GÜZ GÜZELLEMESİ

138
Görüntüleme

   Çocukluğumun kıraç bir kasabada geçtiği demlerde gün batımı vakitlerinde arkadaşlarım mahalleden el ayak çektiği zamanlarda bir hüzün kaplardı küçücük yüreğimi. Hele rüzgarlı eylül akşamlarında bir titreme alırdı içimi, Yusuf misali bir yalnızlık dürtüsüyle… Şair olsaydım eğer ben de Divan şairleri gibi o sonbahar akşamlarını inleyerek bir hazan kelimesi içinde tasvir ederdim. Zira bu coğrafyada şair olup da sonbaharı bir bitiş, yıkılış, çöküş, yok oluş olarak görmemek mümkün değildir. Ben de gençliğe ilk adım attığım demlerde böyle görüyordum sonbaharı… Ta ki o davudi sesin her biçare kulakta olduğu gibi benim de kulaklarımda çınladığı ana dek…
    “Hem anlarsın ki, güz mevsiminde yaz, bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribâtı idâm değil. Belki, vazifelerinin tamamıyla terhisâtıdır.(HAŞİYE) Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrîgattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzârâttır. Hem zîşuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ikazat-ı Sübhâniyedir. HÂŞİYE: Evet, rahmetin erzak hazînelerinden olan bir şecerenin uçlarında ve dallarının başlarındaki meyveler, çiçekler, yapraklar, ihtiyar olup vazifelerinin hitâma ermesiyle gitmelidirler; tâ, arkalarından akıp gelenlere kapı kapanmasın. Yoksa, rahmetin vüs’atine ve sâir ihvanlarının hizmetine sed çekilir. Hem, kendileri gençlik zevâliyle hem zelîl, hem perişan olurlar. İşte, bahar dahi mahşernümâ bir meyvedar ağaçtır, her asırdaki insan âlemi ibretnümâ bir şeceredir, arz dahi mahşer-i acâib bir şecere-i kudrettir, hattâ dünya dahi meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir şecere-i hayretnümâdır.” 
Madem bir mekan var ve gelenlerin ardı kesilmiyor öyle ya gitmek gerek başka gelmelere…
                                                            ***
    Her çirkinde bir güzelliğin, her noksanda bir sağlamlığın her zayıfta bir kudretin saklı olduğu ve elbet de en mühimi de her bitişin bir başlangıç olduğu “sırlar alemi”nde, ebedi hasrete yok oluşa tükenişe yer olmadığı gibi tarifi ve tasviri “son” olan hiçbir kelimenin de nihayet gayyasında (kuyusunda) yeri olmaması lazım gelir. Nasıl ki bu güz mevsiminde ağaçlar önce kardan beyaz bir kefen giyer sonraki yeşillenmeye namzet… Yani “güz mevsiminin haşin tahribâtı, hazin firâk perdeleri arkasında, tecelliyât-ı Celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhâfaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir.(2) Öyle de giyilen her kefenin ebedi bir ayrılık olmadığını da anlamak için güz mevsimi güzelliklerle doludur. Bu yönüyle sahip olduğu hikmete hamile duruşuyla ilkbahardan da farksızdır. Zira: “Küre-i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. İsm-i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde hafîziyete emanet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkilâtına dair İlâhî emirlerin mecmuâcıkları ve kaderden gelen düsturların listeleri ve geçen yazın işlediği vazifelerin küçücük sahife-i amelleri ve defter-i hidematıdır ki, bilbedahe bir Hafîz-i Zülcelâl-i ve’l-İkramın hadsiz kudret, adalet, hikmet, rahmet ile iş gördüğünü gösteriyor. Ve senevî zemin ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazifelerini ve esmâ-i İlâhiyeye karşı ettiği bütün fıtrî tesbihatlarını ve gelecek bahar haşrinde neşrolabilen bütün sahâif-i amallerini, zerrecik ve küçücük kutucukların içine koyup, Hafîz-i Zülcelâlin dest-i hikmetine teslim eder Hüve’l-âhir ismini hadsiz dillerle kâinat yüzünde okur. “(Şuâlar, s. 340)

  Her ehl-i tasavvuf vahdet-i vücudu anlatırken bahar ve yaz kuytularında gezer durur da sanki bitiş ve tükeniş bir yaratılmış değilmiş gibi görmezden gelir sonbaharı… Oysa baharın semeresi olan her türlü çiçek, böcek, meyve ve envai çeşit bitkiler için ebediyete giden bir derleniş ve toparlanıştır sonbahar. O mevsimde esen rüzgar bir diriliş namesidir tıpkı ölümün kucağında “Ey ensar Huneyn’de çarpıştığınız gibi çarpışın…” sözü gibi… O söz ki muhatabı Ebu Akil’i ölümün eşiğinde lerzeye getirmişti…

  Aynı nokta-yı nazarı gerek ehl-i kelam gerekse ehl-i tasavvuf mabeyninde kıyametin izahında da görürüz. Ölümü, öldükten sonra dirilmeyi anlatan bütün dini edebi ve tasavvufi mahfiller ölümde kışı dirilişte baharı anlatır da bir tahribat mevsimi olarak görülen sonbaharı görüldüğü gibi bırakır. Oysa: “güz mevsiminin haşin tahribâtı, hazin firâk perdeleri arkasında, tecelliyât-ı Celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhâfaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. ( Sözler, s. 210)
Çocuk zihni ve kalbiyle tetkik ettiğim bir sonbahar başlangıcına gelen akşam garabetinin tek bir anlamı vardı. Ve o anlamın bu satırlardan süzülüp gelen içinde ölümden sonra diriliş saklı -her dinden meşrepten inanıştan süzülüp gelen bir kelimede düğümlendiğini- o kelimenin de kıyamet olduğunu bana yine o satırlardan şu kısacık inci hükmünde bir numune gösterecekti:

Kıyamete numune olan güz mevsiminde, o dört yüz binden, üç yüz bin nebatî ve hayvanî nev’îlerini, vefatlar sûretinde ve mevtler namında terhis edip vazifelerinden paydos ediyor.(3) 
        Şimdi o çocukluk hatırası tüllenirken ufuklarında gönül nurdan mülahazaların şualarıyla aydınlık bir halde nurdan kefen giydirilecek Aralık mevsimine diyor ki: Ey kış sana sonbaharın terhis teskeresiyle merhaba derken baharı soluklayacak bir çocuk kadar taze bir ruh hali ve heyecanı içinde gurbetim(uzaklığım)  kurbete(yakınlığa) dönüştü… Cümle gurbetlerin kurbete dönüşmesi arzusuyla…
[1] Sözler,sayfa:130
[2] Sözler sayfa:210
[3] Şualar, sayfa: 272
 
ağaçlar önce kardan beyaz bir kefen giyer sonraki yeşillenmeye namzet… Yani “güz mevsiminin haşin tahribâtı, hazin firâk perdeleri arkasında, tecelliyât-ı Celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhâfaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir.”[1]

[1] Sözler sayfa:210

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

15 YIL / Ay Vakti
BEDEL ÖDEMEK / Semra Saraç
İLK KEZ GÖRÜYOR GİBİ BAKARAK, SON KEZ BAKIYOR GİBİ... / Necmettin Evci
GÖĞERCİN/İÇİN, İÇİNİÇİN / Cumali Ünaldı Hasannebioğlu
EYLÜL / Recep Garip
Tümünü Göster