BİLGE, İRFAN SAHİBİ BİR KRAL (ALİJA ALİ İZZETBEGOVİÇ)

İnsan yaşarken hayatı anlamlı yaşamalıdır. Anlamlı yaşanılmış hayatlar toplumlara, devletlere ve insanlara örneklik teşkil eder. Bilge olmak, bilgiyle donanmış olmayı yeterli görmez. Bilgelik; topladıklarıyla, savunduklarıyla, düşündükleriyle ve inandıklarıyla ortak bir fotoğrafın, ortak bir anlayışın, ortak bir düşüncenin oluşmasını sağlamaktır.  Hikmet arayıcılarının kendilerini buldukça, düşüncelerini daha da anlamlı hale dönüştürmeleriyle oluşan ehli, hikmet, ehli gönül ve ehli hal ile donanmışlığı da ifade eder. Burada hem ehli hikmet hem de ehli irfan bir arda bulunmuş olur. Bu yalnızca, bizim kültürümüzde var olan asil gerçeğimizdir.
Büyük dünya insanlığına büyük düşünebilen, hayata, olaylara büyük bakabilen, en kritik zamanlarda birlikte olduğu dostlarını, arkadaşlarını, koruyup kollayabilen ve onları en iyi şekilde eğitip geleceğe yönlendirebilen bir lider algısı da gereklidir. Hem bilgelik sırrı, irfan donanımı hem de yöneticilik vasfıyla önder olma İslam coğrafyasında mevcuttur. Avrupa’nın göbeğinde bir dünya devleti olan Saray Bosna’da böyle bir süreci yaşamış ve bilge bir yöneticiyle yeniden var olmanın zorunluluğunu idrak etmiştir. 
Kendi inançlarından taviz vermeyen insanlar toplumu da etkiler. İdeolojilerin, felsefelerin ve inançların böyle bir etkisi her zaman vardır. Vahiyden beslenen insanlar birbirlerine bağlandıklarında çıkar hesabı gütmezler. Onları birbirine bağlayan öz İslam inancıdır, Allah ve peygambere olan bağlılıktır. “Birbirinizi sevmedikçe mümin olamazsınız” ifadesiyle kardeşliğin tek sebebinin, kopmaz ve pörsümez tevhidin unsurunun “müminler kardeştir” unsuruyla birleşmesidir. Alija Ali İzzetbegoviçböyle bir inançla, imanla kardeşliği tesis etme adına yürüdü. Mücadelesi böylesi bir kardeşliğin tesisiydi. O nedenle kendi duruşunun bilinmesi anlamında şöyle ifade ediyordu;  “Ben bir Müslüman’ım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.” Son yüzyılın Müslümanlarından bir Müslüman, mücahitlerinden bir mücahit, liderlerinden bir lider, bilgelerinden bir bilge, babalarından bir baba, inandıklarıyla yaşayıp hayatıyla örnek olan bir şahsiyetti Alija Ali izzetbegoviç. “Ben bir Müslüman’ım ve öyle kalacağım” dedi. Öyle yaşadı, öyle örnek oldu ve öyle tanıklıklar sürüyor.
Bu tür örnekler toplumları değiştirir. Bu tür liderler toplumlarını ayağa kaldırır, ölmek üzere sanılan yerden Allah diriltici İslamnefesleriyle onları yeniden var eder. Her asrın bu tür bilgeleri kendi toplumlarıyla birlikte var olan diğer toplumları da bir şekilde etkiler. Batının ortasında, Avrupa’nın tam da göbeğinde kabul edilen Bosna’daki bu diriliş ustası “Batı İslam Bilgesi”vasfıyla anıldığı gibi “Çağdaş İslam Bilgesi” diye de anılabilir. Bilgelik burada liderlikle birlikte anılıyor, tıpkı Osmanlı Devlet Başkanlarının bilge liderleri gibi. Kanuni, Yavuz, Fatih, II. Abdülhamit gibi. Bu tür devlet adamları hem ilim, hem sanat, hem tefekkür sahibi, hem lider, hem de komutandır. Yaşadıkları asrı aydınlatmak için asla taviz vermeyen bir iradeye ve inanca sahiptir. Çağın şartlarını bilmeyen ilim adamları çağına söz söyleyemez. Hem çağın şartlarını iyi bilecek hem kendi alanında iyi söz sahibi olacaktır. Bunun ikisiyle çağına şekil verebilir ilim erbabı. Burada hem dini hem de dünyevi ilimleri (ki bu tasnifi oldum olası doğru bulmam) bir arada bulundurulması icap eder. Bir yanıyla sanattan, diğer yanıyla felsefeden, diğer yanıyla Kuran ilimlerinden ve dahası insana ait olan insan psikolojisinden, toplum psikolojisinden anlayan bir irfan sahibi olmamız icap eder. Öyle olunmalıdır. Çağına tanıklık eden her aydın bu vasıflara sahip olmalıdır. Alija Ali İzzetbegoviç böyle bir birikim sahibiydi. O nedenledir ki toplumun inanmış ya da inanmamış diye ayrımını yapmadan desteğin %90’nını alabilen pek az lider vardır. Cesur, kararlı, hayatını idealine adayan, salt dünyalık bir mücadele içinde olmadığını her anında hisseden ve hissettiren, bilge, irfan ve ilim sahibi bir liderdir o. Asla İslam’dan, kardeşlikten, namazdan, taviz vermez. Yeni yüzyıla örnek bir lider fotoğrafı bıraktığı 17 Ekim 2003 tarihi kendisini ve toplumunu yaşatacak olan ruhu da geride bırakmış oluyordu. Bu ruh yaşayan ve yaşatan bir ruhtur. “Onlara ölüler demeyiniz gerçekte onlar diridirler” hükmüyle daha da kalıcı olmayı sürdürecektir. Hayırlı insanların, amelleriyle ve davranışlarıyla hayırları görülür. Hayrın sahibi bu insanlar bedenen aramızda olmasalar da onlar ruhen hep yaşamaktadır. Onlar manevi bir alanda yol göstericiliği sürmektedir. Dokunamaz, göremez ve birlikte yiyemez ve içemezsiniz ama manen onlar diridirler. Her an onlara tanıklıklarımız; savunduklarımızla, yaşadıklarımızla sürmektedir.
Bir lider düşünün ki geçmişini yok saymadan geleceğe ışık tutuyor ve rehber oluyor. Bir lider düşünün, geçmişin asla unutulmaması gerektiğini vurgulayarak gelecek için umut olarak görüyor. O ulusuna ve insanlığa şöyle sesleniyor; “Bize yapılan soykırımı unutursak bunu bir daha yaşamaya mecbur kalırız. Size asla intikam peşinden koşun demiyorum ama yapılanları da asla unutmayın! Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.”
İrfan sahibi olmak, izan sahibi olmakla da yan yana. Yan yana duran ve yan yana yaşayan kavimlerin, kabilelerin, devletlerin ve komşuların birbirlerine olan hakları insanın insana olan haklarından ziyade yaratıcının verdiği yaşama hakkıdır da. Savaşlar, liderlerinin özelliklerini daha da artırır, geliştirir ve gösterir. Büyük dünya liderleri en çok kritik zamanlarda toplumlarını disipline edebilmiş, onları bir arada tutabilmiş ve onların ruhlarındaki pörsümeye engel olabilecek adımlar atabilmiş ve nutuklar irat edebilmişlerdir. Bu konuya da dikkatleri çekiyor Alija Ali İzzetbegoviç ve “Bilge Kral” şöyle ifade ediyor;
“Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak bunu onlardan(Sırplardan) dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak, Allaha ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur. Onlara karşı değil.” Bilgelik durup dururken, liderlik durup dururken kazanılmıyor tıpkı şairlik durup dururken elde edilemediği gibi.  Önemli eserler bıraktı geride. 1980 yılında belleğimize düşen “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eseriyle, ümmet anlayışını yeniden gündemde tutan, tutulmasına kapılar aralayan Alija Ali, bir bilim ve ilim adamı olarak, bir felsefeci olarak da büyük ilgi gördü. Liderler daha çok bilge insanlara benzer. Toplumundan ayrıldıktan sonra daha çok fark edilirler. Dünyaları, yaptıklarının ve yapılmasını istediklerinin kavranılması kendilerinden sonra ki zamanlara bırakılmış gibidir. Çoğunlukla böyledir. 
Muhammet İkbal ile Mehmet Akif Ersoy zaman zaman gözlerimin önünde yan yana durur. Birbirlerine çok mu benzer. Elbette benzeyen yönleri fazladır. Bu nedenle olmalıdır ki Alija Ali ile de bu iki İslam şairi sanki farklı bir yönüyle yan yana durmaktadır. 1970 yılında kaleme aldığı “İslam Bildirisi” bu yolculuğun da belirginleşen ana çizgisiydi. Hedefi olanlarla, idealistlerin isimleri kaybolmuyor. Tarih bir şekilde onları kaydediyor. Kurtuluş savaşları esnasında yayınlanan Sebilürreşat, Sıratı Müstakim, Mehmet Akif’le Eşref edip’i nasıl yan yana durduruyorsa İzzetbegoviç’in “İslam Bildirisi” bir bakıma hem kendi yaşadığı coğrafyada hem de İslam coğrafyasında dikkatleri de çekmişti. Müslümanlar uyanmalı, birlik ve beraberlik içinde bir Ümmet bilinci oluşturmalıydı. Tevhidi İslam – İttihadı İslam, mutlaka ve mutlaka gerçekleşmeliydi.  Bir taraftan sivil üstünlük alanlarında varlığını ortaya koymaya çalışıyor, bir taraftan siyasal zeminleri yokluyor bir diğer taraftan da ilim yolunda üzerine düşeni yapıyordu. Hem örgütlenme şuuru, hem tarih şuuru, hem din şuuru ve hem de siyasal şuura ihtiyaç vardı ve bunların temellerini atmak için olanca gücüyle çalışıyordu. “Bilge Kral” denilse de kral filanda değildi. Halkın içinden gelen, halkın dili ve yüreği olan yine halkın inançlarına saygı duyan, herkesin inancını kutsal gören davranışla insanlara insanca yaşamanın gerekliliğini anlatıyordu Alija Ali. Boşnak halk Alija’ya “Bilge Kral” diyordu. Çocukluk ve gençlik yıllarında kazanılanların gelecekteki hayatı nasılda tanzim ettiğini Alija Ali’nin şahsında görebiliriz. Tıpkı; savaş esnasında yürüdüğü sokakta top mermileri düşer ve yerde yaralı, vurulmuş yatmakta olan bir kadının, “Başkanım toplar düşüyor ve siz hala yürüyorsunuz” deyince, Aliya “bu çok uzun düşünülmüş, upuzun bir yürüyüştür” diyerek yürüyüşünü sürdürür. Azmini, liderliğini, kararlılığını, bilgeliğini ve irfanını ortaya koyar.
Sivil yapılarla, dernek çalışmalarıyla, örgütleşme ve “okumak özgürlüktür” diyerek okumaya verdiği önem dikkate alınmalıdır. Akademik çalışmayla birlikte felsefeye olan ilgisi ise kendi yaş gurubundan farklı olduğunu da ortaya koyan özelliklerdendir. SDA’yı kurarak siyasal çalışmalardaki başarısı, savaştaki stratejik ve liderlik vasfı da onun bilgeliğini perçinlemiştir. Bosna-Hersek halkının % 90’nından fazlasının oyuyla Cumhurbaşkanı seçildiği düşünüldüğünde sadeceMüslüman Boşnakların değil, diğer unsurların (Hırvatlar- Sırplar’ın)da oylarını aldığı unutulmamalıdır.  “Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.” Böyle söyleyen bir lider aynı zamanda şunları da ilave ediyordu; “Nefrete nefretle cevap vermeyin. Bosna için nefret çıkmaz sokaktır. Nefret sadece bizim ruhlarımızı zedelemiyor, Bosna’nın özünü de zedeliyor.” İslam inancının hayatı nasılda anlamlı hale çevirdiğini görebiliyorsunuz. Aynı düzlem içerisinde sadece kendisinden değil bütün bir topluluktan hiçbir insanı ayırt etmeksizin birleşmeye, bütünleşmeye zaman ayırarak her bireyin diğeriyle eşit olduğu anlayışından taviz vermeyerek “Ey teslimiyet, senin adın İslam’dır!” diyordu.
Bosna savaşı sonrasında görülen vahşet sonraki yıllarda daha da belirginleşerek Avrupa’nın ve Avrupalı olmanın nasıl daHaçlı zihniyetiyle kendilerinden olmayanları suçsuz yere, çoluk, çocuk demeden, yaşlı kadın kız demeden öldürdükleri düşünüldüğünde bu asrın en vahşi zulmünü de göstermiş oldular. Camiler yerle bir edilmiştir. Evler delik deşik, canlı canlı insanlar gömülmüştür, Mostar köprüsü, tarih yok edilmiştir.
Alija Ali İzzetbegoviç, SDA’nın Genel Kurulu’nda yaptığı veda konuşmasında şunların altını çizmektedir; “Tarihimizi kanımızla yazdık. Evlerimiz yakılıp yıkıldı. Düşmanlarımız mert değildi, alçakça katliamlar yaptılar. Yapılan katliamları dünya şimdilerde ortaya çıkartılan toplu mezarlardan anlamaktadır. Bu gerçekleri haykırmıştık, duyan olmamıştı. Tüm acılara rağmen çok şükür ayaktayız. Yıkılan ev ve camilerimizi yeniden inşa ettik. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Onlarla inşallah Cennet’te buluşacağız, onları Allah’ın ve meleklerinin huzurunda şanlı direnişlerinden dolayı kutlayacağız. Gelinen noktada her şey bitmiş değil, yeni başlıyoruz. Başlattığımız mücadelede eksiklikler olmasına rağmen bir yerlere geldik. Bundan sonra görev sizlerindir. İlerleyen yaşım ve sıhhatim nedeniyle aktif siyaseti bırakıyor, bir nefer olarak ömrümü halkıma hizmet etmek isteyen siyasilere destekle yaşayacağım. Allah’a hamt ediyorum ki bugün elimdeki dalgalanan bayrağı teslim edeceğim inanmış yüz binler var. Artık Bosna Hersek hür ve bayrağımız kendi topraklarımızda dalgalanıyor. Selam sana ey halkım. İmanınıza, bayrağınıza ve devletinize sımsıkı sarılın.”Böyle nasihatlerin etkileyici insanlar tarafından yapılmış olması onları daha da kökleştirmektedir.  İnsan yaşadığı toplumun tanıklığını yaptığı kadar sözcülüğünü de yapmaktadır. Öyle insanlar vardır ki toplumlarından da ötelere hükmederler. Öyle liderler, fazilet sahibi arif insanlar, ehli ilim insanlar mevcuttur ki sınırsız bütün insanlığın muştucularıdırlar. Peygamberler öyledir ve peygamberlerin yolundan yürüyen erdemli insanlar da öyledir.  Savaşın hemen sonrasında bir ekiple birlikte Bosna – Hersek’e gitmiştik. O zamanlar gitme cesareti gösterebilmek epey yürek istiyordu. Bosna’ya gitme hazırlıklarımız sürerken düşünüyordum Bosna’ya ne götürmeli diye? Daha önceleriBosna’dan gelen bir heyetle yaptığım gezilerin güncelerinden oluşan “Bir İmza Serüveni” eserim Boşnakça-Türkçe bir arada hazırlayarak götürmenin kültürel bir anlam katacağını düşünmüş ve öyle de yapmıştık. Saraybosnaya gittiğimizde ilk işimizSDA genel merkezinde Alija Ali’yi ziyaret etmekti arzumuz. Lakin genel sekreteri vardı ve Alija Ali (Bilge Kral) yoktu. Onunla görüşmemizde bize söylediği ilk cümle şöyleydi; “Türkiye bizim babamızdır. Biz ise Türkiye’nin oğluyuz. Baba bu kadar geç kalır mı? Oğul bu kadar yalnız bırakılır mı? Nerelerdesiniz? Siz bizim atamızsınız bizi çok beklettiniz” ifadeleriyle her birimiz yoğun bir duygu seliyle ağlamıştık. O gün bugündür Bosna benim bir parçamdır. Bilge Alija Ali benim de bilgemdir. Srebrenika’da birkaç gün içinde sadece yedi, sekiz bin kişiyi katletmişti Sırplar. Bunun hafızadan asla çıkarılmaması gerekiyordu. O bilinçle toprağa yaslanmalı, toprakla dost olunmalıydı. Toprağın iman edişiyle başlayan fetih ruhu yüzyıllardır sürüyor. Arzın sahibine ant olsun ki İslam ümmetinin vahdaniyeti adına yapılan her çağrıyı duymalıdır Müslümanlar. Alija Ali böyle bir çağrıyı genç yaşlarda hissederek yapmaya başlamıştı ve şöyle diyordu;“Kur’an edebiyat değil, hayattır; dolayısıyla O’na bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakılmalıdır.”  “Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için gökyüzünün öğrencisi olmak lazım.”
Biz bu öğretiyle bilgenin kervanındayız şimdi. İman, teslim olmayı gerektiriyor. Dahası İslam teslim olan demektir. Bunu böyle anladığımızda devreye Alija Ali’nin “Doğu ve Batı Arasında İslam” eserinin son satırlarıyla sözü ona bırakmış olalım. Rahmetle minnet ve şükranla andığım “Bilge Kral” aynı zamanda İrfan sofrasını da bizlere bırakarak Efendimize komşu olmuştur, tanıklığımız da öyledir. Şöyle söylüyor;
“Teslimiyet, hayatın çözülemezlik ve manasızlığından insani ve vakarlı tek çıkış yoludur; isyansız, yeissiz, nihilizmsiz, intiharsız tek çare. Teslimiyet, hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği sıkıntılarda alelade bir insanın kendini kahraman gibi hissetmesi veya vazifesini yapmış ve kaderine razı olmuş bir şehidin zihniyetidir.
İslam, kanunlarına, emir ve yasaklarına, beden ve ruhtan talep ettiği gayrete göre değil; bunun hepsini kapsayan ve aşan bir şeye göre, marifetin bir anına, ruhun zamanla yarışma kuvvetine, varoluşun getirebileceği her şeye tahammül etmeğe, rızaya, tek kelimeyle Allah’a teslimiyetin hakikatine göre öyle adlandırılmıştır.
Ey teslimiyet, senin adın İslam’dır!”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GİRDİNİZ YA KAPIDAN / Ay Vakti
KENDİ İSMİNE BAKABİLEN İNSAN / Semra Saraç
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -82 / Şiraze
NECİP FAZIL’A MUHABBETİN BEDELİ / Muhsin İlyas Subaşı
YİTİK CENNET’İN PEŞİNDE: MEHMET AKİF İNAN... / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster