoya bir anlamda Derkenar olmaktır. Bunu söylerken amacımız edebiyata toplumsal gerçekçilerin yaptığı gibi vazifeler yüklemek değil edebiyatın doğasında var olanı nazara vermektir. Yani edebiyat içinde bulunduğumuz çağdaki asli hüviyeti ile ortaya konulduğunda yukarıda bahsini ettiğimiz durum kendiliğinden teşekkül edecektir. Çünkü edebiyat, gelişimini, içinde bulunduğu dönemin sosyal, siyasi,
ekonomik ve kültürel gelişmelerinden bağımsız olarak oluşturamaz. Ortaya konulan edebi ürünler ister toplumsal fayda amacı güdülerek oluşturulsun isterse sadece bireyi ve sanatı merkeze alarak oluşturulsun mutlaka ortaya çıktığı dönemden izler taşır. Zira kaygısı ister ferdi olsun isterse toplumsal, bir edebi eseri meydana getirmeye vazifeli kılınmış her kalem yahut bir sanat eseri olarak ağızdan çıkan her kelam, ait olduğu toplumun hamuruyla yoğrulan bireyin malıdır. Hangi maksatladır bilinmez ama; her ne kadar bazılarının iddia ettiği şekliyle Divan edebiyatımız, eğer bütünüyle toplumdan kopuk bir edebiyat olsaydı biz, en basit ve
en bariz şekliyle karşımızda duran Fuzuli’nin “Şikayetname” isimli eserini örnek verme şansına dahi sahip olamazdık.
Destan döneminden tutun günümüz modern yahut post-modern edebi ürünlerine kadar ortaya konan her eser kendi zamanının çocuğudur.
Kendi zamanının özleyişiyle, bekleyişi ile inlerken kendi zamanının makamında yapar bunu. Kendi coğrafyasının rüzgarıyla dalgalanır, kendi mistik duyuşuyla ürperir, kendi yoksulluğu ve yoksunluğu ile zenginleşir.
Yukarıdaki bu tespitleri “içtimai romantizm” ve “milli romantik duyuş” la ifade etmek mümkündür.
Bilindiği gibi “milli romantik duyuş tarzı” en kısa tarifiyle maziyi(geçmişi) halde(şimdi) duymak demektir.2 Ama bu sadece meseleye epik yahut hamasi duygularla yaklaşmak değil maziyi şimdi ile “paralel bir zaman” düzleminde duymaktır. Bu cümleden olarak “milli romantik duyuş tarzı”nı en geniş anlamda: Bir “milletin uzak geçmişini, tarihi macerasını, dini servetini, halk zihni faaliyetlerini ve ecdat yadigarlarını değerlendirmek”3 şeklinde tarif etmek
daha uygun olur kanaatindeyiz. Bu duyuş tarzına sadece “millet” kavramı etrafında bakmak insan denen çok yönlü varlığın bir birey olarak değerlendirilirken resmin bir tarafının karanlık kalacağı kanaatindeyiz. Her ne kadar kendisi “milli romantik duyuş tarzı” ile alakalı Türk Edebiyat Tarihi araştırmalarının önemli isimlerinden olan Banarlı: “ Kubbealtı
Akademi Mecmûasının 1972 yılındaki ilk sayısında çıkan “Millî Romantizmin İdrâki” isimli yazısında Türk edebiyatına ve Türkçe’ye millî romantizm içinden bakar. O, milletleri uyandırma ve kalkındırmada çelikten temel vazifesi gören millî romantizmin, bir milletin tarihte ve temel coğrafyada vucûda getirdiği büyük eserlerin farkına varması demek olduğunu belirtir. (Banarlı, 2004:VII)”4şeklinde görüşlere sahip olsa da meselenin bireye dönük evrensel tarafını tarif ederken “İçtimai Romantizm” ifadesini kullanacaktır ki bu ifade günümüz için daha ayağı yere basan bir tanımlama olarak algılanmalıdır. Banarlı, Fuzuli şiirlerindeki hüznü tahlil ederken “Resimli Türk Edebiyatı”nın Fuzuli maddesinde, bu hüzün sinmiş Fuzuli şiirlerini doğdukları coğrafya ile ilişkilendirecek ve o coğrafyada hakim olan hüznü “içtimai romantizm” kavramı ile tarif edecektir.5 Zira Bağdat, geçmiş asırlardan tevarüs edilen istilaların, savaşların ve o savaşların yok ettiği hayatların şehridir. Fuzuli bu yüzden “dünyaya karşı müteneffir”dir.6 O yüzden maziyi ve şimdiyi “paralel zaman düzleminde duyma” eylemi söz konusu olduğunda “milli romantik duyuş” yerine “içtimai romantik duyuş” tanımı daha kapsamlı bir kavram olacaktır. İşte bu kavramlar etrafında Çanakkale Savaşı ve Soma Faciasında gelişen iki önemli hadise meseleyi somutlaştırmamız açısından önemlidir. Bunlardan birisi Çanakkale’de Herbert’ın hatıralarında geçen hadisedir:
“Aubrey Herbert(İngiliz subayı)Çanakkale savaşlarında cephede görevlidir. Daha önce İstanbul’da İngiliz Büyükelçiliği’nde yıllarca asker olarak görev yapmış olduğundan, Türkçe’yi ana dili gibi konuşabilmektedir.Bunun için İngilizler O’nu, tercüman olarak istihdam etmektedirlerHerbert, Çanakkale anılarını bir araya toplamış kitap olarak yayımlamıştır. Sonrakiyıllarda bu kitap Türkçeye “Devler Ülkesinde Devler Savaşı Çanakkale” ismiyle çevrilmiş ve yayımlanmıştır.
İşte bu Aubrey Herbert anlatıyor:
“-Kabatepe’de görev yapıyordum. Görevim cepheler arasında ölü ve yaralıların durumlarını yerinde incelemek ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamaktı. Bu arada yaralılardan ve esirlerden
istihbarat elde etmek görevimi de yapmaya çalışıyordum. Siperler arasında dolaşırken çam ağaçları vardı. Onların altına gittim. Sıcak dayanılacak gibi değildi. Bombardımansa göz açtırmıyordu.Yaralı iki Türk askerine rastladım. Ağır yaralıydılar ve inliyorlardı. Hele birinin durumu ağırdı. Bilincini yitirmişti Can vermek üzereydi.Mataramı çıkarıp su vermek istedim.Arkadaşına döndü baktı:-O’nun durumu böyle ağırken, bu suyu içmek bana yakışmaz!..Dercesine su içmeyi reddetti…”
Bir diğeri ise haberlere ve sosyal medyaya sirayet eden Soma Faciası sonrası kendisini kurtarmaya gelenlere “Abi beni bırakın Mahmud’u kurtarın onun karısı hamile, ben bekarım.” İfadesini kullanan maden işçisinin tavrıdır.
Olaylar farklı ama hadiseler aynıdır. İşte asırlardan tevarüs edilen bu hadiseler ve bu hadiseler karşısında benzer tavır bir anlamda içtimai romantik duyuş şeklinde tarif edilebilir. İşte bu duyuşu işleyebilen eserler ki maziyi ve hali paralel düzlemde duyan ve duyurabilen eserlerdir.
Paralel bir evren var mıdır? Varsa bu paralel zamanlar arasında etkileşim söz konusu mudur? Kuantum fiziği bunun neresindedir? Bunu bilemeyiz. Ama bildiğimiz bir gerçek var ki geriden geldiği halde duyuş ve düşünüş olarak belki “yüz bin devir ileride” olan edebiyat ikliminde bir paralel evren ya da zamandan bahsetmek söz konusu. Kim bilir şair
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.”
Derken bizimle aynı şeyi söylüyordu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GİRDİNİZ YA KAPIDAN / Ay Vakti
KENDİ İSMİNE BAKABİLEN İNSAN / Semra Saraç
SAKLI MEKTUPLAR LXXI / Şiraze
NECİP FAZIL’A MUHABBETİN BEDELİ / Muhsin İlyas Subaşı
YİTİK CENNET’İN PEŞİNDE: MEHMET AKİF İNAN... / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster