O Trenin Tek Yolcusu

Çok karanlık günler geçirdi. Nasıl tarif edilir ki? En iyi dostu, dayısının oğlu ile yemekte kavga edip, onu bıçaklayarak öldürdü. Yıllar önce… Çok uzun zaman önceydi.
Yüz bin defa pişman olmuştu. Henüz yirmilerindeydi ki,  ege sahillerinde bir cezaevine kapatıldı. Günler günleri kovaladı, ömrünü geçireceğini bildiğinden, kendini yormadı. Günleri saymadı. Küçük, küçücük bir dünyada yaşadığını hayal etti. Dışarısı olmayan. Olamayan. Olanları da düşünmedi. Bir anda bu yeni, küçük, dertli ama naif dünyaya doğduğunu hissetti.
Yıllar, yüz bin yıllık pişmanlıkla geçti gitti.
Hareketsiz insanın uykusu zor oluyordu geceleri. Güneşin karanlıkla buluştuğu o anda uyanıyor bazen, ama bazen, abdest alıp bir sabah namazı kılıyor, o gece serinliğine kendini bırakıyor ve düşünmemeye çalışıyordu.
Sonrası yatağında düşünerek geçirdiği, sigarasının dumanının gidişini ezberlediği saatlerden ibaretti.
Ziyaretçisi yoktu. Olsun isterdi. Ama anası babası ölüp gitmişti. Onlar da pek gelmezdi zaten. Bir sarhoşluk anında katil olmuş, yıllar yılı görünmeyecek bir evlat, toprağa değilse de betona gömülmüş demektir. Bıraktılar ve gittiler.
Yaşadı, kırklarının sonuna geldi bir şekilde.
Bir kış günüydü, başka bir cezaevine gideceği söylendi. Bu eski bina yıkılacakmış. Hazırlandı. Zaten bir mahkumun nesi vardır? Bir yastık, bir yorgan. Bir ufak çantaya sığan eşyalar. Helallikle yola çıkartıldı.
Yol boyu, nakil aracının ufak penceresinden dışarı baktı. Pırpır etti içi. Değişik arabalar, binalar gördü. Ne kadar değişmişti hayat, o bilmeyeli. Duyuyordu, garip işler, garip cihazlar vardı. Yine de, en çok, doğmakta olan bahar değişik geldi ona. Eriyen karların taze kokusu, arabada ona refakat eden genç askerlerin sohbeti. Yaşama dair bir tatlı heves sardı bedenini.
Eskişehir’e yakın bir beldede, ufak ama yeni bir cezaevine koyuldu. Kendi hücresi olacaktı. Sessizliği sevdiğinden sevindi. Yerleşti. Günler hemen birbirinin aynı oldu ve alıştı.
Bir sabah, Nisan tatlı esintilerini henüz getirmeye başlamıştı ki, hücresindeki ufak pencereden bir tıkırtı geldiğini duydu. Sonra o tıkırtı büyüdü, kocaman oldu. Bir rüzgarın uğultusuna döndü. Uzaklardan bir tren, tepeleri ezerek geçip gidiyordu.
Yatağının başlığına bastı, kendini pencereye çekti, karanlık henüz yırtılmıştı. Ufak pencereden, sadece bir kara çizginin hareket ettiğini gördü.
Yatağına döndü. O trende kimler, nereye gidiyordu acaba? Ankara’dan mı geliyordu? İçinde bir memur mu vardı? Yoksa, Erzurum’dan gelen bir aile, yıllardır görmediği bir akrabasına mı gidecekti.
Yoksa, gurbette çalışan bir işçi, yıllık iznini almış anasına, evlatlarına, sıcaklığına hasret kaldığı karısına mı kavuşacaktı?
Belki, birazdan bu tren Eskişehir garına varacaktı. O işçi, eski, büyükçe valizini çekerek çıkartacaktı. İçinde oğluna bir çikolata, eşine de bir pahallı eşarp olacaktı. Gardan çıkmadan, bir sigara yakacak, gün doğumunun kızıllığına bakacaktı bir kez daha. “Kurban olduğum Rabbim, ne de güzel doğuyor güneş?” diye aklından geçirecekti.
Sonra garın az ilerisindeki minibüs durağına gidecek, sabırla bir yarım saat ilk minibüsün gelmesini bekleyecekti. Minibüs dolana kadar şoför ile sohbet edecek, “Memleket meseleleri hani, enflasyon düşük diyorlar ama kömür kaça gidiyor? Bu kış soğuk yapmadı, ekin yağmurdan kırılmasa bari.” diyecek sonra heyecanla köyüne kavuşacaktı.
Belki, hiç haber vermemişti geleceğini. Köyün bahçesine geldiğinde, adam akıllı aydınlanmış olacaktı gökyüzü. Hep bildiği, ama hep, çocukluğundan bu yana aynı olan o bahçeye, sevecen bakacak, ahşap kapıyı sakinlikle çalacaktı. Karısı, “Bismillah” diyerek tülbentini sarıp kapısını açacak, içerden annesinin “Kim o kızım, hayır mı ?” diye seslenmesini duyacaktı. Oğlu, daha bebek,  uykusundan uyanmayacaktı henüz.
Sonra, anasının elini öpüp, günün ilk çayını bekleyecekti. Karısı tatlı bir tebessüm, mutlu bir koşuşturma ile, en güzel, en iyi domateslerden, en taze yumurtalardan bir kahvaltı hazırlayacaktı. Henüz, ilk çayından ilk yudumu aldığında, hani yer sofrasının bezini düzeltip, sofrada daha eline ekmek değmeden bardağın tatlı renginde kırılan ışığa bir an bakarak ve aynı anda da evde demlenmiş, karısının eli değmiş, sakinlikle, acele etmeden ama istekle yapılmış, kavuşmanın sevinci ile harmanlanmış o çayın kokusunu alacaktı.
Ve daha yudumu boğazından geçerken, uyku sarhoşu oğlu kapıdan gözünü oğuşturarak görünecek, pijamasının içinden çıkmış göbeğini, dağınık saçlarını gösterecekti önce. Çapak çapak, büyük, kocaman kahverengi gözleri içini titretip, bir an, bir kocaman an, ona ağlamak ile sevinmek arasında bir his verecekti.
Sonra oğlu, koşarak ve bağırarak, hasret kaldığı kokuya kavuşacaktı. Babasının kucağına girecek, daha üzerinden atamadığı uyku sıcaklığını, babasına verecek ve minik ayaklarını, minik ellerini babasına sarıp, onun koynunda bir iki saniye bile olsa uykuya dalacaktı. İşte, o uyku sırasında o tatlı çocuk, tütün kokan, ter kokan, aynı deme karbon atılıp durmadan haşlanmış çay kokan ve nihayet uykusuzluk kokan ama her şeyi ile babası kokan o adamın koynunda, o benzersiz sıcaklıkta, dünyanın en güvenilir yerinde olduğunu hissedecekti.
Annesi, “Babanı bırak oğlum, hadi, kahvaltısını etsin, oynarsın.” diyecek, onu alıp sofranın bir köşesine yerleştirecekti. Çocuk, babasının yüzüne uzun uzun bakacak, çıkmış sakallarını, çok acayip bulurdu sakallarını, inceleyecekti.
Sonra…
Sonra, adam, üstünü çıkartıp, kavuşamadığı yatağının serinliğine ve huzuruna kendini bırakıp birkaç saat uyuyacaktı. Ölüm kadar huzurlu, derin ve sessizdi bu uyku…
İşte bu uyku…
Bu uykuyu hayal ettiğinde, mahkum, uyuyakalırdı. Her seferinde.
Aylar geçti. Her gün, o tren ile buluşmasını aksatmadı. Her gün, o işçi bir kez daha yıllık izin aldı ve bir kez daha kavuştu ailesine.
Yıllar yılı…
Ve yıllar bitti. Yine bahardı, hazirana sarkmış tatlı bir soğuk vardı. Çantası ile cezaevinin kapısının önüne bırakıldı. İlk iş, koşup Eskişehir garına gitti.
Akşamdı. Dert etmedi. Nasıl olsa gidecek bir yeri yoktu. Sigara içti bol bol. O sabah trenini bekledi. O işçinin inişini görmek istedi.
Bol bol çay içti. Acele etmedi. Geliş saatini biliyordu.
Trenin saati yaklaştıkça heyecanı arttı, birazdan o çocuğun babası inecekti. Birazdan o ve başka, kim bilir, hangi yolcular inecek, kimlere kavuşacaktı? Birazdan o tren, hasreti mutluluğa çeviren bir büyü yapacak, Eskişehir garından şehre sevinç taşacaktı.
Bekledi… Biraz daha bekledi.. Ve sonra saat yaklaştığında gözlerinin önünden bir tren, alev gibi, şimşek gibi, hiç durmadan geçti. Geçti gitti.
Bir lokomotif, arkasında, her gün olduğu gibi, mermer ocaklarından çıkartılmış taşlar ile, her gün olduğu gibi, Eskişehir’den, yani cezaevinin önünden, aynı saatte, aynı sesleri çıkartarak, yani taşları tıkırdatıp, demirleri birbirine çarparak, gitti…
Eski mahkum, çantasını çekerek, kavuşacak yeri, hiç bir yeri olmadığını bildiği halde, garın iki sokak ötesindeki minibüs durağına gitti.
Belki işçi, otobüsle gelmiştir diye…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

15 Yıl / Ay Vakti
Bedel Ödemek / Semra Saraç
İlk Kez Görüyor Gibi Bakarak Son Kez Bakıyor Gibi ... / Necmettin Evci
Göğercin/İçin, İçiniçin / Cumali Ünaldı Hasannebioğlu
Eylül / Recep Garip
Tümünü Göster