GÜLÜN RENGİNİ SÖZE KATAN ŞAİR

Alevler ve Güller’in arasında uzun bir yürüyüşe çıkan “anlattıklarım benim değil, bizim neslin hayatıdır” diyen, edebiyat yolculuğunun uzun yürüyüşünde özellikle şiiri, coğrafyaları ve zamanları aşan bir yere koyan, bizi anlatmak için kelamla donanmış kaleme ehil “inşirah” bulmak için uzaklarda, kendisini besleyen uygarlığın değerlerinden olmayanın peşinden koşmayan, kendi özüne dönük değerlerin köklerinden beslenen bir şair.
Bir neslin yüz aklarından biri sonsuzluk iklimine göçtü. Şandan, şöhretten en önemlisi kibirden uzak İslam’ın ahlakıyla donanmış bir kimliğin sahibiydi. Deyim yerindeyse ayaklı bir kütüphane. Latife yapmasını bilen hoşsohbet biri. Ana, zamana değil ömre endeksli bir dostluğu vardı. Hep onu aynı hal üzere gördüm. Güzel ahlakın mütevazı hali…
 Ve sessizliğin içimi inleten sesi
Ten ne ki / ten ne ki
Bak sade ruh kalıyor insan ( İnşirah, s. 22)
diyecek kadar ölüme yakın bir münzevî  “Ve / ey zorluğun içindeki kolaylık” ın sırına vakıf, ‘İnşirah’ bulmuş şeksiz şüphesiz bir yönelişle hayata bağlı yaşayan müstesna bir dost.
Gerçek bir dostu kaybettiğinizde, sizden de bir şeylerin gittiğini hissedersiniz. Bende bıraktığı çok şey vardır. Fakat bıraktıklarının yanında, götürdükleri de vardır. Götürdüklerinden biri de hayattayken onun ve sanatının üzerine yeterince yazmak, konuşmak nasip olmadı. Bu yazıyı hayattayken yazma şansına sahip olsaydım daha anlamlı olurdu. Vefatının ardından bir yazar hakkında yazmak, hayattayken o yazara ne kadar az değer verildiği ile alakalı gibi geliyor bana. Bundan dolayı müteessirim.
Edebiyatın değişik sularında kulaç atan bu usta kalem; bir edip olduğu kadar bir gönül dostu, bir edebiyat ustası olduğu kadar, bir mütefekkirdi. Mehmet Akif Ersoy ve Safahat’ın anlaşılmasında ciddi katkıları olan, şiir, hikâye, roman, deneme, gezi yazıları, çocuk kitapları yazmış; antoloji hazırlamış, çok önemli eserleri sadeleştirmiş, “Dil bilgisi” kaynak kitabı olan bir değerden söz ediyoruz. Başka bir deyimle Mavera’nın meçhul şairi…
İlk yüz yüze görüşmemiz idi. Ben, Bülent Sönmez ve O ‘İnce Lügat’ ta geçen elif misali oku oku bitmeyen vakur ve vefakâr insan; A Vahap Akbaş…  Kendisine çekinerek uzattığım arda arda yayınlanmış biri şiir, biri mektup-deneme, diğeri masal kitaplarımı alıp yeni doğan bir bebeği kucaklama hassasiyetiyle öptü, başına koydu ve göğsüne bastırdı. Sanırım o yıl kendisinin de üç kitabı yayınlanmıştı.  Ona değindi. “Çok tüketmek kanımca doğru değil dedi. Hele senin gibi genç bir yazar için bu daha da tehlikeli bir durum” dedi. Kendisinin de üç kitabının aynı dönem için de yayınlanmasından pek hoşnut kaldığı söylenemezdi. Sonraki görüşmelerimizde kitaplarım üzerine benimle zaman zaman söyleştiği oldu. Ulaşılmaz şair portresinden çok uzaktı. O güne kadar kitaplarımı takdim ettiğim yazarçizer ağabeylerimizin çoğu kitaplarımı alıp bir köşeye attıkları şüphe götürmez bir gerçekti. Sonradan gözümün içine baka baka bunu itiraf edenleri mi dersin yoksa genç yazarları okuyacak kadar zaman israflarının olmadığını söyleyenleri mi? Hep aynı klişe sözlerle biri, bir diğerinin kopyası gibi kendi ürettiklerinden söz eder, kendi eserleri üzerine dergilere yazılar yazmamız gerektiğinin altını kalın bir şekilde çizerlerdi.  Dağı özleyen adam karşılıksız aldı kitaplarımı.Onun dostluğu, sevgisi, özlemi karşılıksızdı çünkü.
sakın sorma bana neden sevdiğimi
kaya diplerindeki yaşlı badem ağaçlarını
ince uzun yoksul keçi yollarını (İnşirah, s. 201)
O yitirilmiş güzelliklerimizin özlemini öyle bir çekiyordu ki… “ Yok, yok Behçet” der. Sen görmedin ama o çocukluğumdaki, o gençliğimizdeki yokluğun içindeki güzelliklerin ayrı bir tadı vardı. Aynı bakır tastan içer, aynı tasa kaşığımızı daldırırdık. Doymazdık belki ama mutluyduk” derdi. Geride bıraktığımız her an hasretin rengine dönüşüyor. Bu günlerin değerini bil Behçet!.. diye eklerdi.
Günlük yaşantısında olağanüstü duyarlı olan şair, bu duyarlılığı bütün şiddeti ve elektrikliğiile kelimelere yüklemeyi bir misyon olarak görüyor. Her fırsatta bir aidiyet duygusuyla değerlerimizden nasıl uzaklaştığımızı dile getiriyordu.
Ve dostum
Zincire vurmuşlar
Topyekûn güzelliklerimizi (İnşirah, s. 33)
Bununla birlikte, o mana ustası gönül kodlarını yansıtırken…
Ama dostum
Güneş gönüllere doğmanın
Özlemiyle kıvranacak (İnşirah, s. 34)
diyecek kadar umudunu diri tutan bir şairdi,
Her ne kadar hayatının büyük bölümünü dışarıda; doğduğu yerin dışında yaşamışsa da çocukluğunun izdüşümlerine rastlamak mümkün mısralarının derinliklerinde.
ardında bir ben bir kardeşim kuzu
ve çocuk kalbimde
yüzünden derlediğim deste deste gülüş
annem dağ gibi bir köylü kadını
neden sevdiğimizi sorma anla
açmışım gözlerimi dağ/yürümüşüm dağ(İnşirah, s. 200,201)
Tam bir yıl öncesineydi son görüşmemiz. Güzün sonlarıydı. Evimizde ağırlamıştık kendilerini muhterem eşiyle birlikte. O gün edebiyat üzerine konuştuk. Batman’da edebiyatı, Güneydoğu’da edebiyatı, okuru, neler yapılabileceğini tek tek konuştuk. “Bir şair, tırnaklarıyla kayadan taş söker gibi sabır ve emek vererek devamlı ve titizlikle çalışmalı.” demişti üstüne basa basa… Kitaplarından tanıdığı Sezai Karakoç’u görüp tanışma isteği ile yayınevine gidip Sezai Karakoç’la tanışma merakını giderme anını ve Mehmet Akif İnan ile Yazarlar Birliği’nde tanışmasını heyecanlı heyecanlı anlatışı hala gözlerimde…  Arada bir hanıma; “Gelin, bu Behçet seni üzüyor galiba, ben bir şairden beklemezdim. Nasıl, yaptığın yemekleri beğenmez? Yoo yooo ben ona kızacağım, seni üzmesin, gelin. Bakın yengenizle bu kadar yıl birlikteliğimiz var, hiç birbirimizi kırmadık.” Sonra dönüp bana “ Behçet onlar bize Allah’ın emanetidirler.” deyişi… Ailece bize “İnşirah” ve “Seferi Yazılar” kitaplarını imzalamıştı. Bizim ufaklıklarla oynuyor, konuşmasına yer yer espriler katıyordu. O günleri ve o değerli insanı hep özleyeceğim.
Ömrünü şiire, edebiyata, kültüre ve maarife adamış, hem muallim hem edip, sıcak ve samimi bir dost. Sessiz ve mütevazı A Vahab Akbaş… Şiirimizin uluslararası şiir şölenlerinin müdavimlerindendi. O dışarıda ülkesini, ülkesinde de memleketini çok güzel bir şekilde temsil etti. Ne yazık ki onun Batmanlı olduğunu bile bilmiyordu çoğumuz.
Batman adına güzel şeyler düşünüyordu. Batman üniversitesine yarım asırdan fazla oluşturduğu en değerli hazinesini, kütüphanesini bağışlamak istemişti. Bunun için birkaç defa üniversite rektörüyle görüşmek istemiş. Her defasında girişimi sonuçsuz kalmış, bir türlü görüşememişti. Yanılmıyorsam en son, kültür ve sanattan sorumlu daire başkanı ile görüşmüş. “Kitaplar fazla olduğu için Çorlu’dan getirmem mümkün değil. Bir kamyonla ancak gelir, belki de bir kamyon kaldırmaz. Onun için bir araç temin etmeniz gerekir” teklifine,  üniversite yetkilileri “bakalım” demişler ve bu girişimi başarısız sonuçlanmıştı.  Sonradan öğrendiğim kadarıyla Trakya Üniversitesi rektörü bunu duymuş, hiç zaman kaybetmeden kamyonu Çorlu’daki evine yanaştırıp o değerli hazineyi üniversitesine kazandırmış. Sayın rektör güzel düşünüp güzel eylemiş. Tebrik ederim.
Hasankeyf ile ilgili hikâyeleri vardı. Ama o Hasankeyf ile ilgili bir roman yazmak istiyor, bunun için ufak ufak çalışmalara başladığını biliyordum. Lakin ömrü buna yetmedi.
Senden uyanışın adı
Ölümdür ( İnşirah, s. 269) diyerek.
Doğduğu memleketi, ona yeterince vefa borcunu ödeyemedi.  Ciddi anlamda iki defa ağırladık. İlki 2008 de Merhum Mustafa Miyasoğlu ve Metin Önal Mengüşoğlu ile birlikte ikincisi 2010 da Mustafa Özçelik ile birlikte.
Tevafuk işte. Tam bir yıl sonra yine aynı mevsimin sonu. Bir cumartesi günü sabahı, kahvaltıya kurulacağız. Hanım; “ Canım istersen A Vahap Hoca’yı ara” Ben, “ Hayırdır inşallah hanım”  O, “ Vahap Hoca’yı rüyamda gördüm. Bana, ‘Gelin, Behçet’i çok özledim! Niye Behçet beni sormuyor? Gelin, yoksa sen mi izin vermiyorsun?’ diye sordu. Ben de; hiç öyle şey olur mu hocam? dedim. Kendileri ‘En azından Behçet’i çok özlediğimi söyle ona’ dedi ve uyandım.”
Gönül dağımdan bir dağ kırılmıştı. Ben daha bir duygusallaştım. O gün akşam ezanına dek onlarca kez elime telefonu almama rağmen bir türlü numarayı çeviremedim. Çünkü son aramalarımda, hastalığının ilerlediği günlere rastlamış olmalı ki telefona çıkamamıştı, eşi hanımefendi ile konuştuk. Sesi kırılgandı. “Durumunu tahmin edersin, çok istemesine rağmen konuşamıyor sizinle” diyordu. Telefonla konuşması sağlığı açısından zararlı diye doktoru yasaklamıştı. Bundandı cesaretsizliğim. Akşam ezanından sonraydı. Arayan Şeref Akbaba ağabeyimdi. Selam verirken bile sesinde hüzün vardı. A Vahap Hoca’nın Hakka yürüdüğünü haber veriyordu. “İnnâ  lilâhi ve innâ ileyhi râciûn”  dememle birlikte gözlerimden yaşlar süzüldü. Babamlardaydım. “Ne oldu oğlum, öyle sana?” diye sordu. Ben durumu yutkuna yutkuna anlattım. Annem, babam, eşim, kardeşlerim; bütün ailemin gözleri yaşarmıştı, eve bir hüzün çökmüştü. “Mekânı cennet olsun inşallah”  onun için dualar yükselmişti.
Ömrünü eğitim, düşünce, sanat ve edebiyata vakfederek geçiren velut bir kalem ustası, kalemiyle olduğu kadar kelamıyla da usta olan dil simyacısı Akbaş’ın eserlerinde şuur zenginliği vardı.
İsabetli gözlemleri, derin fikirleri, sosyal yaralara dair ilgi çekici tespitleri olan Akbaş’ın bugün; kimlerle zikredildiği ve zikredileceği, rengini aldığı gülistanı ve rengini verdiği kıraç toprakları nasıl bir gülşene dönüştürdüğünü iyi tahlil etmek lazım. Bir aydın olarak aldığı yolda hep aydınlatarak o kutlu yürüyüşüne devam etti. Kırma, incitme onun fıtratında yoktu. Kibir, ego, bencillik onunla göz göze gelmeye, ona yüzünü dönmeye cesaret etmezdi. Onu gördüğü yerde yön değiştirirdi.
Çok yönlü, çok temalı, nükteli bir kalem olan Akbaş’ın bu çok yönlülüğü içerisinde şiir ve çocuk edebiyatı daha önde duruyor. Çocuklar üzerinde ayrı bir hassasiyete sahipti. Laf çocuklara gelince ciddileşir, özenli konuşmasına daha bir özen göstererek kelimeleri seçerdi. Sesi gülden daha bir yumuşardı. Zamandan kurtardıklarıyla, göğe resimler çizerdi çocuklarla birlikte. Divan şiiriyle bağı vardı. Bu bağı “Mavi Sesli Şiirler”de görmek mümkündür. O gelenekten hiçbir zaman kopmadı. Bununla birlikte çağına da iyi tanıklık eder. Çağın içindeki bunalımlara, haksızlıklara karşı “Düşünceyi uyandır(ır)mak” görevini yüklenirdi.  Arı bir dil, üslubundaki sadelik gözü ve zihni yormaz. Mısralarını sevgiyle ilmek ilmek örmesi gönüllere ayrı bir neşve tattırır.
Sözün özü; “Alevler ve Güller” arasında yürüyen ırmak şairi “ Değişe değişe dönüşe dönüşe büyük denize doğru” akan şiirleriyle söze gülün rengini katarak, çiçekler satan ‘Çağdaş bir gül yorumcusu’ydu. Onun şiiri “öyle güzel bir gül” rayihasıyla gönüllere sürur sürur çiseler.
Yazar olmak, aynı anda eğitimci olmak, bununla beraber neşrettiği edebiyatı bakir bir tabiatın kültüründen sağmak her daim masa başı edebiyatından evlâdır. O evlâ olanı seçti. Bir an bile masa başında kâğıda gömülme kolaylık ve basitliği ile popüler olma hevâsına kapılmadı.  Onun şiirleri değerler dünyamızın kapılarını aralıyor. Akbaş’ın şiirinin edebiyat baronlarının olmasa da okurun dünyasında bir karşılığı vardır. Onun da isteği bu değil miydi zaten?
Kur’an medeniyetinin dokunduğu şair; o kutlu kitabın aydınlığıyla aydınlanan,  Kuran aydınının ahlakına ait bir görevle “Belki yetersiz ama şeksiz şüphesiz” yönelişte bir şairdi.
ben kilimi kara fukara şair
kalbinde putlar besleyen
milyonlarca insandan biri
kum fırtınalarında bir avuç kum için
ne kervanlar yitirdim
ne kavgalar verdim
incir çekirdeğinden küçük davalar için
nefs makamında takıldım bir ömür
giremedim şehr-i kalpten içeri
her bahar kuşlar azat edermiş
gönül erleri
ben satırlarıma hapsettim
bütün kuşları
uyudum gerçeği bulma vaktinde
devşiremedim vakti erişmiş sırları
ey karıncayı ve dağı ve beni
ve arzı ve göğü yaratan
gökyüzüne serpiştirdiğin yıldızlardan
çoktur günahım / biliyorum
ve çok büyüktür mağfiretin (İnşirah, s. 189,190)
Ey Rabbim mağfiretini o güzel kulundan esirgeme. Âmin.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İNSAN VE NOKTA / Ay Vakti
LÜGAT AH ÇEKERMİŞ ŞAİR ÖLÜNCE / Nurullah Genç
YAŞAR KAPLAN’LA SÖYLEŞİ / Şeref Akbaba
GAZEL / Kâmil Eşfak Berki
ZÜNNUN / Murat Er
Tümünü Göster