İKİRCİK

205
Görüntüleme

   Çocuk sabaha kadar belki on kez istifra etti. Kalktıklarında ishal de başlamıştı.
“Baba beni doktora götürür müsün?”
“Elbette götürürüm. Ama durum ciddi mi? Kendini nasıl hissediyorsun? Cici kızım, mevsim geçişlerinde görülen bu tür rahatsızlıklar, daha çok soğuk algınlığı türü kırgınlıklardır. İstersen bir güzel istirahat et. Anne de sana nane limon kaynatsın, bir şeyin kalmaz. Doktora gitmek senin için ayrı bir eziyet olmasın?”
Annesi “Hayır hayır dedi, mutlaka doktora görünmemiz lâzım.
O sırada kızın mazlum, mahzun tonda,
“Beni biliyorsun baba. Durumum ağır olmazsa hiç beni doktora götür der miyim? Başımı tutamıyorum. Midem kaskatı sanki. Hem sonra öğleden sonra sınavım var. Kedime gelmem lâzım.”
Bu söz babanın içini burktu. “Ah yavrum” diye geçirdi  “Hayatın şakaya gelmez yüzünü artık yavaş yavaş öğreniyorsunuz.”
“Hemen hazırlanın”  
Aslında erteleme düşüncesinin arkasında dairedeki arkadaşlarla sıkıntılı ilişkisi, katılmak zorunda olduğu toplantı vardı. Ayrıca dün kendisinden 300 lira kadar borç isteyen Nazif Bey’e emaneti mutlaka iletmesi gerekecekti.
Anne ve çocuk arkaya oturmuşlar, adam direksiyonda, hastayı sarsmamak için gaza fazla yüklenmiyordu. Her defasında arabayı yavaş kullanmasını salık veren hanımı bu kez “Biraz hızlı gidemez misin?” demez mi? Dönüp çocuğa baktı. Rengi uçmuş, kireç kesilmişti. Başını annesinin omzuna bırakmış, gözleri yarı uykulu gibi yumulmuştu.
Hastaneye zar zor girebildiler.
“Tut beni baba.”
Acil duruma müdahaleye benzer bir sistem kurulmuş. Doktor hemen müdahale ediyor. Tansiyonu ölçülüyor.
“Neyi var?” diye soruyor hemşire hanım.
Hemşire cana yakın bir bayan.
Durumu annesi anlatıyor.
“Geçmiş olsun. Merak etmeyin iyi olacak. Şu sıralar bu tür vak’alar arttı. Havaların ani değişiminden olmalı.”
Bir tahlil yapılacak. Sonra günübirlik odaya alınacak. Biraz serum. İlgiden memnun oluyorlar. Hastane düzeni epey değişmiş. Eskiden neydi öyle? Girmek dert, çıkmak dert. Sıraya gir, kayıt ol, numara al, yine bekle. İlaç kokuları, uğultular, inlemeler, bağrışmalar. Hastalar da, doktorlar da bunalım içinde. Şimdi öyle mi ya? Bakınız siz istemeden, ne olacağını bilmeden hemen müdahale ediliyor. Hastanın adı, soyadı, hastalığı, bütün bu zaman alıcı uğraşlara bir tıkla varılıyor. Bilgisayara TC numaranızı girdiniz mi, sizinle ilgili her şey orada. Doğrusu hiç beklemedikleri çabuklukta hastayı odaya aldılar. Hemen başına iki hemşire geldi. Doktorun taleplerine uygun olarak yatırdılar. Serum bağlandı. Çocuk beş dakika içinde uyur gibi kendini bıraktı. Baba çocuğun bu huzurlu halinden memnun oldu.
“Ne olabilir?”
“Önemli bir vaka olduğunu sanmıyorum. Midesini üşütmüş olabilir.”
“Zehirlenme?”
“Düşük bir ihtimal. Dışarıda bir şey yedi mi?”
“Dün bütün gün evdeydi”
“Eğer zehirlenme olsa, sizlerde de belirtilerin gözükmesi gerekirdi. Yine de tahlilden sonra anlaşılacak. Şimdilik biraz serum takviyesi yapacağız. İyi olacak”
Anne hastanın başında.
Baba çalıştığı dairenin odacısı Nazif Bey’i aramak için koridora çıktı. Nazif Bey, engin gönüllü, iyi niyetli, samimi, cana yakın biri. Dairedekilerin adeta abisi, Nazif Abisi. Ona durumu izah etmesi, başkan ve sekreterlerin de haberdar olması demekti. Gerek duyulduğunda boş yere aramamaları için durumu bilmelerinde yarar vardı. İşi biter bitmez daireye dönecekti. Öğlen sonrası saat iki buçukta üniversiteden bir grup öğrencinin yapacağı ziyarette bulunmak zorundaydı. Ziyareti kendisi programlamış, başkan da onay vermişti. Diğer çalışanlar, durumu, zorunlu bir sebeple gelemeyeceğini bilseler bile, anlamakta zorlandığı husumete benzer bir tutumla yardımcı olmaya yanaşmayacaklardı. Bundan adı gibi emindi. “Madem sen organize ettin, takibini de sen yap” Bunun için kıllarını bile kıpırdatmazlardı. Hatta daireye gecikmesini, aleyhinde kullanılacak bir bahaneye dönüştüreceklerdi. Daha önce birkaç kez buna benzer sıkıntılar yaşamamış değildi. Hatta daha önce birkaç kez gerekçesini bilmediği, daha doğrusu bilmek istemediği sudan sebeplerle kendisini başkanla karşı karşıya getirmişlerdi. Hadi diyelim ki onlar böyle kurnazca hafiflikler yapıyor, iyi de başkan neden işin hakikatini merak etmiyor, buna akıl erdiremiyordu. Küçücük bir olayı nasıl da büyütüyorlardı. Diyelim ki bir evrak bulunamadı. Aksilik bu ya başkanın da o ara huysuzluk nöbeti tutmuştur. “Bu evrak nereye gider arkadaşlar. Daha geçenlerde buralarda bir yerlerdeydi.” Suçlamalardan sıyrılmanın yolu çok basittir. “Efendim en son Asım Bey ilgilenmişti o evrakla” Ya da doğrudan doğruya “Asım Bey’de olması lâzım” “Asım Bey ilgileniyordu” “Asım nerede bu evrak?” Asım ne yaptın? Asım nereye koydun? Asım maksadın nedir? Ne yapmak istiyorsun Asım? Yahu Asım niye böyle yapıyorsun? Asım sen ne kötü, ne yaramaz adamsın! Seni ne yapacağız Asım? Asım mahcup. Neyle suçlandığını bilememenin mahcupluğunu duymak, onurlu insanların gizleyemedikleri bir ruh durumudur. O mahcubiyet, aslında en temel insan varoluşunun en masum savunma halidir: Suskunluk! Asım suskun. Asım şaşkın. Şimdi herkes bir yerleri arıyor, aranıyor. Masa üstleri, dolaplar, çekmeceler, kitap araları, dosyalar, klasörler didik didik ediliyor.
“Efendim yanlış görmediysem ve eğer doğru hatırlıyorsam buralarda bir yerlerdeydi.”
“Buralarda bir yerlerde.. Öyleyse bul bakalım.”
Şu işe bak. Alt tarafı bir evrak deyip geçme. Orada ne var? Aslında pek de önemli değil. Önemli olmadığını başkan da biliyor. Bir talep yazısı. Ya bir atanma, ya bir görevlendirilme veya bir iş isteği. Bu kaçıncı arayış. Zaman zaman böyle talepleri karşılama aşkı depreşir. Gelen taleplerin çoğu dosyaya konur bekletilir. Aradan günler, haftalar geçer. Bir gün bir vesileyle başkanın iş yapacağı tutar. “Nerde bu evrak?” Yüz defa bulmuş masasına koymuşsundur. Sonuç? Yanlış yaptığın her durumda iyiliklerin tümüyle silinir. Bu insanlar ne tuhaf, ne olmaz, ne olmayacak şeyler isterler? Başkan “Biz bu işlere bakamayız” der bir kenara iter. Daha sonra hatırlanamayan o kenardır. Kenardaki çok önem kazanır. Mübarek aranınca da bulunamayan cinstendir. Hadi gel de bul Asım. Buldukların, bildiklerin önemli değil, bulamazsan yandın Asım. Yanıp da ne olacak? Ama gel onu bir de Asım’a sor. Başkanın suratı bir karış. Adeta çocuk gibi küser, kaşları çatılır, kimseyle özellikle de kendisiyle konuşmaz. Bu suskunluğun ağırlığını kaldıramaz. Doğru olmanın savunmaya gerek duyurmayan duruşu kendine sıkıntı verir. O anlarda yaşadığı zorluk, içindeki incinme, katlanılır gibi değildir. Tam da bu sıra kıpırdanmaya başlayan başka bir duyguyla içi dengelenir. Denge tüm hesapları bozar. Asıl hesap yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığında düğümlenir. Eğer samimi ve dürüstse kimseyi inandırma zorunluluğu hissetmez. Bulup bulamamak, bilip bilememek onun için pek önemli değildir. Takdir veya ceza da umurunda olmaz çoğu zaman. Bu tür ilişkilerin naif duyguları zedelediğini, daha da önemlisi sahibini küçülttüğünü düşünür. Asıl yönüyle de eksik, tamamlanmamış duygularla büyüyen bir benliğin anlaşılmaz tutumu olarak yorumlar. Kültürel konulara biraz önem verdiğinden bulduğu her fırsatta değişik kitaplar okuyan Asım, olaya biraz felsefi olarak bakar. İşin tuhafı evet kendisini doğrudan ilgilendiren, etkileyen bu olaylar canını sıkarken bir yandan da hakikatin farklı psikolojilerde yansımasına ilişkin yine doğrudan gözlem yapmış olmanın da gizli hazzını duyar. Ama keşke bu hazzı duyma fırsatı bulmasam da arkadaşlarla sorunsuz çalışsak diye geçirir. Asıl tahammül edemediği, özellikle sekreterin içine düştüğü sıkıntıdan bir çeşit zevk almaları. Ona öyle geliyor. Hiçbirinden en ufak bir yardım görmez üstelik hemen oracıkta başkanın kendisine karşı yanlış bilgilerle dolduruşa getirildiğini anlar. Bunu başkanın tavrından, sözlerinden çıkarır. Her defasında onlar haklı ve her defasında kendi haksızdır. Bunu nasıl başarırlar hayret! Bu tutumları çözmekte zorlanır. Başkanın surat asıp “Asım işlerine biraz dikkat et. Bir şeyi tam yapamıyorsun Asım. Bu böyle olmaz” yollu sitemlerinden sonra odadan çıkar, kendini bitkin halde bir sandalyeye bırakırken oyunun ikinci perdesi açılır. Hiç huyu olmadığı, yapmak istemediği halde kendi kendine söylenir. Söylenir ama sözünün yarısı oradakilere üstü örtük eleştiri gibidir. Daha doğrusu öyledir.
“Arkadaş dürüst olmak çok mu zor? İnsan bu kadar yanlışı ancak büyük bir gayretle yapar. Dürüst olmayı, yardımlaşmayı ilke edinmelidir. Başkasını zora sokucu davranışların ruh güzelliğine katacak erdemli bir yanı olamaz. Başkana söyleyemedim, söylemem de ama bu böyle olmaz.”
Karşılık gecikmez:
“İyi ama Asım Bey, başkanın huyunu biliyorsun. İşlerin zamanında ve itinayla yapılmasını istiyor”
“Başkanın huyunu da huysuzluğunu da biliyorum.”
Bu hanımefendi akşama kadar internette okey oynayıp, arkadaşlarıyla çetleşmekle işini itinayla yapıyor maşallah. Kimileyin bunu başkan da görür. İlk zamanlar karşılıklı yadırgamalar, mahcubiyetler oldu. Sonraları ne yapıp ettilerse o sıkıntı da aşıldı. Şimdi neredeyse başkan da oyuna katılacak. Başkan bir telefon bağlatmak ister. Sekreterin ekşiyen yüzü gerilir. “Of Başkan, şimdi zamanı mıydı? Tam çiftliğime uğrayacakken.” Tam Ali Baba’nın çiftliği. İlgilenenler bilir, bunlar internette türlü türlü oyunlar oynuyorlar. Çiftlikler, şatolar. Oranın sahibi oluyorlar. Sekreter hanım da kendine böyle bir çiftlik kurmuş. Ne yapsın kadıncağız, beton bloklar, duvarlar arasında sıkıldığı bu kent hayatından kaçıp kurtulmak için payına bir sanal çiftlik düşmüş. Bahçeyi sulamazsa domatesler kuruyacak, çiçekler ölecek!
“Burada işini zamanında ve itinayla yapmayan bir tek benim anlaşılan” diye geçirdi içinden. Acı, buruk bir gülüş yayıldı yüzüne. Belli etmedi. Bir tek Nazif Bey, hesapsız yaşar. Hele başkan, tam Allahlık. Neye kızar, neyi sever bir türlü anlaşılamaz. Adam koskoca doçent ama takıntılarından bir türlü kurtulamaz. Bazen olmadık işleri mesele edinir. Bazen en esaslı meselelerde ortadan kaybolur. Hele sekreterin arkasından çevirdiği fırıldakları nasıl olur göremez hayret.
İçinde bir buğu. Telefon çalar. Başkan kendisini istiyor. Asım içeri girince başkanın suratı sanki biraz gevşemiş ama yine de dümdüz. Elinde bir evrak.
“Asım şunu al bir incele bakalım. Bu arkadaşımız için ne yapabiliriz?”
Asım evrakı aldı.
“Nereden çıktı Başkanım?”
“Yahu çantama koymuşum. Daha sonra hatırladım. Evde bakarım diye yanıma almıştım. Bakamadım. Birden hatırlayıverdim.”
Asım sadece soğuk bir tonla “Sevindim” dedi o kadar. “Sen de sevindin mi sayın başkan? Az önce olmadık laflar sayarak kalbimi örselediğine sevindin mi?” yollu bir içerlenme bulanık bir akış içinde geçti gitti. Başkan on dakika bilemedin yarım saat önce hiçbir şey yaşanmamış gibi çalışmasına döndü. Haklı çıkmak içine oturan ağırlığı hafifletmeye yetmedi. Manasız kırgınlığın üzüntüsüyle evrakı aldı çıktı. “Yazık” diye geçirdi içinden. “Yazık. Lanet olsun.”
Buna benzer kaç olay yaşamıştı. Bu düşüncelerle hemen telefon açmalıydı. Durumu özetledi. Biraz geç gelebileceğini çocuğun durumu netleşir netleşmez, programa yetişmek için işyerinde olacağını, gelecek grubun temsilcisiyle görüştüğünü, sorması halinde bunu başkana söylemesini rica etti Nazif Abi’ye.
“Serumu çıkardılar. Gel yardım et tahlile götürelim”
Hemen bir tekerlekli sandalye buldu. Kızı oturttular. Tahlil için örnekler verildi. Tam da o sıra öğlen arasına girildi. Laboratuar görevlileri sonucu öğlen sonrası verecek. Evle hastane arası üç dört kilometre kadardı. Burada beklemenin manası yok düşüncesiyle eve gitmeyi planladılar. Onları eve bırakır, oradan işine geçerdi. Kız evde istirahat ederken annesi sonra gelir sonuçları ve reçeteyi alır, doğru eczaneye giderdi. Çıkış kapısına yaklaştılar. Asım Bey karısına, arabaya gitmesini söyledi. Kız ayakta zor duruyordu. Hastalığın tabii tezahürü olarak düşündü bu durumu. Eve gidince bir şey kalmazdı. Bunlar varmadan, hanımı arabanın kapısını penceresini açmalı, içeriyi havalandırmalıydı.
“Hadi kızım. Tutun bana.”
“Hiç halim yok baba. Başım dönüyor.”
“Hastasın kızım, biraz dayan. Arabaya vardık mı iş tamam demektir.”      
“Gözüm kararıyor. Beni sandalyeye oturt.”
Kızın gözleri kaydı, yüzünün şekli adeta kayboldu. Tekerlekli sandalyeye dönüyordu ki, kız naylon gibi büküldü. O an kız için her şey bitmişti. Bitiş bir dönme ve hızla yer değiştiren ışık ve karanlıkla gelmişti. Beyaz duvarlar, tavan, duvara asılı uyarı levhaları, tablolar resimler, florasan lambaları, beyaz önlükler, yeşil önlükler, serumlar, sargılar, hortumlar, sesler, kokular, hastalar her şey her şey birbirine karışarak, bulanıklaşarak, tekerlek gibi hızla döndü. Renkler sesler, biçimler birbirine karıştı, birbiri içinde eridiler. Her şey bulanıklaştı, savruldu, bir ışıkla silindi, sonra son beyaz noktası da sönen karanlık helezona gömüldü. Bir karanlık perde sadece eşyaları değil bilincini de örttü. Ne oluyor? Bilinciyle de değil, ruhunun derinliğinde bir son söz söyleyebildi.
“Nerede sandalye. Baba.. Ben gidiyorum.” diyebildi. Diyebildi mi, diyemedi mi bilemedi. Babası bu sesi sanki çok öteden ince bir inilti gibi duydu. Duydu mu duyamadı mı o da bilemedi. Sanki kalpten söylenmiş, kalpten duyulmuştu. Koridorun fayans döşemesine küt diye kendini bırakacakken baba bir yıldırım çevikliğiyle atıldı, üstelik usturuplu bir şekilde ensesinden ve omzundan kavradı. O an bu kadar kusursuz ve hızlı hamleyi nasıl yapabildiğine kendisi de şaştı. Demek ki benlik en zor zamanlarda kendi öz refleksiyle kusursuz hamle yapabiliyordu. İlginç, o sıra buna benzer bir şey bile düşünebildi. Hiç telaş etmeden fayans döşeli zemine sırtüstü yatırdı. Merak, hayret ve endişeyle çevrelerine toplaşanlara “Doktoru çağırın” demeye kalmadan bir iki hemşire ve doktor hemen bitiverdiler. Doktor hastanın ayaklarını kaldırmasını istedi bir hemşireden. Niçin der gibi baktı doktora. Doktor da şimdi kendi kalbinden geçenleri duyuyor ve söylenmeden açıklama gereği hissediyordu.
“Kan beynine daha rahat gitsin”
Tekrar serum bağladılar. Doktor neler olduğunu anlamaya çalışırken bekleme odasındaki hemşire bir yandan serumun damlalarını ayarlıyor diğer yandan hastayla ilgili olarak doktoru bilgilendiriyordu. Doktor bir yandan hemşirenin verdiği bilgileri dinliyor diğer yandan sürekli soruyordu. Adın? Soyadın? Şu an nasılsın? Öğrenci misin? Dersler nasıl gidiyor? Kitap okuyor musun? Hangi takımı tutuyorsun? Baba kızına hüzünle bakıyor, sakin sakin verdiği cevapları dinliyordu. Ne kadar da akıllıca ne kadar yerinde cevaplar veriyordu yavrucak. O ara doktor kendisine dönerek
“Bu durumlarda uyumak tehlikeli olabilir. Beyni uyanık tutmak lâzım. Başı yere değmedi değil mi?”
“Hayır.”
“Çok iyi. Tansiyondan. Merak etmeyin. Bekleme odasında biraz daha müşahede altında kalmasında yarar var. Serumun da etkisi olabilir. Ancak bu geçicidir. Kimi bünyeler bir süre kaldıramaz.”
Çocuğu tekrar yatağa aldılar.
Asım telefon açıp hanımına yaşanan ani değişimi anlatıp günibirlik odaya gelmesini söyledi. Az sonra anne çocuğun yanındaydı. Asım Bey saate baktı. Saat bire geliyor. Ne yapsa? Bunları böyle bırakıp gitmeyi içine sindiremezdi. Öte taraftan hangi gerekçe ile olursa olsun geç kaldığı için mırın kırın edecek arkadaşlarını, başkanı ve başkana yapılacak şikâyetleri düşündü. Nazif Abi’ye emaneti ulaştırması gerekiyordu. Toplantı vardı. Sonra toplantıyı kendisi tertiplemişti. Bir aksama olursa başının etini yerlerdi. Bütün aksilikler bu günü bulmuştu. Bunları düşündü. Hanımı sıkıntısını biliyordu. Onun huyunu en iyi hanımı biliyordu. Birine söz verdi miydi veya bir şekilde kendini kayıt altına aldı mıydı imkânı yok onu yapmadan rahat edemezdi.
“Sen bekleme istersen” dedi kocasına.
“Peki siz ne yapacaksınız?”
Ne yapacağız, tahlil sonuçları çıkana kadar buradayız. Sonra bakalım doktor ne diyecek. Seni haberdar erdim.”
Kız uykuya dalmıştı.
“Dalmış. Doktor beyni uyanık tutmak lâzım demişti.”
Hemşire araya girdi.
“Kafası çarpmadıktan sonra sıkıntı yok. Hem tansiyonu da normalleşti.”
“Hadi sen bekleme, git.”
  
Bas gaza Asım. Sanılanın tersine arabayı çok özenli ve dikkatli kullanarak daireye vardı.
Başkanın odasında olduğunu öğrendi. Selâm verdiğinde sekreterin 
“Geçmiş olsun Asım Bey hasta nasıl oldu?” diye sormasından Nazif Abi’nin onları bilgilendirdiği açıktı.
“Neyi var ne oldu?”
Üşütme galiba. Sabaha kadar istifra etti. Ama şu an hastanedeler. Onları orada bırakıp geldim. Kesin teşhis tahliller sonrası ortaya çıkacak.
Bunları derken “Bakın ben ne durumda bile işime geliyorum. Sizler bu durumda bile beni idare edemiyorsunuz” demek istiyordu bir yönüyle.
Çıkarken bir göz işaretiyle Nazif Bey’i dışarı çağırdı. Birlikte kendi odasına geçtiler. Hemen emaneti çıkarıp verdi.
“Aziz dost” dedi Nazif Bey, “İstersen başka bir çözüm bulalım. Senin ihtiyacın vardır.”
“Olur mu abi söz verdim.”
“Tam da çocuğun hastalığına denk geldi.”
“Olsun o ayrı bu ayrı. Hastanedeyken bile hep seni düşündüm.”
“Ama abi sana sıkıntı vermiş olmayayım.”
“Hiç sıkıntı vermezsin. Bir dostumuzun derdine çare olmak bize huzur verir. Ancak heyetten bir haber var mı?”
“Yok.”
“Ben konuştum. Bir saat sonra kapıda olacaklar. Onları içeriye nasıl alacağız?”
“Kapıya beraberinde yirmi kişilik bir heyetin olacağını belirterek sadece temsilcilerinin ismini vermek yeterli.”
“Yahu Nazif Abi geçenlerde benzer bir sıkıntı yaşadık. Senin kapıda bir tanıdığın vardı, bir sor da bana bir bilgi versene.”
“Tamam” deyip ayrıldılar. Hanımına telefon etti. Tahlil sonuçları alınmış. Doktor ilaç yazmış.
“Sonuç?”
“Bağırsak enfeksiyonu dediler. Antibiyotik yazdı. Üç gün rapor verdi. Şimdi Ayşenur’la eve gidiyoruz. Sağ olsun arabasıyla bizi eve götürüyor.”
Sağ olsun. Komşu da bu günlerde belli olur değil mi? 
Biraz rahatladı. Az sonra Nazif Bey gelenlerin kapıya tek tek isimlerinin verilmesi gerektiği bilgisini verdi. Al bir saçmalık daha. Peki öyle olsun. İsteneni yaptı.
Heyeti salona aldılar. Başkan geldi. Onu girişte karşıladı. Başkanın yüzü yine dümdüz.
Programdan sonra özel kaleme gitti. Aralık kapıdan görüldüğü kadarıyla Başkan, masasına geçmiş maillerine bakıyor olmalı. Sekreter kendini yine bir oyuna kaptırmış. Neredeyse geldiğini bile göremedi. Aman görme kızım görme. Sen o doğa sevgisiyle dolu kalbinin tüm şefkatiyle bahçendeki ağaçlara, çiçeklere su ver. Nazif Bey’in önünde bir iki dosya var. Orada boş gözlerle bir şeyler aranıyor.
Sessizlik devam ediyor.
Sessizliği bölmeden çıkıp gitsin ve toplantının haberini yapsın.
Hadi Asım.
Başkasını bırak sen kendi işine bak, oldu mu Asım?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DÜŞÜNCEDE YAŞAYAN / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXV / Şiraze
İKİRCİK / Necmettin Evci
İMGELERLE YAŞAMAK / Recep Garip
AŞIK VEYSEL’İN “KARA TOPRAK” Şİİ... / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster