GÜVERCİN KANADI

253
Görüntüleme

Boyun tüylerini şişirmiş bir şekilde başını birkaç kez eğip kaldırarak sevdiğini iyice çembere almıştı keman yayı hareketiyle. Kuyruğunu sürükleyerek ve yayarak sevdiğinin peşinden hızlı hareketler yapıyordu. Divan edebiyatının âşığıyla maşuku gibiydiler. Birine naz, diğerine ısrar düşüyordu. Birine kaçmak, diğerine kovalamak… Bu doyumsuz manzarayı tüm dikkatiyle izlerken bir el kondu omzuna.
–        Yine mi buradasın?
Bu ses, bu sitemli soru Trakya güvercinleri gibi ürkek olan, ele gelmeyen Zilan’nındı.
Bu kadar vakit ne anlıyorsun bunlardan, diyordu.
Aklı alamazdı zaten, bir gönül işiydi bu. Bu aşkı, bu bağımlılığı nasıl anlatabilirdi ki?
“Sıkıntım, onlarlayken kanat çırpıp uçuyor yetmez mi bu?’’ demekle yetindi.
–        Yeter elbet de ben seni anlasam, onlarla paylaşmaya razı gelsem bile babam dağ gibi bir engel karşımızda. Kuş oynatana verecek kızım yok, diyor. “ – cı “ eki kuşun yanına gelince sorun oluyor, bunu sen de biliyorsun.  Herkes sana “ Kuşçu “ diye seslenmekten kimlik adını unuttu. Sahi neydi senin kimlik adın, deyip muzipçe gülümsedi.
Sevdiğini o anda bangog güvercinlerine benzetmişti. Gözünü açtığından beri baba evindeydi, sadıktı. Arada bir kaçıp kaçıp yanına gelse de yine dönmüyor muydu baba evine. Ona da tıpkı yeni aldığı güvercinlere yaptığı şeyi mi yapsaydı? Ortama alışmasını istediği güvercinlerin kanatlarını bağlayıp nasıl onları yanına, yeni yuvalarına alıştırıyorsa Zilan’ın da elini kolunu bağlayıp yanına iyice alışmasını mı bekleseydi?
Tam bu düşüncelerdeyken güvercin şakıması gibi gülen sevdiğinin baktığı yöne doğrulttu bakışlarını. Dakikalardır süren erkek güvercinin kuru işe yaramıştı. Dişi güvercin gagasını erkek güvercinin gagasının içine teslim etmiş, bu şekilde aşağı yukarı aynı ritimle başlarını sallıyorlardı. Artık aşklarını bu müziksel öpücükle ilan etmişlerdi. Kanatları mutluluğa açılıyordu bu kez. Sevinç alkışlarının sesini işitiyorlardı.
Aşağı mahalleden Arif, eline kanatlarının altından kavradığı güvercinini almış yanındaki birkaç arkadaşıyla telaşlı telaşlı konuşarak yürüyorlardı.
Kuşçu, bu gidişin ne için olduğunu iyi biliyordu. Zilan ise “Al işte sevgilisini koluna takmış sokak sokak gezdiriyor’’ diyordu.
Günün beş altı saatini çatının üzerinde özenle yaptığı güvercin evinde geçiriyordu. Her daim temiz olmalıydı yaşam alanları. Düzenli olarak temizliklerini yapıyor, sularını yeniliyor, yemliyor ve tabi ki sevgi dolu bakışlarını sunuyordu. Tek tek tanıyordu hepsini. Kaçıp yıllar sonra dönecek olsalar yine tanırdı hepsini. Yumurtadan çıktığı andan beri bakıp büyüttükleri ise bambaşkaydı. Şuradaki ürkek duran Trakyalıydı, şimdi havalanıp takla atan taklambacıydı, berideki Konya’dan aldığı piriç dıkdıkıydı; zarif paçalıları, İstanbul’dan aldığı bangogu, posta güvercinleri, grup halinde uçup kümesleri üzerinden neredeyse hiç ayrılmayan azman güvercinleri… Hangi ara çoğalmıştı bunlar böyle? Kuluçka süreci bitene kadar anne güvercin, büyüyene kadar yavru güvercin, takla atıp atıp yönünü şaşırıp uzaklaşanı dönene kadar, atmaca saldırısıyla yaralananı iyi olana kadar her biri ayrı ayrı gözbebeğiydi.
Onların rahatı her şeyden önemliydi. Bir gerçek vardı ki artık buraya sığamaz hale gelmeye başlıyorlardı. Böyle giderse ikinci bir mekân kiralanması gerekecek, masraflar artacak ve iki yere bölünmek durumunda kalacaktı. Kendini yargılayanlara karşı “Nasılsa içkim, kumarım, sigaram yok. Bunlara para ve zamanı mı harcamışım çok mu’’ diyerek bu bağımlılığına arka çıkıyordu. Rüyalarında bile Zilan’ı gökten yağan güvercin kanatları eşliğinde gelmiyor muydu?
Daha Suriye yolculuğu da vardı. Bir yıla yakındır özel bir güvercin yavrusu alabilmek için birikim yapıyordu.
Bir saat kadar geçmişti ki tüm mahalle çalkalanmaya başladı. Elinde sımsıkı tuttuğu kaçak güverciniyle kanlar içinde yatıyordu Arif. Kaçan güvercinini geri getirmek için her yolu denemişti. Önce sokak sokak nerede olduğunu aramış, konduğu çatıdan uzaklaşması için yem atmış, sonra teneke çalıp dikkatini dağıtarak uçmasını istemişti. O da sonuç vermeyince en sadık güvercinini yanına alarak onu geri getirmesi için salıvermişti ama ürkek güvercini yapışıp kalmıştı adeta çatıya. Son çare husumetli oldukları ailenin çatısında almıştı soluğu. Ev sahibi de beylik tabancasını çatıdaki gence doğrultmakta gecikmemişti. Güvercin kanadına kan bulaşmıştı artık. Neydi bu Mardin sokaklarını sarıp sarmalayan kuş sevdası? Evvela beş yüz kadar kuşuyla dillere destan olan 70’lik Veysi Efendi’yi mi sınır dışı etselerdi? Ailelerin korkusu olmuştu çocuklarındaki kuş sevdası. Kimilerinde bir sevdaya kimilerinde ticarete dönmüştü. Her kim ki kuşların dünyasına kapılıyorsa kara yazgı kasırgasını da üzerine çekiyordu adeta. Yoksa kuş beslemek, kuşları alıkoymak gerçekten uğursuzluk mu getiriyordu?
Arif daha on yedisindeydi ve kanlar içindeydi, güvercin kanatlı melekler onu sonsuzluğa çağırıyordu.
Yukarı mahalleden Şehmuz’u daha geçen ay karısı terk etmemiş miydi? Daha doğrusu kuşlarından vakit bulup da kendisine ve çocuklarına vakit ayırmayan bu adama cezaların en ağırını başka bir adamla kaçarak yaşatmamış mıydı? Kuşları, iki çocuğu ve alnına çalınan karayla kalmamış mıydı bir başına? Kuşları gibi o da uçup gitmek istemiyor muydu başı eğik dolaştığı bu sokaklardan? Hangi güvercinin ahını almıştı ki bu gelmişti başına?
Kuşçu muhabbeti çoğu evde olduğu gibi Zilan’ın baba evinin de gündemindeydi. Umudu gittikçe azalıyordu Zilan’ın. Askerden dönünce bu sevdası son bulur diye beklemişti ama daha da tutkuyla dönmemiş miydi? “Güvercinlerin mi, ben mi?’’ sorusunu da soramıyordu çünkü alacağı cevaptan korkuyordu. Sevdiğinin onları izlerken ne kadar mutlu olduğunu görüyor ve onu bu mutluluktan mahrum bırakmaya da gönlü varmıyordu. Bir gonca gülü andıran Zilan, on sekizine basacaktı artık. Bulunduğu çevreye göre evde kalmış bile sayılırdı. Yuvadan kendi özgürlüğüyle uçamayacağı, istediği dala konamayacağı aşikârdı. Bir kuş sevdalısına sevdalanmak da Zilan’ın kara yazgı davetiyesiydi.
Tam on bir kez görücüler yollamıştı Zilan’ın evine. Her defasında cevap aynıydı: “ Kuşçuya verecek kızım yok.”
Gel beraber uçalım, dese güvercin bakışlı sevgilisi gelir miydi acaba?
Uzun zamandır ertelediği Suriye yolculuğuna hazırdı artık. Boynunda sevdiğinin işlediği kanat motifli yazması, sevdiğinin kokusu… Önde bir eşek, arkada Tilki İbrahim…
Sadece kulak delici kanat çırpışları, ışıklar arasında güvercin kanatları uçuşuyordu gözbebeklerinde. Bir atmaca saldırısına uğramış gibi acı çekiyordu.
Gözlerini araladığında, kendisine yüzündeki her bir kırışıklığa derin kederler biriktiren gözü yaşlı annesinin baktığını gördü. Bir hastanede olduğunu anladı ve yarım kalan bir yanı olduğunu.
Zilan’ın hanesinden zılgıt sesleri yükseliyor, davullar çalınıyordu. Güvercin bakışlı sevdiği Urfa’ya gelin gidiyordu. Mardin’in taş sokaklarında beyazlar içindeki Zilan’a eşlik ediyordu beyaz güvercinler.
Kuşçu her gününü kuşlarıyla geçiriyor, her gün düzenli olarak mezarlığa gidiyordu. Etraftakiler onun artık delirdiğini düşünüyorlardı. Koltuk değneğinin sesi kanat seslerine karışıyordu. Onca yolu üşenmeden yürüyordu. Yol boyunca kuşlarını Zilan, diye seviyordu. Bir posta güvercini; sevdiğinden bir haber,  bir koku getirsin istiyordu hep.  Namını duymayan kalmamıştı Kuşçu’nun. En güzel dalış yapan, en sadık olan, en iyi takla atan kuşları dille destan olmuştu. Altı yüzden fazla kuşuyla nam salan Kuşçu’yu görmek için can atıyordu kuş sevdalıları. Daha bıyıkları terlemeyen Mehmet de kaçıp kaçıp Urfa’dan nasıl da geliyordu Kuşçu’nun yanına. Nasıl da konuşmadan anlaşmıştı bu gençle. Gözleri, bakışları o kadar tanıdık hikâyeler fısıldıyordu ki Kuşçu’ya. Hep kuş hikâyeleriyle büyüdüğünü anlatıyordu Kuşçu’ya. Bu bölgedeki hangi kadın kuş hikâyeleri anlatır ki oğluna, diye merak edip annesinin kim olduğunu anlatmasını isteyince gencin sözleri bitmeden ağlamaya başlamıştı Kuşçu. Mehmet bir anlam verememişti, Kuşçu da Zilan ile olan hikâyesini anlatamamıştı. Demek bu genç, bir posta güvercini olmuştu.
Oğulları kuş sevdasından vazgeçmeyince Mehmet’in ailesi de Mardin’e taşınmışlardı.
Kuşçu artık kuşlarını kime miras bırakacağını biliyordu. Ölmeden önce hazırladığı ve her gün kuşlarıyla ziyaret ettiği mezarlığının sürekli ziyaretçileri vardı. Bu ziyaretçileri her gün düzenli olarak mezarını ziyaret ederken oraya alıştırdığı güvercinleri, Mehmet ve yarım kalan hikâyesi Zilan idi. Kanat çırpan güvercinlerin eşlik ettiği Zilan, gözleri yaşlı bir şekilde mezar taşındaki yazıları okuyordu:
Kaç yaşında doğmuşum
Kaç yaşında ölmüşüm ne çıkar
Yarım kalan bir hikâyenin
Garip bir Kuşçu’suyum ben

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GİRDİNİZ YA KAPIDAN / Ay Vakti
KENDİ İSMİNE BAKABİLEN İNSAN / Semra Saraç
SAKLI MEKTUPLAR LXXI / Şiraze
NECİP FAZIL’A MUHABBETİN BEDELİ / Muhsin İlyas Subaşı
YİTİK CENNET’İN PEŞİNDE: MEHMET AKİF İNAN... / Abdullah Arif İnan
Tümünü Göster