MANA BURCUNUN BAYRAKLARI VE SADELEŞTİRME (MAĞARA DUVARINDAN)

152
Görüntüleme

Mukaddime
   Mağara, adeta her ihtiyaca Rahman’ın rahmetinden sunulan her nimetten, düşünen, düşünmeye ihtiyacı olan,  pişen, pişmeye ve pişirilmeye muhtaç ruhlar için bir nimet, onlar için tesis edilmiş, birey merkezli doğal bir dershanenin tek kelimede vücut bulmuş halidir. Mağara temsil ettiği şahs-ı manevi itibariyle peygamberler veliler, filozoflar, müceddidler yetiştiren okulun diğer adı…
Yalnız peygamberler, veliler, filozoflar mı mağaraya ihtiyaç duyar? Sadece onların hayatında mı saklıdır mağara dönemi? Bizim gibi basit ve sıradan insanların hayat yolculuğunun durup dinlenme sorup sorgulanma dönemi, zihni beslenme dönemi yok mudur? En azından buna hakkımız ya da ömür yolunun bu durağa hakkı yok mudur? Kamu nazarında sesi soluğu duyulmamış, söyledikleri kitleler mabeyninde makes bulmamış nice sineler vardır  ki hep buğulu bakışları ardında ötelerin müşahedesi, istikbalin müjdesi saklıdır.
Bu manada hayatımızın “dur!” levhası önünde soluklanıp düşünme, okuma, yorumlama makamında kalp ve kafa mağarasının duvarına sirayet edenleri “mağara dönemimiz”in bize sunulan nimetleri şeklinde düşünecek olursak bu yazıları da o nimetlerin bir şükrü belki bir zekatı hükmünde görsün ehl-i şuur ve ehl-i dîl…
Mana Burcunun Bayrakları
İnsan yaratılış itibari ile kainatın yeryüzünde dolaşan bir numunesidir. Bu anlamda kalp, mide, akıl ve ruh dairelerinden sonra aile, mahalle, şehir, meslek, meşrep, din, milliyet, ülke (vatan), bölge daireleri ile kainatla da alakadardır. Bütün bu alakalar ise şuurun bir neticesi olan sözle hayat bulur. Bu manada söz, bazı durumlarda mana taşıyan yönü ile değil bir bayrak bir sembol olarak ele alınır. Örneğin, insan hayatında en ehemmiyetli dairelerden biri olan dine dair tabirler sadece insanın aklı ile değil kalp, sır, ruh gibi bazı melekeleri ile alakalıdır.  Sadece manaya bakmanın ne derece bir yanlış olduğuna dair Bediüzzaman şöyle der::” Meselâ: Nasılki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarafet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel meyve, o yabanî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de şeair-i İslâmiyedekitabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayatdar ve sevabdar bir cild, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak -bir derece- görünür; fakat cildden cüda olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânaların ruhları uçar, zulmetlikalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider..nur uçar, dumanı kalır.(1) nasıl ki insan derisi zamana karşı bütün hücreleri ile kendisini yeniler ve böylelikle canlı kalır o deri soyulursa beden ölüme mahkûm olmakla beraber çirkin bir görüntü peyda eder. Öyle de dine dair tabirlerin hususi ile ayet ve hadislerin sadece akla bakan yönünü ele alıp meali ile hareket etmeye çalışmak din açısından bir inhiraf olmakla beraber (bu kısım İlahiyatçılarımızın sahasına girer) aynı zamanda İlahi mesajın kolaya kaçılarak zaman içinde o mesajın sosyal bir tembelliğe yol açmasına sebep olur. Bu durum da o İlâhî mesajın zaman içinde içtimai şuurdan silinmesine yahut o mesajın her yönden değerlendirilmemesinden doğacak aşırılıklara belki vahşetlere sebep olur ki günümüzde yaşanan ve tarihte yaşanmış elim hadiseler birer misal olarak karşımızda durmaktadır. Dini ahkamın hayata tatbik edilmesinde o hükümlerin bir adabı, bir usulü hükmünde olan Sünnet-i Seniyyeyi “vahye sadık kalmak” perdesi altında kesip attığınızda o sünnetle birlikte aklı, itidalli olmayı, şefkati, merhameti silip atmış olursunuz. Bu durum bir manada: قُلْإِنكُنتُمْتُحِبُّونَاللّهَفَاتَّبِعُونِييُحْبِبْكُمُاللّهُوَيَغْفِرْلَكُمْذُنُوبَكُمْوَاللّهُغَفُورٌرَّحِيمٌ 2 ayetine muhalefettir. Bu ayetin mantık terazisine binip: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.” Menfi netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice kat’îdirler. Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullahaittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesineittibâı intaç eder.Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.(3) 
Hükmünü idrak etmeden ve tasavvuf yolunda ilerleyen bir dervişin yahut mutasavvıfın vardığı Fenafi’rRasul (s.a.v.) mertebesini görmeden bu ayeti ve benzer ayetleri hakkıyla idrak ettiğini söylemesi idrakten firardır.
Aynı şekilde “Nas” suresinde vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınılırken insan ruhuna doğan fitnelerin fısıltılarla geldiğini bilen birinin bu suredeki “s” aliterasyonlarının (tekrarlarının) tesadüf eseri olduğunu söylemesi kainattaki yaratılış hikmetine karşı bir haksızlıktır.
Yukarıda bahsini ettiğimiz mukaddesatın inşa ettiği bir medeniyetten beslenen Fuzuli’nin Sevgili Peygamberimize olan susamışlığını “Su Kasidesi”ne nakış nakış işlediği bir zeminde
“Dest-bûsı arzusuyla ger ölürsem dostlar,
Kûze eylen toprağım, sunun anınla yâre su.” (Dostlar, O’nun (s.a.v.) elini öpemeden ölürsem, mezarımdaki topraktan su testisi yaparak onunla sevgiliye su verin.)
Bu susamışlığı, beyitte –koyu harflerle belirtildiği gibi- “s” aliterasyonu ve “u” asonansı ile hem okuyana hem de dinleyene duyurmasını anlamak için ince bir zevkle beraber dilimizin müdahale edilmemiş yanlarında saklı kelime varlığı ile zenginleşmek gerek. 
Şerh (açıklama), tahlil, izah, meal, bunların her biri bir edebi, milli yahut dini eserin anlaşılması yolunda lüzumludur. Ancak bir sanat eserindeki ifadeler yerine onları koyarak sadeleştirmeye kalkmak yazımızın başında örnek verdiğimiz benzetmede olduğu gibi mana burcunda asılı bayrakları indirmeye yeltenmektir ki, bu bir manada o esere karşı bir taarruz (saldırı) neticesi itibari ile de cinayettir. 
 1)Mektubat, Envar Neşriyat, Sayfa: 396
 2)ÂLÎ-İMRÂN:31, “De ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, o taktirde bana tâbi olunuz ki Allah da sizi sevsin ve sizin günahlarınızı mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve Allah “Gafur”dur, “Rahîm”dir.”
3)Lemalar, Envar Neşriyat s:52 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

HALEP KARASI TADINDA / Ali Yaşar Bolat
YOĞURT MAYASI / Ayla Aydemir
DÜNYAMIZIN DAYANILMAZ CAZİBESİ / Engin Elman
RAUF / Fatih Korkmaz
DURMA, YÜRÜ GİT / Ay Vakti
Tümünü Göster