HER CUMARTESİ SAAT ALTIDA

0 views
Görüntüleme

     Saatime bakıp vaktin yaklaştığını fark edince, sevmediğim, yapışkan bir arkadaş gibi yakından tanıdığım ve tanıdığıma pişman olduğum ağrının karnıma girdiğini hissediyorum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. Toz, havasızlık, kitap ve bolca – envai çeşit – parfüm bileşiminden oluşan hava rahatlamama yardımcı olamıyor. Aldığım derin nefesi umutsuzlukla bırakıyorum.
     Umutsuzluğun buraya en çok yakışan duygu olduğuna ilk gelişimden – yani liseden – beri garip bir şekilde inandığımı düşünüyorum. Yedi yıl önceydi. Harçlığım, okumak istediğim kitapları satın almaya yetmiyordu. Bir öğretmenimiz derste, şehrin kütüphanesinin kitap yönünden zengin olduğunu ve ondan faydalanabileceğimizi söylemişti. Bunu severek yerine getireceğim bir emir gibi algıladım ve birkaç gün sonra okul çıkışı buraya geldim.
    İçeri girdiğimde beni soğuk bir unutulmuşluk karşıladı. Bu unutulmuşluğun sarmaladığı kitaplar, kendilerini sevmeyen görevliye, onları ziyaret etmeyenlere, içlerinde yazanları önemsemeyerek dünyayı yaşanmaz hale getirenlere küsmüşlerdi sanki.
     Görevli, içeri girmemden itibaren gözlerini bana kilitlemişti. Geldiğim için pek de memnun olmuşa benzemiyordu. Dağ başında yaşayanların bir zaman sonra insanlara yabancılaşması, onlardan kaçması gibi görevli de burada çalışa çalışa yalnızlığı benimsemiş olmalıydı. Reşit olmadığım için, gerekli izinleri almadan üye olamayacağımı öğrenince, rafların arasında şöyle bir dolaşmakla yetinmek zorunda kaldım. Bu birkaç dakikalık gezintinin sonunda zihnimdeki kitap dolu, mükemmel bir şekilde aydınlatılmış, okuma masaları bulunan, insanların içinde saygılı adımlarla gezindiği kütüphane hayalim yıkılırken, yüzüm bu yıkımın tozuyla karardı.
  Neyse, bunu düşünmemeliyim. Şu an umutsuzluğa verilecek odam yok. Fakat her şey yolunda giderse, bu, ona anlatacaklarımdan biri olacak.
  Elimi sağ cebimin üstünde gezdiriyorum. Evet, katladığım dünya orada. Yanımda kendi kurduğum dünyayı gezdirmek hoşuma gidiyor. Acizliğimden utanmayarak oluşturduğum, birileriyle paylaşmak istediğim ama buna cesaret edemediğim…
   Yazdığınız öyküye, güzel okumaya çalıştığınız şiire, oynadığınız role kendinizden bir parça katarsınız. İster istemez yaparsınız bunu. Ortaya çıkanı başkalarına göstermekse göğsünüzü açıp “ İsteyen vursun.” demektir. İnsanların çoğu da vurur. Ben de vurmuştum, oradan biliyorum.
       Lisedeki konferans salonunda, sene sonunda yapılacak sınav hakkında bilgilendirilmek üzere toplanmıştık. O zamanki en büyük derdimizden, derse girmekten kurtulmuştuk. Neşemiz baş ağrıtıcı bir uğultu olup etrafı sarıyordu. Uğultudan sıkılan edebiyat öğretmenimiz sahneye çıkıp “ Boş boş beklemeyelim, ezberinde şiir olan yok mu?” diye sordu.
  Uğultu bıçak gibi kesilmişti. Kimseden çıt çıkmıyordu. Etrafa yönelttiğimiz bakışlarımız, birbirimize vurduğumuz prangalardı. Elbette arkadaşlarımın çoğu ezberden şiir okuyamazdı fakat okuyabilecekler de bakışlardaki duruma göre alaya ya da saygıya evrilecek kararsız parıltıdan çekiniyorlardı.
       Öğretmenimiz “Yok mu?” diye üsteleyince içimizden biri “ Siz okuyun hocam.” diye karşılık verdi. Öğretmenimiz bunun üzerine önce etrafına, ardından bize alıcı gözüyle baktı. Kararsız görünüyordu.
   Aslına bakarsanız biz de şiir okumayı kabul edip etmeyeceğinden emin değildik. Daha önce birçok kez ders kitabından şiir okumuştu. Fakat bilirsiniz, sınıftayken bunu yapması normal geliyordu. O şiirler işimizin bir parçası gibiydi. Verdiği duygudan ziyade, ana fikri, içindeki söz sanatları, kafiye düzeni hakkında kafa yoruyorduk. O şiirlere ruhumuzla dokunamıyorduk. Sanırım o da bunun farkındaydı.
      Öğretmenimiz derin bir nefes aldı, ardından ilk dizenin örtüsünü kaldırdı: “Mona Roza, siyah güller, ak güller.”
   Sesi, ilk kez gördüğümüz etkileyici insanlara öykünüyordu. Şiirdeki duyguyu vermeye çaba göstermiyor, adeta şiiri kucaklıyor, sevmemiz için bize yaklaştırıyordu. Dizelerdeki kelimeler, jest ve mimikleriyle daha alımlı kıyafetlere bürünüyorlardı.
   Ona imrendiğimi fark ettim. O, sanata tutunup yükselebilenlerdendi. Bir şiiri böyle güzel okuyan, okurken aldığı zevkle yüzü aydınlanan kişinin hayal dünyası da çok zengin olmalıydı. Ben ilerde, okuduğum bir şiirden bu zevki alabilecek miydim?
   Şiir hepimizi sarmalamışken, öğretmenimizin dili sürçtü. Bu çok da üstünde durulacak bir şey değildi fakat arka sıralardan gelen abartılı kahkahayla salonu saran şiir yırtıldı ve gözlerimizdeki saygıya dönmeye başlayan parıltıda, alay aniden galip geldi.
      Kalabalıkla birlikte gülerken öğretmenimize baktım. Yüzünde yuhalanan oyuncularda görülebilecek, şaşkın, kırılmış ifade vardı. Bu, o an daha da fazla gülmeme neden oldu. Genele uymanın, yukarıdakini paçasından tutup aşağıya çekmenin dayanılmaz zevkine kapılmıştım.
    Elimde birkaç hafta önce okuduğu kitabı tutarken, bunu anlatınca yüzünde oluşacak hafif sinirli ifadeyi hayal ediyorum. “Ne yapayım?” diyeceğim, “Aklı karışık liselinin tekiydim işte. Bir anda göklere çıkardığımı hemen ardından yerin dibine geçiresim geliyordu. Senin hiç yok mu böyle anlatmaktan utandığın anıların?”
   Kitabı yerine koyarken “ Neden hep aynı saatte geliyor acaba?” diye düşünüyorum. İki aydır her cumartesi saat altıda. Daha önce görsem kesin hatırlardım. Kısacık kestirdiği saman sarısı saçları, mürekkep siyahlığındaki gözleriyle okuyamadığım kitapları aklıma getiriyor. Beni kendilerine çeken o kitaplara benziyor.
    Onu ilk gördüğümde sadece güzel bir kız diye düşünmüş, üzerinde durmamıştım. Elbette ona böyle anlatmayacağım. Bir sonraki hafta, tesadüfe bakın ki aynı gün ve aynı saatte yeniden rastladım ona. Geçen hafta aldığı kitaba baktım göz ucuyla, Tutunamayanlar. Farkında olmadan gülümsedim. Çok severdim bu kitabı. Kısa sürede okuduğuna göre iyi bir kitap okuru olmalıydı. Şimdi seçtiği kitap da kolay okunan cinsten değildi ve yine sevdiğim romanlardan biriydi.
   Üçüncü hafta, bu kez onu görmek için oradaydım. Ayaklarım, zihnimin yaptığımın mantıksız olduğunu söylemesine aldırmadan beni oraya sürüklemişti sanki. Onlara uyduğuma pişman olmadım ve her cumartesi saat altıda orada olmaya başladım. İşimi sağlama almak için bir saat önceden kütüphanede hazır bulunuyordum. O bir saat, türlü korkuları, ümitleri, pişmanlıkları barındıran esrarlı bir zaman dilimine dönüştü.
  Bazen zihnimin karamsar köşesinden gelen çokbilmiş ses, bu kez onu göremeyeceğimi söylerdi. Kız, kurulmuş saat değildi. Kitabını erken bitirmişti ve dün gelmişti kütüphaneye. Pişmanlık bu sese destek veriyor ve beni kütüphanede daha çok vakit geçirmediğim için azarlıyordu. “Belki de daha bitirememiştir ve pazartesi getirmeyi düşünüyordur.” diyordu bir başkası. En gaddarıysa derslerine ağırlık vermek için bir süre kitap okumamaya karar vermiş olabileceğini fısıldıyordu. Ben de seslerin bu saldırılarına, onun geleceğine dair tüm ümidimle, kahramanca karşı koyuyordum.
   Şükür ki bu sesler hep haksız çıktı.
  Ona içimin niçin ısındığını kestiremiyorum. Kimdir, nerede oturur, nelerden hoşlanır? Hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Kitap okumayı sevdiği dışında. Trajedilere inat sonu hep güzel biten hayallerimde, klasisizmin iyi karakterlerini kıskandıracak roller biçiyorum ona. Bazen kendime soruyorum “Neden böyle yapıyorum?” diye. Cevap verecek kudretten yoksun cesaretim paramparça oluyor.
   Okumak istediği kitabı ararkenki sabırsızlığını izlemek bile hoşuma gidiyorsa bu neden aşk olmasın? O sabırsızlığında, bende olmayan ama olmasını çok istediğim hayatı yakalama arzusunu, kararlılığı, kendine güveni seziyorum. Oyalanmıyor benim gibi, aklındakini alıp çıkıyor. Ben hiçbir zaman yapamıyorum bunu. Ne kütüphanede ne hayatta. Hep gereksiz fikirlere, korkulara, üşengeçliklere takılıyorum. Belki o beni bu durumdan kurtarabilir.
      Cebimdeki hikayeyi ona verirken “Bazen aramadığımız şeyleri de buluruz.” diyeceğim. Acaba almayı kabul eder mi ki? Yanlış anlamasın. Ya beni şıpsevdinin teki zannederse…
   Aslına bakarsanız bu çelimsiz bir ihtimal. İki aydır aldığı her kitabı biliyorum. Okuduğumuz yazarlar neredeyse aynı. Bu, kitap zevkimizin, bununla bağlantılı olarak da düşünce yapımızın birbirine yakın olduğunun kanıtı. Umarım öyledir. Acelesi hoşuma gidiyor fakat keşke kitap almaya geldiğinde biraz daha oyalansa… Sokaktan hızla geçen bir arabadan kulağıma çalınan hoş, merak uyandıran bir ezgi gibi, kendisini tanımama imkan vermiyor.
    Benim onu her hafta burada beklediğimi fark etmediği aşikar.
  Bu düşüncenin canımı sıkmasına fırsat bırakmadan içeri giriyor. Hayat, tadına daha iyi varmak için ağır çekimde izlemek istediğim bir film sahnesine dönüşüyor. Görevliye kartını uzatıp geçen hafta aldığı kitabı bırakıyor. Aradığı kitabın hangi sırada olduğunu soruyor ve hemen solumdaki raflara doğru ilerlemeye başlıyor.
 Attığı her adımla, zihnimde zorla sıraya dizdiğim kelimeler sağa sola kaçışıyor. Nasıl tanıtacaktım kendimi? Edebiyat öğrencisiyim, son senem. Büyük ihtimalle atanamayacağım. Yok, böyle olmadı. Bir de “Kaç, kurtar kendini.” diyeyim de tam olsun. Keşke ellerimizde kitaplar varken çarpışsak, kitapları yerden toplasak… Filmler insana hiç yardımcı olmuyor. Parmak uçlarım buz kesiyor. Konuşmaya başlamadan önce “ öhhööm öhhööm” diye öksürmesem bari.
    Hemen yanımda, hızla rafları karıştırıyor. Heykelleri kıskandıracak donuklukla dikiliyorum. Yapamayacağım galiba.
    Kendimden ümidi kestiğim anda, başını çeviriyor ve “Bakar mısınız? diyerek beni çağırıyor. Sesi tatlı bir sıcaklık olup çözüyor buzlarımı. “ Buyurun.” diyorum ona doğru ilerlerken. Ne diyecek acaba?
   –  Semaver’i arıyordum. Yazarı Sait Faik. Görevli bu raflardan birinde olduğunu söyledi fakat bulamıyorum.
    Kitabın nerede olduğunu biliyorum fakat sohbet etmek için rafları karıştırmaya başlıyorum. Evet, sohbet açmak için ilk cümle çok önemli. Heyecanım biraz hafiflediğinden ne diyeceğime çabuk karar veriyorum.
  – Daha önce hiç Sait Faik okudunuz mu? Ben birçok öyküsünü okudum. Sevdiğim yazarlardandır.
    Cebinden telefonunu çıkarırken “ Hayır, okumadım.” diye karşılık veriyor. Sesindeki koyu umursamazlığı yadırgıyorum. “Ben kitap okumayı pek sevmiyorum. Zaten işten güçten vakit de yok. Bizim kuaförün patronu, Gülsen Abla bayağı okuyor. Patron dediysem başımızda doğru dürüst durduğu yok. Ama her cumartesi, hesabı kapatmadan önce yolluyor beni buraya. Hizmetçisiyim sanki. Bir de tutturuyor oyalanma diye. Parası da var aslında, ne diye tenezzül ediyorsa buradaki eski püskü şeylere. Cimri işte.”
    Sözleri hayallerimi delik deşik ediyor. Gözlerimin yandığını hissediyorum. Hayallerimin hala giyilebileceğine kendimi inandırmak için yüzüne bakıyorum. Sözlerinin açtığı delikleri yamamak istiyorum. Telefonunun ekranına daldığından, güzelliğinden medet uman bakışlarımı fark etmiyor.
  Ani bir kararla kitabı yerinden alıp hınçla uzatıyorum. Umutlarımın altında kaldığımı sezemiyor. Kitabın yerine ruhsuz “Sağolun.”unu bırakıp uzaklaşıyor.
    Arkasından bakarken düşüncemin doğruluğuna bir kez daha inanıyorum.
    Bu kütüphaneye en çok umutsuzluk yakışıyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İNSAN VE NOKTA / Ay Vakti
LÜGAT AH ÇEKERMİŞ ŞAİR ÖLÜNCE / Nurullah Genç
YAŞAR KAPLAN’LA SÖYLEŞİ / Şeref Akbaba
GAZEL / Kâmil Eşfak Berki
ZÜNNUN / Murat Er
Tümünü Göster