ANAMIN EKMEK KOKAN ELLERİ

189
Görüntüleme

   Püfür püfür İstanbul kokan bir sabah aldım haberini. Martılar çığırtkan telaşlarla başımın üzerinde uçuşurken, hayatın beyhude koşuşturmasında kim olduğumu, ne olduğumu unutmuşken ve tutunacak bir dal ararken yolunu kaybetmiş kuşlar misali, senin haberini aldım.
Deniz, rüzgarı koluna takmış, şarkı söylüyordu. Vapurların düdüğü, martıların kanat sesleri eşlik ediyordu dalgalara. Oysa insanların denizin şarkısını dinleyecek vakitleri yoktu. Ne bir günaydın, ne bir tebessüm, ne de yürekte açmış bir kahkaha. Soğuk yüzleri, bildik telaşlarıyla aceleyle indiler vapurdan. Deniz güldü onlara, vapur güldü.  Martılar, bulutlar, uzaktan Kız Kulesi güldü. Hayatın ezgisine kulaklarını açmak, kimin umurundaydı ki?
Daha az önceye kadar bildik telaşlarla bindiğim şu vapurda ruhsuz gözlerle denizi seyretmekteydim;  ta ki telefonum çalıp karşımda ağabeyimin sesini duyana dek. Önce  “Annem…” dedi, sonra sustu. Aramıza uçurumlar girdi; görüşmediğimiz seneler, ayrı ayrı yaşanmış yalnızlıklar girdi.  Sessiz, kırılgan, buğulu bir perdeden tane tane konuşuyor; kelimeler usulca ama canımı yakarak konuyordu içime. “Annem çok hasta. Doktorlar artık yapacak bir şeyin kalmadığını söyleyip dün sabah eve gönderdi. Aslında, seni aramayı düşünmüyordum ama annem durmadan adını sayıklıyor. Benden söylemesi kardeşim, gerisi sana kalmış.”
İşte o an fark ettim hoyratça harcamamalı sevgileri, sevdiklerimizi nazlı bir çiçek gibi tutmalı elimizde. O rengarenk, misler gibi kokan yaprakları şefkatle, merhametle sarmalı.
                                                   ***
Saçları iki örgülü, sıska, çilli bir kız çocuğu oluverdim birden. Annemin ellerinden tutuyorum. Sıra sıra dizilen, birbirine üşüdükçe sokulmuş kargacık burgacık ahşap evlerin arasından ilerleyerek çift kanatlı, aslan tokmaklı bir kapının önünde duruyoruz.  Bir komşu oğlunun eski, kaplaması yer yer yırtılmış, kırmızı okul çantasıyla gidip geliyorum okula. Çanta,  bedenime göre hayli büyük olduğu için annem taşıyor. Sobası sönmüş, duvarları üçümüz tek göz evimize giriyoruz; annem hemen şalını atıveriyor omuzlarıma. “Sobayı yakıncaya kadar sakın çıkarma!” diyor. Ansızın, babam geliyor.  Üzerimde kara okul önlüğünü görünce yine bağırıp çağırmaya başlıyor. “Okula gitmeyecek bu kız demedim mi sana?” Annem konuşmanın kifayetsizliğini anlamış gibi susuyor. Yine de yağmur çamur, kar kış demeden elimden tutup beni okula taşımaya devam ediyor.
                                             ***
Terminaldeyim.
“Amasya yolcusu kalmasın!” diye bağırıyor muavin.
“Abla, valizler bagaja.”
Valizim yok ki! Yalnız valizlere sığmayacak kadar pişmanlıklarım, kederlerim,  hırslarım, diyar diyar peşimden sürüklediğim özlemlerim… Olamadıklarım, yapamadıklarım, annemsizliklerim…
Sensiz geçen yıllar…
Sensiz büyütülen çocuklar…
Sensiz yenen her yemek…
Sensiz kapatılan ışıklar…
Şimdi hasretle sana geliyorum.  Bir nehrin denizi özleyişi gibi kabara coşa, çölün suya susayışı gibi damla damla, kuşların göğe hasreti gibi dalga dalga, sana geliyorum. Meğer ne çok özlemişim seni. Hasretin ne çok yakmış içimi kor gibi lakin duyamamışım sahte telaşlardan. Sen, ‘beni karşılıksız seven tek insan’ beni hep affedeceğinden emin gelemeyişime mazeretler sunup durmuşum. “Annecim oğlanın dershanesi var,  kızın kursları,  iznim az biliyorsun annecim, yazın çocuklar deniz istiyor, kışınsa okulları var… Benim hiç bitmeyen toplantılarım… (Gelecektim anne, işlerimi yoluna koyup! gelecektim.) Daha ne mazeretler sığdırmışım senin mübarek yüreğine.
Sevgileri hep yarınlara bıraktık, sevdiklerimizin sonsuza dek bizi bekleyeceğine inanarak.
Oysa ne çok çağırmışlığın var.
“Hadi kızım çık gel.” diye.
“İki günlüğüne de olsa ekmeğimi bölüş benimle.”
“Soframı şenlendir.”
“Ekmeğimin katığı ol,
Çayımın şekeri…”
                                             ***
Kış günleri gürül gürül yanan sobanın önünde ahşap ekmek teknesinde hamur yoğururdun. Üstelik yalnız bize değil tüm komşulara yetecek kadar. Dışarda lapa lapa kar yağar, biz ise mis gibi çıra kokan, odun kokan sobanın önünde seninle türküler söylerdik. Sokturmazdın ya benim elimi hamura, olsun. Ben hayran hayran seni seyrederdim. Olanca kuvvetinle öyle yoğururdun ki hamuru, oluşan kabarcıklardan pat pat sesler çıkar, “Hadi anne,” derdim; “bir daha, bir daha patlatsana…” Cevizli, haşhaşlı çörekler yapılırdı kuzine sobamızda; ıspanaklı, kıymalı, peynirli pideler…
Dumanı üstünde tüten ekmeklere sürülen tereyağının o canım kokusu,
Ellerinin ekmek kokusu,
Evimizin çıra kokusu,
Muhabbetin dumanı tüterdi sobamızın başında.
                                                    ***
Otobüsteyim. İstanbul’u çıkıyoruz hızlıca. Her yer lapa lapa kar. Yıllardır İstanbul’u bu kadar beyaz görmemiştim. Bizim kusurlarımızı örtmek için mi bu gayreti? Bedenim titriyor,  ayaklarım, ellerim… İstanbul mu üşüyor yoksa ben mi? Oturduğum pencerenin önünden evler, ağaçlar, kuşlar, telefon direkleri kayıyor bir bir. Beyaza boyanmış bir dünya kayıyor önümden. Hep bizimle kalır sandığımız gönüller kayıyor. Hayat kayıyor avuçlarımızdan.
Gözlerim sana bu kadar geç kalmaktan, pişmanlıktan ve ağlamaktan kan çanağı olmuşken seni düşündükçe birden gülümsemeye başlıyorum.
                                              ***
Küçük, yaramaz bir kız çocuğuna dönüşüyorsun yaşlandıkça. Bitip tükenmek bilmeyen enerjin hayran bırakıyor herkesi. Sen “eski toprak” diyorsun işin sırrını soranlara. Bir de “namaz kuvveti.”  Bazen akıl sır erdiremiyorum yaptıklarına. -Nice gençler var ki, senin o cıvıl cıvıl yaşama sevincinin zerresinden bile yoksunlar.-  Bir bakmışsın yolda sakin sakin yürürken “Hadi çocuklar,  yarış yapalım,” diyorsun, “Şu direğe önce kim dokunacak.” Çocuklarla saklambaç oynarken en girilmeyecek dolapların içine büzüşüveriyorsun da bütün ev seferber olsa yine de kimse bulamıyor seni. Hiç bıkmadan saatlerce oynuyorsun onlarla. ‘Elim sende, kuş uçtu, dokuz taş…’ Bizler, üst üste dizilmiş kapalı kutular gibi olan apartmanların içerisinde çocuklarımızı bilgisayarlara esir edip onların çocukluklarının ölmesine göz yummuyoruz. Yalnız seninle oynarlarken fark edebiliyorum çocuklarımın gözündeki ışıltıyı.
                                                   ***
Şimdi önümde hızlı hızlı kayan yollardan sana geliyorum.
Yollar kayıyor bir bir, yıllar kayıyor.
Dönüp geçen yıllara bakınca hayat ne kadar da kısa diyorum, ezgiler kısa.
Gönlüm hepten kısa.
Kısacık kalıyorum.
Otobüs mola veriyor. Molada yerimden kalkmıyorum ama Çorum leblebisinin o kavruk, sıcak, insanı bir hoş eden kokusu, ta otobüsün içine doluyor.
 Ah annecim! Ne çok seversin leblebiyi. Hele de, sıcaksa. Her gelişimde mutlaka sorarsın,  “Kızım leblebi getirdin mi?” diye. Bakır semaverde demlediğin çayın yanına ne güzel de katık olur. Çocuklar ne zaman seni ansalar semaverini de anmadan geçemiyorlar. Senin gibi kıtlama şekerle çay içişlerini…  Sahi çocuklarla en son geldiğimizde Ömer Faruk orta ikide miydi? Betül daha okula başlamamıştı bile. Hep birlikte resim çektirmiştik semaverin önünde. Yoksa o semaverin başında donup kaldı mı hayat?
                                                  ***
Ne zaman okullar tatil olur, elimde valizimle sana dönsem senden önce ta sokağın başına vuran haşhaşlı çörek kokuları karşılardı beni. Ispanaklı börek, yaprak sarması, yoğurtlu çorba… Aylarca yurdun tabldot yemeklerine talim ettiğimden annemin yemeklerine kıtlıktan çıkmış gibi saldırırdım. Sofranın baş köşesine taht kurmuş keyifle fokurdayan semaverin yanı başında annem benim yemekleri yiyişimi sevinçle seyreder, karnımı doyurup ardından çayımı yudumlarken,  o da hemen bir ilahi patlatıverirdi.
“Medine’ye varamadım,
Gül kokusun alamadım,
Ben Resul’e doyamadım,
Yaralıyım, yaralıyım.”
İlahiyi söylerken yüzünü hüzün bulutları kaplar, gözlerinden sicim sicim yaşlar dökülürdü. O zaman hemen yanına sokulur ellerimle gözyaşlarını silerdim. “Ah anacım, kıyamam sana. Şu okul bitsin, bir işe gireyim, söz seni Medine’ye götüreceğim.” derdim. Birden yüzündeki bulutlar aralanır, mahzunluğu geçer, gözlerinin içi gülerdi.
                                              ***
İlk maşımı aldım, annem ve daha kaç maaş daha.
Eşyaların taksitleri, ev kiraları sonra kredi borçları başımızı bir eve sokalım diye, hadi arabasız da olmaz dedik. Hep verdiğimiz sözlerden önce geldi kendi isteklerimiz.
Sözümün esiri oldum anne.
Muavin bana duyurmak istermişcesine kulağımın dibine dibine bağırıyor.
“Amasya terminal, otobüste yolcu kalmasın. Bagaj alırken bagaj fişini gösterelim lütfen!”
Öylece yapışıyorum koltuğa.
Bu şehir, önümü kesen bu heybetli, bu yıllarca dost bildiğim dağlar, şimdi ne de yabancı. Taş bağırlı, soğuk yüzlü dağlar…  Her bir tarafı dağlarla çevrilmiş bir çiçek tarlasının ortasında yabani bir ot gibi öylece eğreti duruyorum. Şimdi ben hangi yöne gideyim, yolumu nasıl bulayım? 
Ayaklarım beni annemin sokağına getiriyor. Yokuşu çıktıkça dikleşen, daralan taş yolların iki yanına sıra sıra dizilmiş, düşmemek için sanki iyice birbirine  yaslanmış ahşap evlerin arasında başım önde, ağır ağır ilerliyorum. Sanki evlerden biri hesap soracak, “Bunca zamandır neredeydin?” diyecek diye korkuyorum.
Şu dik yokuşu çıkarken çocuklar ne de koştururdu anneannemizin ziline ilk biz basacağız diye. Gerçi sen saatler öncesinden kapının eşiğine oturur, elinde tesbihin dualar ede ede gelişimizi beklerdin.
 Bazen de sana sürpriz yapar, haber vermeksizin ansızın kapını çalardık. İşte o zaman ahşap,  gıcırdayan merdivenlerden “kim o” diye seslene seslene ağır ağır aşağı iner, kapının yukarısındaki sürgüyü çekerdin. Paslanmış kilidi zorla çevirip kapıyı açınca bizi karşında bulup sevinçten ağlamaya başlardın.
Kapındayım şimdi, annem.
Elim bir türlü zile uzanmıyor.
Hava soğuk.
Üşüyorum.
 Biliyorum yine geç kaldım. Anneler hep affedermiş. Sen de beni affet.
Şimdi gelip de seni bulamamak var ya içimi eziyor. Kapıyı çalıp “Bak ben geldim,” dediğimde öylece dışarda kalakalmak. Kapıyı açarken ayak bastığın o ahşap merdivenlerin gıcırtısını bir daha asla duyamamak… Yukarıdaki sürgüyü çekmeni, anahtarı çevirip beni gördüğün an “yavrum” diye bağırışını duyamamak çıldırtıyor beni.
İşte çıkıp geldim,
Ya sen şimdi yoksan,
Ne olur yapma bunu bana benim canım annem.
                                               ***
Birden telefonum çalıyor. “Ha, Nurgül geldin mi?”
“Evet abi, evin önündeyim.”
“Boşa bekleme orda, evde kimse yok.”
!!!
Üşümem iyice artıyor.
Ağlamaya başlıyorum.
“Abi, doğruyu söyleyin bana, annem öldü değil mi?”
Karşımda muzip bir gülme sesi.
 “ Kıymet bilmek için illa ölmek mi gerek? Korkma, annem çok şükür iyi, biraz üşütmüş o kadar. Bir haftadır yanımızda kalıyor. Yalnız senin hasretin çok koydu ona. Yıllardır anneni ziyaret etmemek de neyin nesi?”
“Bu da sana ders olsun,  a vefasız kardeşim!”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İNSAN VE NOKTA / Ay Vakti
LÜGAT AH ÇEKERMİŞ ŞAİR ÖLÜNCE / Nurullah Genç
YAŞAR KAPLAN’LA SÖYLEŞİ / Şeref Akbaba
GAZEL / Kâmil Eşfak Berki
ZÜNNUN / Murat Er
Tümünü Göster