SİYAH ZÜLÜFLER

229
Görüntüleme

   Günlerdir yıkanmayan saçlarını rüzgâra katıp uzaklaşmaya başladı. Koştukça, rüzgârın şiddeti artıyordu. Koştukça, bir “an”a sığıp, gözlerinde canlanan hayatı, boğazında düğümleniyordu. Utanç abidesi duvarın yanına kadar gelmişti. Boyunu metrelerce aşan duvar boyunca ilerlemeye başladı.
Bu korkuyu küçücük yüreğine nasıl sığdıracaktı?
Sesler, patlamalar…
Duvar boyunca koşmaya devam etti.
Hiç durmadan ve nereye gideceğini bilmeden…
***
Kanıksanmış bir yaşamın çarkında birbirine ilmeklenmiş günlerin ortasına düşmüşlerdi. Tercih etmedikleri fakat, kendilerini ortasında buldukları bir hayatı yaşıyorlardı. Barut kokusu eksik olmasa da, hayat akmaya devam ediyordu. Bahar çiçekleri daha yeni yeni açmaya başlıyordu. Tabiat, her haliyle göz kırparken onlar evi tercih etmek zorunda kalmışlardı. Son zamanlarda canı iyice sıkılıyordu Zehra’nın. Uğraşacak bir şeyler bulmaya çalışıyordu kendince. Aynanın karşısında siyah zülüflerini özenle tarayıp annesini çağırdı.
“Ana bak. Saçlarım seninki kadar uzadı işte.”
Anne Macide’nin yuvarlak yüzünde bir tebessüm belirdi birden. Kokusu içeriye yayılmaya başlayan yemeğini kısık ateşte bıraktı. Gözleri mekânı aşarcasına derinlere bakıyordu.
“Evet kızım! Saçlarının rengi aynen benimki gibi… Ama sen daha çok küçüksün. Büyüyünce daha da uzayacak saçların.“
Küçük kardeşi Essam’ın enerjisi hiç bitmiyordu neredeyse. Durmadan uğraşacak bir şeyler bulurdu. İçerden sesler gelmeye başlayınca, Zehra üsteledi.
“Anne baksana, bizim Essam da bir sapan bulmuş kendince hedeflere taş atmaya çalışıyor. Boş duvar, teneke kutusu, ne bulsa oraya nişan alıyor. ”
Odaya gelen annesini görmezlikten geldi, Essam. Duvar dibine hizaya aldığı boş mermi kovanlarına sapanla nişan alıyordu durmadan. Küçücük taşları denk getirince bağırıyordu.
“Oley, oley, vurdum! Vurdum!”
Macide Ananın sesi titrek çıkıyordu:
“Oğlum ne yapıyorsun böyle?”
“Arkadaşlarımın hepsinde var. Hem babam ne zaman gelecek anne? Bu sapanımı ona da göstermek istiyorum.”
Macide yutkundu. Öylece durdu bir süre.
“Baban gelecek oğlum. Elbette bir gün gelecek!”
Bakışları hiç görmediği babasının fotoğrafı ile evin dış kapısına takıldı yeniden. Bir süre daha nişan almaya devam etti.
***
Babalarını bir gün alıp götürdüklerini anlatıyordu Macide. Kolundan sürükleyip aldıklarında iriyarı iki askerin arasındaki son çığlığını duyurmuştu:
“Hanım, çocuklar sana emanet!”  diyebilmişti sadece.
Annesinden duyduklarını yaşarcasına hayal ediyordu. Hiç ümidini kırmak istemiyordu Zehra. Bir gün sıkıca sarılacak mıydı babasına? Uzun boyu, burma bıyıklarına incelik katan gülüşüyle kapıyı çalıp gelecek miydi? Bunun gerçekleşmesini çok istiyordu. Gecenin bir yarısında her iki yandan annelerine iyice sokuluyorlardı. Anne kokusu demek sığınak, nefes almak demekti. Okullar açıktı, biraz uzakta olduğu için her gün güvenli bir şekilde devam etme şansları yoktu. Boş zamanlarını arkadaşı Rabia’yla geçiriyordu, fırsat buldukça. Güneşli bir günde ikisi evlerinin biraz ötesindeki yeşillik alanda buluştular. Rabia mahzun, Zehra’nın elinden tuttu:
“Zehra, biliyor musun, nenem anlattı: Bir gün bu topraklar kurtulacakmış. Korkusuzca, ailecek gezip eğlenebilecekmişiz. Çarşıya, pikniğe… Korkusuzca yaşayacakmışız diyor.”
Zehra bu ümide sevinir gibi olsa da hiç görmediği babası geldi aklına. Evdeki fotoğrafından imgeler çoğaldı zihninde. O anda hayatına akıverdi yeniden.
Susku susku büyüyen hüznü içine akıttı, ses etmedi.
***
Son zamanlardaki hareketlerine anlam veremiyordu Zehra’nın. Ellerini Macide’nin saçlarına dolamadan uyumuyordu. Tek çeşit sofraları, dışarıda dalga dalga büyüyüp içerilere dolan korku, tedirginlik… Yaşamları bu tonda akarken her şeye rağmen “bakışları” hayata dönüktü… Güzel günlerin ümidini çoğaltmak istiyorlardı her şeye rağmen.  Onları yaşama bağlayan tek unsur buydu belki de. Macide yaşlı babasından hareketle hayata tutunmaya çalışıyordu. Kır sakalları, iyice bükülmüş beli ile kızının yolunu tutar evindeki erzaklarını paylaşırdı. Kadın kalbine çöreklenen onca yükle. Yemyeşil meralarda mermilerin zarar veremediği kırmızı gül gibi… Mahzun ama mütebessim; yorgun ama hayata direnmeye ahdetmiş…
Gül diye kokladığı, kokladıkça içine rayihasının daha da işlediği tek varlıkları çocuklarıyla teselli buluyordu. Kadın kalbi her yerde, her şartta birbirinden güç alırdı. Rabia’nın annesi Büşra Teyze komşuları, tek sırdaşıydı. Delik deşik olmuş binalarının dibindeki serin gölgelikte nefesleniyorlardı. Dünyanın bir başka yerinde hayat nasıl yaşanıyordu? Rahatlık neydi, refah nasıl bir şeydi? Bunların hiçbir karşılığı yoktu kitaplarında. Tek dertleri, gittikçe daralan dünyalarında sevdiklerini daha da fazla korumak, içlerinde bir nüve gibi duran ümidi parlatmak, büyütmek…
Yıllar önce oğlunu kaybeden Büşra Teyze’nin yüzü gülmüyordu uzun zamandır:
“Macide çocuklara mukayyet olmalıyız! Bu günlerde bir hava harekâtı yapabilirlermiş. Her yıl hava güzelleşince havayı kirletmeyi çok iyi beceriyorlar. Dikkatli olmamız lazım.”
Macide bir anda durakladı, yüzü düştü:
“Haklısın Büşra! Çıkmayacağız da şu Zehra dayanamıyor senin kızla avluya çıkıyor bazen. ”
***
Gece olunca şehir bir hayaleti andırıyordu. Karanlık ağzını sonuna kadar açan bir ejderhaya dönüşüyordu. Günlerce elektriklerin verilmediği oluyordu. Şehir halkı çaresiz; gerçeklerden, kendilerinden kaçmak için erkenden yataklarına giriyorlardı.
“Zehra kızım nen var senin? Ellerini saçlarıma dolamadan yatamıyorsun. Topla kendini biraz. Baban gelecek diye bekliyorum yıllardır. Hem her şey çok güzel olacak! Kardeşin de çok etkileniyor bu duruma, hadi kızım kendine çeki düzen ver biraz.”
Gecenin bir yarısında uykunun tatlı kollarına teslim oldukları bir saatte sesler yeniden duyuldu. Yüreklerde korkunun bütün tonlarını yaşatan mermi sesleri çok yakından geliyordu. Gecenin karanlığında bombaların düştüğü yerdeki parıltıları seçiyorlardı göz ucuyla. Isırılan dudaklarda tek dilek vardı: Bir an önce bu patlama seslerinin son bulması…
Bir tavuğun civcivlerini sarmalaması gibi çocuklarını kanatların altına aldı Macide. Zehra ile Essam annelerine nasıl sarılacaklarını çok iyi öğrenmişlerdi.
“Geçti oğlum. Geçti kızım. Geçti, geçti…”
Gün ağarınca her şey daha da netleşmişti. Ağır silahların kevgire çevirdiği duvarlar, kırık camlar, korku dolu bakışlar.
Caddelerde yıkılmış betonların molozları, öteberiye yığılmış taşlar, taşlar.
Macide’nin gözleri pencerede, nice zamandır gelmeyen babasının yolunu gözlüyordu.
Unları bitmek üzereydi artık.
Başına bir iş mi geldi? Diye düşünürken birden kapı çalındı. Saçları dağınık, gözleri içe göçmüştü. Zehra dedesine koşup kırışık ellerinden tuttu. Takati kalmamıştı artık.
“Kızım köşe başlarını tutmuşlar. Buraya gelinceye kadar korkudan yürüyemiyordum bile. Şunları alın da bir süreliğine gelemeyeceğim. Torunlarıma mukayyet ol!”
Zehra dedesini ısrarla içeriye davet ediyordu. Macide Zehra’nın hemen arkasında ısrarını sürdürüyordu:
“Biraz soluklansan, dinlensen olmaz mı?”
“Gelemem kızım, gelemem. Torunlar annen çıkamıyorlar biliyorsun. Yürüyerek gidiyorum, mesafe epeyce uzakta. Ancak yetişirim ben”
Macide, ihtiyar babasının bu şekilde yorulmasına gönlü razı olmasa da elinden bir şey gelmiyordu. Son anda içten gelen bir duyguyla ellerine sarıldı. Hüsam Amca kısılmış gözlerini çevirerek merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladı. Essam içerde, kendince kurduğu oyunlarıyla meşguldü. O arada Zehra’da gözlerden kaybolmuştu. Bir aralık gözleri onu aradı. Bulamayınca birden telaşa kapıldı.
“Oğlum ablan nerde? Daha demin buradaydı!”
“Aşağıya indi anne. Baksana duvar dibinde oturmuş konuşuyorlar.”
Perdesi soluk pencerenin önünde durdu. Zehra’yı görünce içi ferahlar gibi oldu. İçindeki tedirginlik biraz kızgınlığa dönüşse de onu rahatsız etmek istemedi. Kızının son zamanlardaki durgunluğu, ellerini saçlarına dolayarak uyuması, hüznü…
“Biraz soluklansın.” dedi içinden.
Gönül yurdunda birleşmiş, kısık sesleriyle sığınacak bir liman bulmuşçasına dertleşiyorlar, oynuyorlardı. Çocuk yaşta yetişkin gibi davranıyorlardı. İki binanın etrafı duvarlarla örülü olduğu için dışarısı tam gözükmüyordu. Toprak zemin, yer yer yeşillik… Hafif rüzgârda salınan, hışırdayan otlar… Onların dışında birkaç çocuk daha etrafta gezindikten sonra evlerine çıktılar. Macide un çorbasının farklı bir tat alması için değişik baharatlar denemişti. Aynı çorbayı her gün yemekte zorlanıyordu çocukları. Yemeği kısık ateşe koymuş, pişmesini bekliyordu. Çorba oluncaya kadar Zehra’yı çağırmayı düşünmedi.
İkisi gönlünce muhabbet etmiş, sıra bahçe duvarının dibindeki çiçekleri toplamaya gelmişti. Avucuna doldurduğu papatyaları eve çıkarmayı kuruyordu içinde. Avluda öylece oyalanırken şehri kasıp kavuran sesler yükselmeye başladı yeniden. Şehir halkı bu sesleri çok yakından tanıyordu. O anda ikisi duvara öylece yapışık kaldılar. Göz bebekleri iri iri… Buza kesmiş bedenlerini hissedemiyorlardı neredeyse. Bulundukları yere öylece sindiler.
Ürküten, etrafa dehşetler saçan uçak sesleri…
Bünyeyi saran korkuyla akıl tutulmasının en katmerlisini yaşıyordu ahali. Yukarıdan iğreti gülücüklerle yerin bağrına ölümler gönderiyorlardı. Ardı ardına yağdırılan bombalar.
O Hengâmede Macide pencereden ısrarla Zehra’ya eliyle işaret etmeye çalışıyordu.
“Duvar dibinden ayrılma” diye bağırıp duruyordu. İnsanlar korku örtüsüne bürünmüş, her seferinde yakınlaşan ölümü enselerinde hissediyordu. Zehra ani bir hareketle Rabia’nın elinden tutup iki binanın arkasındaki metruk odaya yöneldiler. Bir süre sonra bombalar iki binayı da yerle bir etmişti. Sesler, çığlıklar arşa uzanıyordu. Her seferinde tekrarlanan öfke yeniden tazelenmişti.
Kaç saat kaldığını kendi de bilmiyordu Zehra. Uyandığında Rabia da yoktu yanında. Kim olduğunu asla öğrenemeyeceği yabancının ellerinde bir sığınağa götürülüyordu şimdi. Karanlığın loş ışığından gözleri evlerinin olduğu binayı aradı. Yerle bir olan binalarını görünce kendinden geçti. Çığlığı bir kuyunun en derin yerinde yankılamıştı sanki. Kalbinde sökün eden feryatlarının ardı arkası kesilmiyordu.
Hayatının en uzun gecelerinden birini yaşamıştı. Pınarları kuruyan gözleri anlamsız bakıyordu.
***
Yaşıtlarının içinde öylece bekliyordu. Ne kadar sürede burada kalacaktı? Niye buraya getirilmişlerdi? Hiç kimsenin bir bilgisi yoktu. Her patlama sonrası bu sahneler bir şekilde yaşanıyordu zaten. Ortalıkta kalan çocukları bir yere toplayıp burada bekletiyorlardı. Zaman zaman dışarıya çıkarılıyor, hava almaları sağlanıyordu. Yuvasını kaybeden Zehra için hayatın bir anlamı yoktu artık. Küçücük yüreğine çöreklenen ağır yükü nasıl taşıyacaktı? Günler sonra dışarıya çıktıkları bir saatte fırsatını bulup uzaklaşmaya başladı.
Hiçbir şey düşünmeden, yanı başlarında yükselen utanç duvarının kenarı boyunca koşuşturmaya başladı.
Koştu, koştu, koştu.
Virane evler, genizleri yakan ceset kokuları, kuytu yer arayan buyurgan ve saldırgan bakışlar. Birkaç gün içinde onca şeyi nasıl yaşadığını kendi de bilmiyordu.
Bir süre koştuktan sonra dayanacak gücü kalmamıştı. Öylece yere yığıldı. Yorgun haliyle öylece bekliyordu. Annesinin giydirdiği elbiseleri üzerindeydi daha. Tozlu elbiselerine dokununca Macide’nin yuvarlak yüzündeki tebessümünü görüyordu.
Aradan saatler geçmişti ki, yoldan geçen bir yaşlı tarafından şehrin yetimhanesine götürüldü.
Artık bambaşka bir dünyaya düşmüştü. Birbirine benzeyen günleri, solgun çehresinden hayat çekilmişçesine öylece dolanıyordu. Onca çocuğun içinde bir o dikkatleri üstünde topluyordu.
Hep bir başına gezinmeyi tercih ediyordu nedense. Arkadaşlarının oyun deryasına daldıkları bir vakitte Zehra bahçenin uzak tarafına yöneldi. Eline aldığı kiremit parçasıyla kendince bir şeyler çizmeye başladı. Bir kadın resmini yapmaya çalışıyordu ısrarla. Uzunca eteğini, uzattığı zülüflerini dakikalarca karaladı, kabarttı. Beton zemine çizdiği resim gülümsüyordu. Elini siyah zülüflerine doladı, kokusunu yeniden yaşarcasına…  Dalıp gitti öylece. Simsiyah saçlarını düzeltip kulağına bir şeyler fısıldamaya başladı. Beton soğuk, fakat o bunu hissetmiyordu. Günlerdir aradığı sıcaklığı bulmuşçasına kucağında dertop olup, öylece kıvrılıverdi.
Bir süre böylece kaldıktan sonra bahçe bekçisi farkına vardı.
Zehra’yı kucaklayıp yetimhaneye doğru yürüdü.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İNSAN VE NOKTA / Ay Vakti
LÜGAT AH ÇEKERMİŞ ŞAİR ÖLÜNCE / Nurullah Genç
YAŞAR KAPLAN’LA SÖYLEŞİ / Şeref Akbaba
GAZEL / Kâmil Eşfak Berki
ZÜNNUN / Murat Er
Tümünü Göster