BİR SUÇLULUK ÇÖZÜMLEMESİ: TANRI OLMA PROVASI

   İnsanoğlu için kendisi ve tanrılar en can sıkıcı sorunlar olmuştur. İnsan, kendisinin diğer canlı varlıklardan farklı olduğunu ilkçağlardan beri zımnen kabul etmiş ve ilk çağlardan bu yana katlanarak hızlanan bilinçlenme süreci, sürekli bir anlamlandırma süreci olmuştur. Bu anlamlandırma süreci, bir anlamda model arama, kendi yansımasını seyretme yahut neyin yansıması olduğu arayışıdır. İlk çağlarda bu arayış, insanları, zaten olduğumuz şey olma adayı olarak tanrılarla karşılaştırmaktadır. Bu karşılaşma bir maruz kalmanın ötesinde kıyas ve ölçüt değeri üretmedir. Burada karşımıza çıkacak en elverişli anlamlandırma arayışları, Yunan Mitolojisi ve Antik Yunan tanrıları olacaktır. İnsanüstü birer prototip olan bu tanrılar çok rabıtalı ve insani buudlara sahiptir. Hataları, ihtirasları, hırsları, güçlü ve zayıf yanları, zaafları vardır,  sıradan insanlara özgü her şeye, hatta boyun eğmek zorunda kaldıkları bir kadere onlar da sahiptir. Kandırılabilir ve genellikle onu kandıran şeyler sıradan insanın kandıklarıyla aynıdır. Örneğin “Tanrıların Kralı” kabul edilen Zeus ile ilgili en ilgi çekici konu, insani bir dürtü olan kadınlara düşkünlük zaafına sahip olmasıdır. Zeus istediğini baştan çıkarmak için hiçbir engel tanımamaktadır. Ve en nihayet mahvına sebep de bu düşkünlüğüdür. Zeus’un istediği her kadını elde etmesi antik Yunan erkeklerinin nasıl bir hayat arzuladıklarının ya da umut ettiklerinin bir yansımasıdır. Bu şekilde hayaller kuran erkekler, muhtemelen, eğer çok güçlü bir tanrı yaşıyor olsa elbette bu fantezilerle yaşardı diye düşünmüşlerdir. Çünkü tanrıların vasıfları insanların sahip oldukları özellikleri sembolize ediyordu. Biraz daha ilerisinde gördüğümüz şey şudur; bir tanrı tasavvuru sayesinde karmaşık dünya ve bu dünyada gerçekleşen doğa olaylarına bir açıklama getiriliyor, yollarına çıkan her engele bir anlam veriliyor ve insanlara bir yaşam şekli sunuluyordu. Yunan yazar Hesoid’e göre; insanlar Zeus’un azabından korkmasalardı zayıflar güçlülerin kontrolü altına girer ve insanlık gitgide daha korkunç bir hal alırdı. Zeus, adaleti sağlayıcı ve medeniyeti getirendir. Düzen kurucudur. Dünyada doğal afetler yaşandığında, Yunanlılar bu afetlerin Zeus tarafından kötü insanların cezalandırılmak için gönderildiğine inanmışlardır. Hatta üstün tanrıyı neyin bu kadar kızdırmış olabileceğine dair hikâyeler uydurmuşlardır. Aslına bakarsak, Yunanlılar, ilk zamanlarda tanrılarını düşünürken onları anlayabilmek için fiziksel olarak da onların kendileri gibi fakat çok daha büyük olduklarını tasvir etmişlerdir. Adeta insan vücuduna hapsolmuş fakat insanüstü güçlere sahip bir varlık. Nitekim bu bağlamda ideal olarak kabul ettikleri insan modelini tanrısal bağdan ayrı olarak tahayyül etmemişlerdir. Eğer böyle bir model mümkünse bu ancak tanrının oğlu olabilirdi. Tıpkı yine mitolojideki Herkül gibi. Zeus’un oğlu, yarı ölümlü yarı tanrı bir savaşçı. Özel bir insan. Bir ölümlü için tanrılara en yakın olma durumu. Bilinmeyenin içine doğru ne kadar derine gidilirse, bir o kadar, ölümlüler ve ölümsüzler arasındaki sahayı daraltmaya çabalanır. Yarı tanrı, yarı ölümlü olma düşüncesi tanrılara olabildiğince yakın olmak, onlarla aralarındaki mesafeyi daha da kapatmak isteyen, bilinmezin içindeki insanın icat ettiği bir durumdur. Böyle bir durum, hayran olunmakla beraber otorite kurmayı da içinde barındırdığı için, antik zamanlarda kralların birer tanrı yahut yarı tanrı olmaları gerektiğine dair örtük bir kabulü de ortaya çıkarmaktadır. Nitekim Büyük İskender’den, Mezopotamya krallarına kadar pek çok hükümdar kısmen tanrısal olmakla övünmüşlerdir. Bizim için birer efsane fakat o dönemin insanı için birer gerçeklik olan mitolojideki tanrı tezi belirgin bir insan doğasının içyüzünü su yüzüne çıkarmaktadır: tanrı olma (ya da en azından bir kahraman olma) özleminin metaforik ya da dolaylı dışavurumu. Ve bu eğilim ölümsüz kabul edilen mitolojik tanrılardan daha uzun ömürlü olmuştur.
Modern zamanların “tanrızede”si de bu antik reflekslerini yakalamakta güçlük çekmemiştir. Fakat artık yeni bir dile sahip olarak. Reklamlar buna yeni bir yaşam sanatı, yeni bir yaşam tarzı, günümüzün modası diyor…
Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu isimli kitabında bir hikâye anlatır: “Malenezyalı yerliler gökyüzünden gelen uçaklara hayran kalmışlardı. Ama bu nesneler asla onlara doğru inmiyordu. Ancak beyazlar, onlar bu nesneleri yakalamayı başarıyordu. Ve bu, onların havadaki uçakların dikkatini çekecek olan benzer nesnelere yerde, belli mekânlar üzerinde sahip olmasındandı. Bunun üzerine Yerliler, dallar ve sarmaşıklarla bir uçak ‘simülakr’ı inşa ettiler, geceleri özene bezene aydınlatacakları bir toprak parçasının sınırlarını çizdiler ve gerçek uçakların oraya inmesini sabırla beklemeye koyuldular.” Bu öykü, modern insanın, naif bir antropolojisi olan mutluluğa duyulan doğal eğilim antropolojisinden öteye götürmektedir bizi: sahip olmanın, gücü elde etmenin, iktidar istencinin ve bunun neticesi olan mutluluğun imgesi ile nesnelerin karakteristik göstergeleri arasındaki bağlantı. Günümüzde nesneler, sahip oldukları işlevlerin yanında artık hiç de bu işlevselliklerinden/işe yararlılıklarından daha önemsiz bir neden olmayan tanımlı bir ihtiyaca hizmet etmektedirler. Bu, nesne tüketimi fenomenidir ve bir tür göstergedir. “İster toplumsalın mantığı ister arzunun mantığı olsun bu başka şeye nesneler hareketli ve bilinçdışı anlamlandırma alanı olarak hizmet ederler.” Tıpkı öyküdeki yerliler gibi modern insan da simülasyon bir evrende iktidarın, gücün, mutluluğun karakteristik göstergelerine sahip olan nesneleri ele geçirip, yerlilerin uçak simülakrının yanına konmasını istedikleri uçan cismi bekledikleri gibi o da mucizevî bir etkililik biçimi üzerinde iktidarın, gücün ve mutluluğun önüne konmasını beklemektedir. Bir tür büyüdür bu ve büyü tutmalıdır, eğer ki tutmazsa o halde gerekli ritüeller yerine getirilmemiştir ve bu bir başka büyü yapmaya yeterli nedendir. Sistem elbette bu başarısızlığı telafi edecek, yeni bir mutlu olma imkânını gayet şık bir şekilde sunacak ve kibar bir şekilde bu yeni büyünün etkinliğini hatırlatmayı unutmayacaktır. Kitle iletişim araçlarının öne çıkardığı bu nesnenin zorunlu olarak faydalı olmasına dayanan ahlaki tanımlama, nesneleri tanrının umulmadık anda görülen bir iyiliği, bir güç olarak sunar. Ve nesnenin göstergesi referans kılınarak talep edilen asıl güç, öncelikle ayrıcalık talebidir, toplumun bakışını tahrik etmek ister ve bu yüzden kendini görünür ölçütler bakımından göstermek zorundadır. Çünkü var olmanın ötesinde yaşadığını ispat etmek, Nietzsche’nin İktidar İstenci’nde olduğu gibi “daha fazla”ya ve “daha iyisi”ne sahip olma ve “daha hızlı”, “daha sık” sahip olma istencidir. Bu bastırılmaz arzular eski sınıf farklılıklarının yerini alan yeni bir toplumsal hiyerarşi oluşturup “aristokratik” ve şatafatlı bir konum talebidir. Fakat bu “aristokratik” konumu elde etme hakkı rakamların ve lakonik harflerin yazılı olduğu etiketlerin soluk imgelerine cevap verebilen herkese tanınmıştır. Elde edilen nesnenin verdiği tatmin, “aristokrat” olma sevincinin tayin edilen yansımasıdır. Öyle ki itaat eden bir mucizeye sahip olunmuştur. Üzerinde çalışılmış, üretilmiş, bir ameliyeye tabi tutulmuş ürün değil, tanrının seçkin kuluna sunduğu ve seçkin kılan bir lütuf. Buna karşılık modern insanın toplumsal katılımlı gizli anlaşmasında kabul ettiği şey, nesnenin (ya da artık tasarrufuna sunulan modelin) işlevsel bir ihtiyaca cevap vermesi değil bireysel farklılık (biriciklik) arzusunu dindirecek, adeta vahyedilen bir kehanetin alameti olduğudur. Bu durumda nesnenin halesine farklılaştırıcı anlamların etki alanı da eklenir. Paradoks şudur: sistemin bir iç ses olarak, her yerde öncelikle kendisini beğendirdiği, “biricikliğe” özendirdiği ve farklı olduğuna ikna ettiği bir yığın “biricik” bireyin, tanımlanamaz anonim bir ortaklık meydana getirmiş olmasıdır. Zira “aristokratlık” ve “biriciklik” ne doğal bir veriye ne de keyfi bir sınıflandırma buyruğuna yaslanmıyor, lakonik harflere cevap verebilen herkese takdim ediliyor. Ve bu “biricikliğe” her bireyin sahip olması için hiçbir araç esirgenmiyor, bireye, tüketim potansiyelinin ve kapasitesinin tamamını seferber etmesi ısrarla hatırlatılıyor. Sistem için birey hesap birimidir ve kendi haline bırakılmışlara, sahip olduğuyla yetinenlere, toplumdışı olanlara sistem tahammül etmez, onların da “mutlu olmak zorunda” olması gerektiğine onları ikna etmeye çabalar. Hatta bilim de bu uğurda esirgenmeyen araçlardan biridir. Homo Economicus’un sosyolojinin bir sorunu olması, “üretilen nesne nasıl daha fazla satılır?” sorusunun sorulmasıyla aynı tarihe rastlar.
İşte burada, antik çağın “tanrı olma” özleminden çağımızın “biriciklik” anlamlandırmasına, “değer yükleme” paralelliği bakımından antik çağdan çağımız kültürüne geçişin özgül tarzına şahit oluyoruz. Yalnız bir fark vardır ortada; antik çağda “tanrı olma” hakkına pek az kimse sahipti. Aradan geçen binlerce yılın sonunda bu “sorun” da çözülmüş ve artık modern insan için “birey ne olabilir?” sorusuna verilen cevap, herhangi bir kimse istisna gösterilmeksizin, “her şey ya da hemen hemen her şey olabilir” şeklindedir. Yeter ki gerekli olan değerler koduna yaslansın. “tanrı olma” ya da “biricik” olma vaadiyle ayartılan birey elbette etrafında sınırların çizilmesini kabul etmeyecektir. Böyle bir sınır varsa artık sınırı geçmenin bir anlamının olduğu nokta, bireyin “tanrı olma” ehliyetini kullanacağı noktadır. Bir ispat değeri taşımaktadır. Ve arzularının peşinde olan “denetlenemez” birey, bu noktada şiddeti eyleme dökmede hiçbir sakınca görmez. Zira arzunun, doğası gereği tatmin ile tükenmemesi ve bireyin kendisinin sınırlandırılamaz olduğuna inanmışlığı nedeniyle birey, bir “hakkı”nı ve “kendisine tanınmış bir vaad”in tahakkukunu istemiştir: simülakr nesnelerin vaat ettiği ayrıcalık ve bireyi içine alan simülasyon evrenin sunduğu, her şeyi yapabilme serbestiyeti. Bu, cüretin yüceltilmesidir ve elbette ardında suçun zaferinin gelmesi muhakkaktır. Rimbaud’nun söylediği “yeni şiddetle döllenmiş lütfun kırılışı” (le brisement de la grâce croisée de violence nouvelle!), “düşlenen kaçış”ımız (le dégagement rêvé) değil, distopik kaybımız olacaktır.
Burası simülasyon evren ile gerçek dünyanın karşılaştığı noktadır. “biricik” ya da “tanrı olma” arzusundaki bireyin önüne gerçek dünya, yasaların ve iktidarın belirimi olarak çıkacaktır. Fakat bir “tanrı”ya kim iktidar dayatabilir ve onu yasalarla sınırlayabilir? Yasa ve yasak, bir bireyin, en azından bir ölçüde hukuk öznesi olarak sınırlanmasını sağlayan adli önlemdir. Tabi “sıradan” bireylerin. Ünlü kitabı Suç ve Ceza’da Dostoyevski, Raskolnikov’un geliştirdiği düşünce sisteminde bu konuya temas eder. Yoksul bir Hukuk öğrencisi olan Raskolnikov yazdığı bir makalede ortaya koyar bu teorisini. Yazıda, insanlar “olağanüstüler” ve “sıradan olanlar” diye ikiye ayrılıyor. Sıradan insanlar uysal, söz dinler kişiler olarak yaşarlar ve yasaları çiğneme hakları yoktur, çünkü onlar, adları üstünde, sıradan insanlardır. Fakat “olağanüstüler” için ne buyruk, ne yasak söz konusu olabilir. Romanda sorgu yargıcı Porfiriy Petroviç’e bu teorisini açıklar Raskolnikov: “Bu ana düşüncenin özü şudur: insanlar doğa yasaları gereğince, genellikle iki bölüme ayrılırlar: aşağılar (sıradanlar), ki bunların biricik görevleri, kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamak, bu işin aracı olmaktır; ve kendi çevrelerine yeni bir söz söylemek yetenek ve dehasında olanlar. Doğaldır ki, bu arada sınırsız sayıda alt bölümleme yapılabilir. Ama bu iki ana bölümün ayırdedici çizgileri oldukça keskindir. Birinciler, yani kendileri gibi olanların çoğalmasına araç olanlar, doğaları gereği tutucudurlar, uysaldırlar, boyun eğerek yaşarlar ve boyun eğmeyi severler. Bence de bunlar uysal ve boyun eğici olmak zorundadırlar, çünkü bu onların görevleridir ve burada onlar için aşağılayıcı bir durum söz konusu değildir. İkinci bölümdekilerse, sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar, ya da yeteneklerine bağlı olarak, yıkıcılığa yatkındırlar. Bunların işledikleri suçlar, doğaldır ki, son derece çeşitli ve görelidir; ama büyük çoğunluğu, birbirinden apayrı nedenler ileri sürerek, daha iyi şeyler adına şimdinin yıkılmasını isterler. Bunların ülkülerini gerçekleştirmeleri için, cesetlerin, kan göllerinin üzerinden atlamaları gerekse, bence, kendilerine bu izni, vicdan rahatlığıyla verebilirler; tabi bu söz konusu ülkünün ne olduğuna, boyutlarının ne olduğuna bağlı olan bir şeydir, bu noktaya dikkatinizi çekerim. Yazımdaki suç işleme hakkını ben bu bağlamda ele aldım. Aslında fazla telaş edecek bir durum yok ortada: ikinci bölümdekilerin kendilerine tanıdıkları hakkı, yığın hiçbir zaman onlara tanımamıştır. Onları en ağır biçimde cezalandırmış, boyunlarını vurmuştur (az ya da çok); bunu yaparken de, tümüyle haklı olarak, kendi tutucu görevini yerine getirmiştir. Bununla birlikte, sonraki kuşaklarda aynı yığın, başları vurulan bu insanların heykellerini dikmiş ve onlara tapınmıştır (az ya da çok). Birinci bölümdekiler hep bugünün, ikinci bölümdekilerse hep yarının efendileridir. Birinciler dünyayı korurlar ve onu sayıca çoğaltırlar; ikinciler dünyayı hareket ettirirler ve onu bir amaca doğru yöneltirler. Her iki bölümdekiler de tümüyle eşit yaşama hakkına sahiptirler. Tek kelimeyle her iki yanın da hakları birbirine eşittir…” Ve bir dipnot ekler Raskolnikov: “olağanüstü insanların her zaman, her türlü rezilliği ille de yapabileceklerini, yapmak zorunda olduklarını söylemiyorum. (…) Ben yalnızca “olağanüstü” insanın ülkülerinin gerçekleşmesi için gerekiyorsa (kaldı ki, bunlar tüm insanlık için de kurtarıcı birtakım ülküler olabilirler) bazı engelleri aşmaya kendinde bir hak bulabileceğini (resmi olmayan bir haktır bu) ima etmiştim”. “Kısacası buradan şu sonuca varıyorum: büyükler bir yana, toplum içinde birazcık sivrilen, yani topluma söyleyecek birazcık yeni bir şeyleri bulunanlar, doğaları gereği, tabii kimi az, kimi çok birer suçlu olmak zorundadırlar. Tersi durumda zaten sivrilmelerine olanak yoktur; öte yandan sürünün içinde kalmayı da yine doğaları gereği kabul edemezler, ki bence de kabul etmemek zorundadırlar.” Romanda devam eden tartışmada da dile getirildiği üzere ya “sıradan” bir insan kendisinin aslında “olağanüstü” olduğunu sanır ve önündeki bütün engelleri istediği şekilde kaldırmaya kendinde hak görürse ne olur? İşte zamanımızın trajedisi budur. Her birey “olağanüstü” bir insan olduğuna ikna edilmektedir. Bu gündelik yaşamın her alanında, öznesi Homo Economicus olan bilimlerin ve sibernetiğin üzerinde çalıştığı simülakr nesne ve modellerin imgesinde gerçekleşen sınırsız bir simülasyon sürecidir. Gerçeğin nitelikleri ve parıltılı öğeleri de bileştirilerek bir model imal edilir ve bir rol oynattırılır. Buradan gerçekliğe müdahale etmek üzere kullanılacak taktik sonuçlar çıkarılır: bu, hesaplanmış ve güdümlü bir sürecin çözümleme aracı olabilir. Kitle iletişim araçları sayesinde ise bu süreç karşılığını bulur ve gücüne ulaşır: gerçek buharlaşır ve satın alınan gerçek-ötesi durumun cilveleriyle, insanlar kendilerini öncü, yıkıcı gibi görmeyi severler ve yeni söz söyleme, sivrilme hevesine kapılırlar. Artık psikopatolojik durumlarla karşılaşmak sıradanlaşır. Başka hiçbir nedenle değilse bile, yalnızca “bir Napolyon olmak” için, toplumun kutsal saydıklarını çiğnemekten tutun yasanın men ettiği davranışları sergilemekten, vicdanın kabul etmeyeceği düşünceleri eyleme dökmeye kadar kalemin adlarını anmayı reddettiği canavarlıkları yapmaktan kendilerini alıkoymayacak “aristokrat”lar, “biricik”ler ve “tanrı”larla karşılaşırız. Doğaldır ki bu bireyler (tayin edilmiş) amaçlarına yardımı olacağına inandıkları anda Faustvari bir anlaşma yapmakta ve suça bulaşmakta duraksamayacaklardır. Nitekim Raskolnikov iğrenç, kan emici “bir bit olan” tefeci kocakarıyı öldürdüğünü Sonya’ya anlattığı esnada suçun itirafı yanında bir de suç psikolojisini itiraf eder: “Sorun şu: bir Napolyon olmak istedim, onun için öldürdüm…”. Raskolnikov yoksul bir öğrencidir. Annesi hasta, kız kardeşi mürebbiyelik yapmaktadır. Hatta kız kardeşi çaresizlikten zengin fakat aşağılık bir adamla, sevmiyor olsa da, evlenmeye karar vermiştir. Annesi içten içe, Raskolnikov açıkça onaylamamaktadır bu evliliği. Düşünülebilir ki, Raskolnikov’un yaşlı tefeciyi öldürme nedeni, tefecinin paralarını almak ve hem kendisini hem de ailesini bu sefaletten kurtarıp üniversite öğrenimine devam etmekti. Fakat böyle değildir: “ahlaki, vicdani herhangi bir nedene dayanmaksızın, yalnızca kendim için öldürmek istedim! Bu konuda kendime bile yalan söylemek istemedim! Anneme yardım etmek için öldürmedim, örneğin. Maddi olanaklara ve iktidara kavuşmak ve böylece insanlığa yardım etmek için de öldürmedim. Bütün bunlar palavra! Ben, öylece öldürdüm; kendim için, yalnızca kendim için yaptım bunu! İnsanlığa iyilik eden biri olmak, ya da, bir örümcek gibi ağıma düşen kurbanlarımın özsularını emerek ömür sürmek, o anda benim için herhalde farklı şeyler değildi! Beni bu cinayete sürükleyen başlıca sebep, paraya duyduğum gereksinim de değildi; çünkü, paraya olan gereksinimim, bütün başka şeylere olan gereksinimimden daha fazla değildi. Bütün bunları şimdi anlıyorum… Anla beni: bütün o yollardan yeniden geçecek olsam, sanırım bu cinayeti tekrarlamazdım. O sıralar öğrenmek istediğim şey bambaşkaydı, bambaşka bir şey yön verdi ellerime; bir an önce öğrenmek istediğim bir şey vardı: ben de herkes gibi bir bit miydim, yoksa bir insan mı? Önüme çıkan engeli aşabilir miydim, aşamaz mıydım? Eğilip iktidarı yerden almaya cesaret edebilecek miydim, edemeyecek miydim? Titreyen bir yaratık mıydım, yoksa hakları olan biri mi?..” Dostoyevski, Suç ve Ceza romanını kafasında tasarladığı sıralarda kardeşi Mihail’e gönderdiği bir mektupta: “Kahramana gelince, bugüne kadar hiç denenmemiş bir kişi. Ama bugünün Rusya’sına bakacak olursak, böyle bir kişi karşımıza sık sık çıkmaktadır. Bu sonuca halkın kafasını yeni fikirleri anlayarak vardım.” diyordu. Aslına bakarsak bu kahraman yalnızca Rusya’nın sınırlarıyla çerçevelenmiş değildir, özellikle de günümüzde. “Bir bit olmak mı bir insan olmak mı?” ve ya “sıradan bir insan olmak mı yoksa olağanüstü bir insan (yahut tanrı) olmak mı?”  bu sorulara verilen cevap, yasaların ihlal olarak kodladıkları yasadışılıkları yeniden formüle edenlerin, yasanın söyleminin karşısına bir yasadışılığın eylemini çıkartmakta anlam buluyor olmasında görünmektedir. Bu anlam, baskı altına alınamazlık, insan bireyselliğinin parlak bir itirazı ya da sönmüş tutkuları uyandırmak ve en nihayet farkındalık ispatıdır.
Elbette bu, bütün bir suç çözümlemesi değildir. İnsan doğasında, etkili ve farklı olma isteğinin yaslandığı kodlar ve bu kodların yönlendirdiği bireyin davranışlarında ortaya çıkan yasadışılığın, suçun çözümlemesidir. Modern zamanlarda, tercihlerin ikna ile dayatılması ve bu kodların yönetilebilmesi sonucu, “tanrı olma”ya duyulan özlem, sistemin elinde tuttuğu insan doğasına özgü sermayelerin en başında gelmektedir. Ve sistemin sunduğuna kanan zamanımızın birer normal insan olamayan “biricik”leri, “aristokrat”ları, “olağanüstüler”i ve “tanrı adayları” suçlu olarak hapishanelerde çürümektedir.
Nihayet “tragedyalar”ın şairinin işaret ettiği yerdeyiz: “Hepimiz tanrı kaldık, kimse mutluyum demesin.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İNSAN VE NOKTA / Ay Vakti
LÜGAT AH ÇEKERMİŞ ŞAİR ÖLÜNCE / Nurullah Genç
YAŞAR KAPLAN’LA SÖYLEŞİ / Şeref Akbaba
GAZEL / Kâmil Eşfak Berki
ZÜNNUN / Murat Er
Tümünü Göster