GÖZE KARŞI SÖZ

   Gösteriş, cesamet kabullerimizin haricinde duruyor. Kavram, insanı ezen bir katedral veya şato yahut bunların mirası gökdelenler gibi insanı adeta felce uğratıyor. Kafka bunu ‘’Şato’’ romanında, çarpıcı bir dille anlatmıştı. Roman kişisi K, uzak bir yerden şatoda çalışmak üzere gelir ama şatoya girmek öyle kolay değildir. Bir kere şato kasabadan oldukça uzaktır.(Çünkü özellikle böyle tasarlanmıştır.) İçerideki düzense aslında işleri yokuşa sürmek adına tesis edilmiştir.
   Aslında tek sorun, şatonun çok iyi korunuyor oluşu ya da kasabaya uzaklığı değil. Bununla birlikte hiyerarşik düzen, ona ulaşılmasını oldukça imkansız hale getiriyor. Fiziki görkemin arkasında, insanı bir böcek gibi ezen düzen yatıyor.
   Cesametin altında sıradan insanı kovan buna mukabil seçkinleri kollayan bir ruhun varlığı sezilebilir. Yaklaşıldığını hissettiren her adım, aslında tam tersine ondan uzaklaşmaya neden oluyor.
   İnsan kolayca kanabiliyor, o görüntüsünden bir şey kaybetmeyen kibirli yapılara. İlk insanın aldanmasından bu yana bu böyle. Meftun, aşık, meczup daima tesir altında, aciz ve zayıftır. Zaaf , zayıfın türevlerinden. Zayıflığa yol açan nedenleri, zafiyetin kendisinden anlamak mümkün böylece. Kibir, enaniyet zafiyetin yansımasından başka bir şey değil. İradesini gemleyemeyen zayıf kimse, kibrin ve enaniyetinin kurbanı oluyor.
    Şehirleri boğan gökdelenler, zafiyetin ürünü değilse nedir? Binanın ve zinanın artması, bir çöküşü, dağılmayı beraberinde getiriyor. Bu iki bozgunun gölgesinde kibrin yükselmesi tesadüf değil.
     Son derece lüks evlerde ‘’yaşam kalitesini’’ yükseltmek adına oturmak, basit bir ihtiyaçtan daha fazlasını çağrıştırıyor. Üstünlüğün el değiştirmesi çok zaman oldu. Onun şimdiki yorumunda sufli başka kaygıların öne çıktığı neredeyse tartışmasız bir duruma geldi.
  Modern Türkiye’nin inşa sürecinde, İslami mimarinin bile tevazudan yoksun olarak tasarlanması dikkat çekici. Cami minarelerinin gökdelenlerle adeta yarışırcasına yükselmesi, bir zihin kayması değilse nedir? Üstünlüğün takvadan soyutlanıp mücessem bir hale sürüklenmesinin bir sonucu olarak görmek gerekir bunu. Klasik mimari, en azından denge ve mütevazı anlayışını ıskalamıyordu. Gözden ırak bir gönül medeniyetini tezvic ediyordu.
  Egonun yerine kalbin tatmini meselesi, çözümü bekleyen bir sorun olarak orta yerde duruyor. Türkiye’de Müslümanlığın; değer ve ilkeler yerine tepkiye odaklı olmasının getirdiği bir durumdur bu. Tepki duyulan noktaya gelmemiz, söz konusu değer yitiminin bir özeti aslında.
    Tepki sadece bir uyarmadan ibaret, başkası da olamazdı. Türkiye’de Müslümanlığın değerler ve ölçüler üzerinden değil de tepki sarmalıyla gündemde tutulmasının, kötü niyetli değilse bile basiretten uzak bir anlayışın sonucu olduğunu söylemek mümkün. Bu sonuç, tepki gösterilen anlayışa benzemeyi de beraberinde taşıdı.
  Birileri bunun neresi kötü canım, şeklinde bir aymazlığa düçar olabilir ama işin aslı hiç de öyle değil. Farkındalık oluşturulmak isteniyorsa eğer, en başta yaşam alanlarının son derece lüks ve israf dahilinde oluşturulmasına değil; bizatihi hayatın kendisini hedef seçmede öncü olmayı ukde haline yükseltmek gerekiyor.
  Konformizmden insana garip bir güven duygusu bulaşıyor. İnsanın emniyette olduğu halüsinasyonu,  konformizmin en büyük silahı. Firavun mezarları, El Hamra, Taç Mahal… bizi nereye kadar teskin edebilir ki? Zamanımıza kadar ulaşsa da bunlar, arkaik olmaktan kurtulamadıkları bir gerçek değil mi? Halbuki tesiri kalpten silinmeyen ölümsüz bir söz ya da eylem, zaman aktıkça yaşamaya devam edecektir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GİRDİNİZ YA KAPIDAN / Ay Vakti
KENDİ İSMİNE BAKABİLEN İNSAN / Semra Saraç
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -82 / Şiraze
NECİP FAZIL’A MUHABBETİN BEDELİ / Muhsin İlyas Subaşı
YİTİK CENNET’İN PEŞİNDE: MEHMET AKİF İNAN... / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster