AYŞE ŞASA DER Kİ: “BU İŞ NANKÖRDÜR”

139
Görüntüleme

Bugüne kadar hep biz onların senaryolaştırdıkları hikâyelerini izledik. Amma hiç onları, bir hikâye dinler yahut bir roman okur gibi okumayı denemedik; başaramadık.. Türk Sineması’nın emektarlarının, genellikle onlar aramızdan bedenleriyle ayrıldıktan sonra kıymetlerini anladık, hayattalarken değil de göçtükten sonra sanatlarının, şahsiyetlerinin ne kadar değerli olduğundan bahseder olduk. Peki ya hayattayken? Onlar hayatta iken niçin konuşmayız, niçin anlamayız onları, niçin varlıklarının farkında olmayız? Ayşe Şasa’nın dediği gibi, cidden bu iş nankördür!
Bu yazıda sevgili Ayşe Şasa’nın, teknik bir metin ile değil kendi hikayesiyle karşınıza çıkmasını diledim. Notlarım arasında bulduğum metinleri sizlerle paylaşarak.. Sevgili Şasa henüz hayattayken, yani 1997’nin 10. ayına bir başlık atmışım:
ŞİZOFRENİK BİR VAKIÂ..
“Daha önce Yörünge Dergisi’ne yaptığım sinema üzerine dizi röportaj için Ayşe Şasa’yı aramıştım. Bana Sadık Yalsızuçanlar’ın telefonunu verdi ve soruların altına (yani Sadık Bey’in cevaplarının altına) ‘Ayşe Şasa’ yazabileceğimi, aynı şeyleri düşündüklerini söyledi.
O gün bugündür Ayşe Şasa’yı aramadım. Sadece aklımın bir köşesine not ettim. Günün birinde onunla muhakkak tanışacaktım.
Metin Çamurcu’dan aldığım cesaretle, daha doğrusu öyle bir vesile ile Ayşe Şasa’yı yeniden aradım. Derd-i meramımı anlattım. Pek ilgilenmedi. ‘Bize herkes geliyor, her önüne gelen senaryo yazıyorum diyor,’ gibi sözler etti. Eyvah dedim içimden, bu kadın benimle ilgilenmeyecek. Sonra bana senaryolarımı birine okutup okutmadığımı sordu. Metin Çamurcu’yu söyledim. Onun adını duyunca şaşırdı, ilgiyle sorular sormaya başladı, ‘ne dedi, nasıl buldu?’. Beğendiğini söyledim, ‘Metin kolay kolay hiçbir senaryoyu beğenmez,’ dedi. Ben, ‘hatta Salih Tuna’ya da okutmuş’ deyince de, ‘hele elindeki dosyayı bir başkasına okutma huyu hiç yoktur. Salih çok değerli bir senarist kıymeti bilinmiyor ve o da hiçbir senaryoyu beğenmez. Sizinkini beğendiler demek. Bakın, bu iş çok nankördür. Mesela ben 15 senedir bu işin içindeyim, daha bana bile doğru dürüst senaryo teklifi olmadı..’ Şasa ile bundan iki hafta sonra tekrar görüştük, adresini verdi; Sadık Yalsızuçanlar’ın dediği gibi Evren Sitesi’nin zirvesi!”
KIRMIZI ŞEMSİYELİ KIZ   (25.10.1997-Ctesi)
Parantez içindeki tarihte yukarıdaki başlığı atmışım.. Şasa’nın hikayesi için buyursunlar..
“Dışarıda müthiş bir fırtına vardı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Fakat söz vermiştim, bugün mutlaka gitmeliydim. Ayşe Şasa beni bekliyordu.
Saat 12’de yola çıktım. 13’te orada olmalıydım, çok geç kalmıştım, bir saatte Mecidiyeköy’e gitmek ne mümkündü! Fakat mucize miydi bilinmez, üstelik de onca yağan yağmura karşı bir saatte, evet tam “1” saatte Mecidiyeköy’deydim. Yıldız Posta Caddesi’ne doğru ilerledim. Tutma yerinde kırmızı gagalı kahverengi gözlü tahta bir ördekbaşı olan kırmızı şemsiyemin ters dönmelerine sinirleniyor, “vardır bir hayır” diyordum. Onca gün torbaya girdi de bu yağmurlu ve rüzgârlı günü mü bulmuştum Şasa’ya gitmek için?
Sora sora askeri kışlanın önüne geldim. Dedeman Oteli’ni geçtikten sonra nihayet Evren Sitesi’nin önünde buldum kendimi. Kat 13, daire 42. Asansörden indiğimde karanlık bir çatı katında olduğumu farkettim. Dışarıdaki rüzgarın uğultusu koridorda yankılanıyordu…. Zile dokundum, öyle cılız bir sesi vardı ki içeridekilerin duyup duymayacakları bile belirsizdi. Nihayet kapı açıldı, elinde sigarası, başında siyah ve hafiften işlemeli başörtüsü, sırtında Araplar’ın giydiği yarım kollu koyu sarı renginde satenimsi cübbe, ayağında mesleriyle Ayşe Şasa açmıştı kapıyı. “Ah yavrum! Geldin mi? Hoş geldin.”
O kapı bir daha hiç kapanmadı.. Şasa ile o kadar çok şey konuşmuşuz ki, sayfalarca not almışım. Evini not etmişim mesela; “her yer kitap ve gazete yığınlarıyla doluydu. Dolaplar, yerler, giriş, salon… her yer! Salonda eski bir iki dolap vardı.. koltuklar gayet küçük. Ortada tahta bir ayağın üzerine konmuş bakır sehpa, tabakta birkaç portakal.. sağda sedef kakmalı zarif bir komdin, kimi çekmecesi ileri çıkık kimi yuvasında. Köşedeki ufak masada o ünlü resmi (siyah başörtülü olan), sol duvarda kendisi olduğunu zannettiğim masum bir genç kız resmi, sararmış sair resimler..”
Notlarımda konuşmalarımız da var. Bazılarını paylaşabilirim:
“  ‘Bilimkurgu yazıyordum ama insanların bilimkurgudan daha önemli şeylere ihtiyaç duyduklarını anladım. Evet, o da lazım. Ama ondan önce yapılması gereken daha çok şey var.’
Şasa, bu sözlerimi öyle dikkatli dinledi ki. Onun da şu sıralar bilimkurgu yazdığını biliyordum. Biraz da hususen böyle söylemiştim. Ne diyeceğini, bu sözlerimi nasıl yorumlayacağını merak ediyordum. Çünkü yazdığı konu eleştirilirse Şasa kendini nasıl savunurdu? Yahut bilimkurgu yazmanın –faydalıysa eğer- faydasını bana nasıl ispatlayacaktı?
Ben bir savunma beklerken, o, ağır ağır başını sallayıp sessizce ‘evet’ dedi. Halinde beyaz bayrağı çekip teslim olan bir kişilik sezmiştim. Bana hak mı veriyordu yoksa kendini savunmak mı istemiyordu, bilememiştim.”
Bilimkurgu hakkında ne düşündüğünü öğrenmekten başka bir de felsefe ile ilgili düşüncelerini merak ediyordum. Şunları not etmişim:
“  ‘Bir de Farabi’yi merak ediyorum. Onu okumak istiyorum, ne dersiniz?’
Yüzünü öte yana döndü. Birden Farabi’den hoşlanmadığını yahut bu konuda benim fikir ileri sürmemden hoşlanmadığını düşündüm. Gönülsüzce, ‘oku,’ dedi, ‘istersen onu da oku.’  
‘Siz felsefe hakkında ne düşünüyorsunuz?’
‘Ben de bir aralar felsefeyle uğraştım ama şu an tamamen bıraktım. Pek bir şey vermiyor felsefe. Akıl karıştırır. Oysa tasavvuf öyle değil. Tasavvuf çok güzel.’
Şasa, küçük ve yapayalnız bir kız çocuğu iken köşkün demir parmaklıklı kapısından bakarken sokaktan geçen helvacıyı yıllar sonra bulmuş, huzura kavuşmuştu.. Ben ise çocukken çizdiğim portrelerin neden hep aynı olduğunu, aynı helvacının talebesiyle tanışınca anladım..  
Ve sohbet boyunca şunları söylüyordu Ayşe Şasa:
“Senaryo yazmakla olur. Devamlı yazacaksın.durmadan, sürekli yazacaksın.”
Yıllar yılı durmadan yazdım. Devamlı yazdım. Sürekli yazdım. Şasa’nın sevgili eşi Bülent Oran’ın dediği gibi “bu işten ekmek yedim.”
Sonra şöyle diyordu Şasa:
“Gelecekte yönetmenler çok daha iyi şartlarda çalışacaklar ve sen de rahat ortamlarda iş göreceksin.
Bugün, Şasa’nın “gelecekte” dediği gün. Bugün bir yönetmen olarak o kuşaktan çok daha iyi şartlarda görevimi yapıyorum..
Bu notlarımı şunun için paylaştım sizlerle; biz bu kıymetli insanların hayattalarken değerlerinin farkına varamıyoruz, fakat işte Şasa’nın 1997’de söyledikleri, hepsi gerçekleşti, her söylediğini yaşadım, yaşadık.. İnşallah, hala hayatta olan bu kıymetlerimizin sözlerini daha çok dinlemeyi, onların tecrübe ve birikimlerinden daha fazla istifade etmeyi kendimize alışkanlık haline getiririz.
Şimdi, zannederim Ayşe Şasa’yı yukarıda okuduklarınızdan sonra çok merak etmişsinizdir, o halde yazının kalanını yani teknik kısmını sizler tamamlayıverin, Şasa’nın hayatını araştırıp kitaplarını okuyarak işe başlayabilirsiniz. Onun engin tecrübelerinden faydalanmak için çok geç kalmış sayılmazsınız..

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

15 YIL / Ay Vakti
BEDEL ÖDEMEK / Semra Saraç
İLK KEZ GÖRÜYOR GİBİ BAKARAK, SON KEZ BAKIYOR GİBİ... / Necmettin Evci
GÖĞERCİN/İÇİN, İÇİNİÇİN / Cumali Ünaldı Hasannebioğlu
EYLÜL / Recep Garip
Tümünü Göster