ŞİİRLERLE GÖNÜL YOLCULUĞU

186
Görüntüleme

    Edebiyat türleri içinde en etkili, en yaygın, en özgün, en sübjektif, en zarif olanı hiç şüphesiz şiirdir. Belki aynı oranda en çileli sanat dallarından biridir. Tanımı en zor ve şairlerin sayısı kadar çok olan edebî türdür şiir. Bence şiir, yakıcı bir aşkla ruhta çıkan şimşeğe estetik bir formda kelimelerle ruh verilmesidir.
 Şiir,  insanları niçin çok derinden etkilemektedir? Çünkü doğrudan ruha hitap eden şiirlerde insanların sevgileri, sevinçleri, umutları, hüzünleri, dertleri, hicranları, sitemleri, inançları, özlem ve zevkleri terennüm edilmektedir. Çünkü İsmet Özel’in dediği gibi “İnsan, mısralarda, şiirlerde hiç kimsenin elinden alamayacağı bir yurt bulur. Böyle bir yurdu olmasından güven duyar.”
Bir milletin ihtişamını, duyarlılığını, mutluluğunu, öfkesini, inançlarını, ideallerini, inceliğini ve estetiğini anlamak istiyorsak şiirlerine bakmalıyız. Şair, milletin gören gözü, duyan kalbi,  konuşan dilidir. Sadece milletin sözcüsü değil, aynı zamanda rehberidir, çarpan yüreğidir şair. Mehmet Emin Yurdakul’un dediği gibi “Şairleri haykırmayan bir millet / Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”                                                                                                
 Cahit Zarifoğlu: “Şairler olmasaydı, şiir üzerimizden aşar, hayatı besleyemez, seliyle öldürürdü.” diyor “Yaşamak” isimli eserinde. Büyük sanatkârlar, özellikle şairler, hissedip de ifade edemediğimiz bir duyguyu insana zevk verecek biçimde en güzel işleyen kişilerdir. Nihat Sami Banarlı’nın ifade ettiği gibi: “Milletlerin dillerini seven, anlayan ve ilâhî bir güzellikte kullanan, büyük şairlerdir.”Şairler, gül bahçesinin şen bülbülleridir. Bazen de vefasız gül uğruna çile çeken ve güle kanının rengini verip inleyen garip bir bülbüldür şair.
 Şairler; dil, kültür, inanç ve zevkinden beslendiği, bağrından çıktığı milletinin karakteri, aynasıdırlar. Üstad Sezai Karakoç’un dediği gibi şairler “Gelecek felaketleri sezip çığlık çığlığa haber vermek, halkı uyarmak, ona yön göstermek, bunu da kalplere ve ruhlara işleyecek bir güçle yapmak ödevindedir.”
    Şairlerin gönül davetine gönül kapılarımızı açıp onların yaşadığı asude gül bahçesinde gönül yolculuğuna çıkalım. Gül bahçelerinden bir demet çiçek derelim, şiir sofralarından bir kaşık hakiki bal yiyelim. Sevda gemisiyle gelelim gönül ülkesine. Bir selam verelim şiirlerle gül ülküsüne. Şiirden şuura erelim.
   Büyük mutasavvıf Yunus Emre’nin “Ben yürürüm yâne yâne/ Aşk boyadı beni kâne/ Ne âkilem ne divane/ Gel gör beni aşk neyledi.” ilahisinde Allah aşkıyla coşarız biz.
   Pir Sultan Abdal’ın “Güzel âşık cevrimizi/ Çekemezsin demedim mi/ Bu bir rıza lokmasıdır/ Yiyemezsin demedim mi?” nefesiyle manevi bir atmosferde nefesleniriz biz. 
    Büyük aşk şairimiz Fuzulî’nin “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib/ Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.” beytinde Leyla’nın aşkı uğruna yanan Mecnun’un aşk derdini bal eyleyip bu derdin daha da artmasını dilediğini hayretle okuruz.
    Kanuni Sultan Süleyman’ın “Muhibbî” mahlasıyla yazmış olduğu  “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/ Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhât gibi.” meşhur beytinde “sıhhat”in ne kadar kıymetli bir saadet ve devlet olduğunu tefekkür eyleriz.
    Divan şairi Nâbî’nin “Bende yok sabr-ı sükun, sende vefadan zerre/ İki yoktan ne çıkar, fikredelim bir kere.” beytinde aşk acısının ince bir muamma sanatıyla terennümüne şahit oluruz.
    Yüzyıllardır gönüllerimizi Peygamber aşkıyla besleyen Mevlid-i Şerif şairi Süleyman Çelebi’nin “Allah adın zikredelim evvela,/ Vacib oldur cümle işte her kula.” mısralarını her dinleyişimizde her hayırlı işin anahtarının “bismillah” olduğunun şuuruna ereriz biz.
     “Karacoğlan der ki kondum göçülmez/ Acıdır ecel şerbeti içilmez/ Üç derdim var birbirinden seçilmez/ Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.”dörtlüğünde büyük Halk şairi Karacaoğlan’ın ayrılık ve yoksulluk derdini ölüm acısıyla bir tuttuğunu anlarız.
    Sultan III. Murad’ın bestelenmiş “Uyan ey gözlerim, gafletten uyan/  Uyan, uykusu çok gözlerim, uyan/  Azrail’in kastı canadır inan.” mısralarıyla uyanırız namaza ve hayata.
   Lâle Dönemi şairi Nedim’in “Muradın anlarız ol gamzenin iz’ânımız vardır./ Belî söz bilmeziz amma biraz irfânımız vardır.” mısralarında tecahül-i ârif sanatının güzelliğiyle coşarız.
   Hüzün şairi Ahmet Haşim’in “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” berceste mısrasıyla onun hayal ülkesi olan “O Belde”sine seyahat eyleriz.
    Millî şairimiz Mehmet Akif’in “Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,/ Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor!/ Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!/ Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.” mısralarında hilal ve İslam uğrunda can veren Çanakkale şehitlerinin kutsal davalarını ve değerini idrak ederiz biz.
    Medeniyet ve kültürümüzü şiirleriyle yeniden canlandıran Yahya Kemal’in “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,/ Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.” Beytinde ölümün ne kadar da munisleştiğini hissederiz.
    Şairler Sultanı Necip Fazıl’ın “Ne hasta bekler sabahı,/ Ne taze ölüyü mezar./ Ne de şeytan, bir günahı,/ Seni beklediğim kadar.” mısralarında sevgiliye olan özlemin muhteşem ifadelerini görüp hayran oluruz şaire biz.
    Nazım Hikmet’in “Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,/ yok edin insanın insana kulluğunu,/ bu dâvet bizim…” mısralarında insanın insana köle olmasına karşı duruş davetini alırız.
    Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya’nın “Gel, ey Muhammed, bahardır…/ Dudaklar ardında saklı /Âminlerimiz vardır…/ Hacdan döner gibi gel;/ Mi’râc’dan iner gibi el;/ Bekliyoruz yıllardır!” mısralarında” Naat”ıyla gül Peygambere olan derin muhabbet ve hasreti duyarız ruhumuzla.
    Beş Hececiler’den Faruk Nafiz’in “Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar,/ Tarihe karıştı eski sevdalar. / Beyhude seslenir, beyhude çağlar,/ Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…” mısralarıyla kaybettiğimiz duyarlılıkların çığlığını “çoban çeşmesi”nin sesinde dinleriz biz.
    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Selâm olsun bizden güzel dünyaya/ Bahçelerde hâlâ güller açar mı/ Selâm olsun sonsuz güneşe, aya/ Işıklar gölgeler suda oynar mı?” dörtlüğünde dünya, güneş ve aya selam veren güzel ve sevgi dolu bakışı görürüz biz. Onunla Bursa’yı severiz. 
     Çocukken gözlerini kaybeden, XX. yüzyılın en büyük ozanı Âşık Veysel’in “Hakikat ararsan ey yâr açık bir nokta/ Allah kula yakın o da Allah’tan/ Hakk’ın gizli hazinesi topraktan/ Benim sadık yârim kara  topraktır.” dörtlüğünde – dertli sazı ve yanık sesinde- “kara toprak” ile dost oluruz.
    Asaf Halet Çelebi’nin “İbrahim/ içimdeki putları devir/ elindeki baltayla/ kırılan putların yerine/ yenilerini koyan kim?” mısralarında insanın kendisi ile giriştiği iç muhasebe ve mücadelesini hissederiz.
    Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Dursun bu hatıralar geçerken/ Kalbin nedameti biraz daha/ Beni hangi yıllara götürecektir./ Dağlar arkası Allah’m.” dörtlüğünde hatıralarımız canlanırken derin bir pişmanlığı yaşarız.
    Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun  “Ne zaman bir köy türküsü duysam/ Şairliğimden utanırım.” mısralarında yanık türkülerimizi, şiirin hasını duyarız biz.
    Vatan şairimiz Orhan Şaik Gökyay’ın “Her taşı bir yakut olan bu vatan,/ Can verme sırrına erenleriir…” mısralarında “Bu vatan kimin” sorusunun cevabını alırız şiirce.
    Ceyhun Atuf Kansu’nun “Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,/ Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini/ Bacımın suladığı fesleğenleri,/ Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini,/ Avluların pembe entarili hatmisini,/ Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın,/ Aman Isparta güllerini de unutmayın/ Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum/. Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.” dizelerinde öğrencilerini çiçeklere benzeten, idealist bir köy öğretmeninin ölmeden önceki hasreti, yüreklerimizi yakar.
     Behcet Necatigil’in “Bitmeyen işler yüzünden/ (Siz böyle olsun istemezdiniz)/ Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi/ Kalbinizi dolduran duygular/ Kalbinizde kaldı/ Siz geniş zamanlar umuyordunuz/ Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek./ Yılların telaşlarda bu kadar çabuk/ Geçeceği aklınıza gelmezdi.” mısralarında bir türlü söyleyemediğimiz sevgilerimizin yüreğimizde bıraktığı derin kederi hissederiz.
     Attila İlhan’ın “Evvel zaman içinde/ kalbur saman ölür/ kubbelerde uğuldar bâkî/ çeşmelerden akar Sinan/  an gelir/ -lâ ilâhe illallah-/ kanunî süleyman ölür.” mısralarında herkesin bir vakit gelip ölüm hakikatini yaşayacağını anlarız.
     Aşk medeniyetinin fikir ve edebiyattaki diriliş eri Sezai Karakoç’un “Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda/ Verilmemiş hesapların korkusuyla/ Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim/ Af dilemeye geldim affa layık olmasam da/ Sevgili/ En sevgili/ Ey sevgili/ Uzatma dünya sürgünümü benim.” mısralarında “sürgün ülkeden başkentler başkentine” yürek yolculuğuna çıkarız biz.
     “Yedi güzel adam”dan biri olan A. Cahit Zarifoğlu’nun “Seçkin bir kimse değilim/ ismimin baş harfleri acz tutuyor/ Bağışlamanı dilerim.” dizelerinde şairin zarafet ve alçakgönüllülükle süslenmiş kulluk şuurunu hissederiz.
     Mehmet Akif İnan’ın “Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde/ Götür Müslüman’a selam diyordu / Dayanamıyorum bu ayrılığa/ Kucaklasın beni İslâm diyordu.” dizelerinde yıllardır göğsüne Siyonist eli değen Mescid-i Aksa’nın gözyaşlarını akıtırız yüreğimize.
    Çağımızın Dede Korkut’u Bahattin Karakoç’un “Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana/ Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana/ -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.” mısralarında en sevgiliye olan muhabbet ve hasreti çekeriz biz. Yavuz Bülent Bakiler’in “Bizim türkümüzde gurbet var artık./ Hasret var, yürek var, toprak var balam/  Gönlümüzü sımsıcak alan topraklar/  Tiyan-Şan, Kadır-Gan Dağları’na dek uzar/  Kim demiş vatanımız Edirne’den Kars’a kadar.” mısralarında yürek coğrafyamızın türküsünü dinleriz biz hüzünle.
    İsmet Özel’in “Hayat/ dört şeyle kaimdir, derdi babam/ su ve ateş ve toprak/ Ve rüzgâr./ ona kendimi sonradan ben ekledim/ pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu/ ham yüreğin pütürlerini geçtim/ gövdemi âlemlere zerk ederek/ var oldum kayrasıyla var edenin/ eşref-i mahlûkat/ nedir bildim.” şiirinde insanın “amentü” şuuruna şahitlik ederiz biz.           
    En güzel hayat, aşk ve şuurla yazılıp okunan şiir gibi olsun.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DÜŞÜNCEDE YAŞAYAN / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXV / Şiraze
İKİRCİK / Necmettin Evci
İMGELERLE YAŞAMAK / Recep Garip
AŞIK VEYSEL’İN “KARA TOPRAK” Şİİ... / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster