KANATLARI MI YOK EBABİLLERİN?

201
Görüntüleme

   Binlerce alkış nidasıyla havalanan kanatlar… Bir, iki, üç… Derken binlerce kanat… Semada süzülüyorlar ağırlıklarıyla.
Geliyorlar dede! Geliyorlar! Görüyorum ebabilleri.
Ramazan ayının maneviyatını daha da körükleyen kavruk bir temmuz akşamı, kurumuş dudaklarıyla minareden yükselecek ilahi çağrıyı bekliyor ev halkı.
Evin büyük babası Abdussabur, oğlu Ahfaz, gelini Akmer, torunları Ahkaf ile daha dünyaya geleli otuz dokuz gün olan evin yeni neşesi Ecrin…
Abdussabur’un gözleri o kadar derinlere dalmıştı ki kendi dalışında boğulmuş gibiydi. Bir gözü o derinliklerde İsmail’ini arıyordu. Doğduğu gün adanmış hayatı olan İsmail’i kocaman tanklara kendini siper ederek bir taş atmıştı sadece. Aynı gece yatağından kaldırıp apar topar nasıl da almışlardı oğlunu. Nerede sorgulandı, nasıl işkencelere maruz kaldı, öldü mü, kaldı mı? O kâbus günün üzerinden yedi yıl geçmişti. Yedi koca yıl, evlat acısıyla yüreği daha da kocamış Acer’ini de yememiş miydi? Mezarında da Nuh tufanına denk gözyaşı akıtıyor muydu, yoksa cennette İsmail’ini mi sarmalıyordu?
Küçük oğlu İsmail ile eşi Acer’in düşüncelerindeyken isminin anlamı gibi ay gibi beyaz yüzlü gelini Akmer’in sesiyle irkildi.
   -Ezan okundu baba!
Besmele çekip sağ dizinin altına aldığı bacağını çekerek ağır hareketlerle doğrularak yer sofrasındaki her zamanki yerine kuruldu. Kendinde derman hissedemediğinden olsa gerek bir göz hareketiyle yemek duasını yapma görevini oğlu Ahfaz’a devretmişti.
Belleği kuvvetli, olabildiğince alçakgönüllü Ahfaz’ı daha on beşinde Kur’an’ı hıfzederek isminin hakkını ödemişti. Şimdi ellerini tüm samimiyetiyle açmıştı Rabbine:
Rabbim! Fayda vermeyen ilimden, yaşarmayan gözden, kabul edilmeyen duadan sana sığınırız.
Cennetine yakınlaştıracak ameller nasip et, cehenneme yaklaştıracak amellerden uzak tut!
Bizleri haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytanlardan eyleme!
Zulmün karşısında İsmail’in kıyamı gibi başımızı eğerken dahi dik tut!
Sen ki bizleri unutmuş değilsin, bizi birbirimize emanet etmişsin.
O yüzdendir ki göklerimize ebabil kuşlarını göndermeyişin.

İftarda gönülden gelen duaların kabul edileceğine duyulan güvenle edilmişti kalpten göğe yükselen samimi dualar.
Abdussabur, duanın kalkan etkisi yaratan gücüyle âmin, diyerek hurmaya uzatmıştı elini. Gelini Akmer, ramazanın ilk günü için yokluğa rağmen mükellef bir sofra donatmıştı: Ekşili çorba, kibbeh, pita ekmeği, hurma ve su.
Yemek için yaşayan nefsine yenilir, sözünü kulağına küpe eden Abdussabur, gençliğinden beri alışkanlık olarak çorbasını içip namaza durmuştu. Melekleri selamlıyordu ki kulak delici sesle irkildiler. Bomba çok yakınlarına düşüyordu belli ki. Bir anlık şaşkınlığını üzerinden atarak yavrularının olduğu odaya yöneldi ki yine o kulakları sağır eden ses, ardından bir toz bulutu…
Her şey bir anda olmuştu. Gözlerini açtığında kör olduğunu sandı. Ne kadar zamandır bu haldeydi onu da tahmin edemedi. Alnındaki kanın sıcaklığını, ayağındaki ağırlığı, yüreğindeki çarpıntıyı duyumsadı. Tüm gücünü toplayarak Ahfaz, diye seslendi. Sesine ses alamadı. Sonra Akmer, diye seslendi. Sesine ses alamadı yine. Evladım, torunum, Ahkaf’ım diye iniltili bir şekilde seslendi. Yine sesine ses alamadı. Üzerindeki ağırlığın altında çarpan kalbiyle dedesinin sesine ses veremiyordu Ahkaf. Sanki ağzını bir kumaşı diker gibi dikmişlerdi.
Abdussabur ümitsizlik, çaresizlik kıskacında bir an önce ölmeyi diledi Rabbinden. Sonra gittikçe artan bir bebek ağlayışı duydu. Bu, daha doğar doğmaz acıyla tanışan Ecrin idi. Yavrucak beşiğinde kaderine terk edilmişti.Uzun bir ağlayışın ardından uzun bir sessizlik oldu. Sabi öldü mü yoksa? Ağlaya ağlaya minik yüreği çatladı mı? Yoksa Ecrin’in kırkını melekler mi uçuracaktı?
Kalbindeki çarpıntılar artmaya başlamıştı. Neden sonra  “ Ümmi, ümmi! “ diye inleyen Ahkaf’ın sesini duydu. Demek yaşıyordu torunu. Sürekli ümmi, diyordu.
–          Ne oldu yavrum annene?
Hangi ara o mahşeri anda kendi bedenini siper etmişti evladına. Sanki ona korunacağı bir alan açmıştı. Annesinin başı ve kolları Ahkaf’a ağırlık yapıyordu artık. Gücünü toplayarak annesinin kolunu çekerken düşen kaşığın sesini duydu. Demek elindeki kaşığı bırakmaya fırsatı olmadan kapaklanmıştı evladının üzerine. Öylece ne kadar kaldılar. Çaresizlik, kıpırdayamamak… Kapana sıkılmış av gibi inlemeye başlamıştı Ahkaf. Soğuk, çok soğuk sözlerini tekrarlayıp duruyordu bu defa.
Soğuk olan ne, diye sordu dedesi.
–          Annemin elleri neden bu kadar soğuk dede?
O ana kadar birçok acıya tanık olurken gözyaşlarını içine akıtıp güçlü durmaya çalışan Abdussabur, sabrının son damlasıyla göz pınarlarını taşırmıştı artık. Hüngür hüngür ağlarken ay gibi beyaz yüzlü, kendi güzel, huyu bir başka güzel gelini Akmer’in gelin geldiği günü düşündü. Demek ki ecelin soğukluğuna teslim olmuştu. Beden bir cesetti artık ruh gidince. Demek torunu, ruhu giden annesiyle baş başaydı. Ecrin’in dinleyeceği Kudüs ninnileri yarım kalmıştı artık.
Ebrehe’nin filleri ayaklarını çiğniyordu sanki. O filler yüreğine ulaşmadan torununun kurtuluşuna şahit olmayı diledi Rabbinden.  Fil suresini okuyup Ebrehe’nin hikâyesini anlatayım da dinle, dedi torununa.
Mübarek kılınan Kâbe’ye saldıranlar surede zikredildiği gibi korkunç bir azaba uğrar evladım. Yüce Allah, buyruklarına gönülden uyanları kurtarıp buyruklarına karşı gelenleri azabıyla kuşatır muhakkak. Kendini en güçlü zannedenler bile O’nun intikamı karşısında yok olur giderler. Zalimlerin zulmüne maruz kalan mazlumların yanındadır.
Peygamber efendimizin doğduğu yıl gerçekleşen ve o yıla fil yılı adını veren olay Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkma girişimini konu alır. Ebrehe, Habeşistan’ı bir ticaret merkezi haline getirmek ister ve bu nedenle Kâbe’yi rakip olarak görür. Koca bir fil ordusuna sahip olan Ebrehe, filleri ile beraber Kâbe’ye doğru ilerler.
Kâbe’de yaşayanlar korku içerisinde beklemeye başlar ve sabaha karşı Ebrehe, Mekke’ye doğru ilerler. Mamud denilen büyük fil, şehre yakınlaşınca yere çöküverir. Kalkması için çok uğraştıkları halde kalkmaz ve diğer filler de kaçmaya çalışır. Daha Sonra kırlangıç sürüsüne benzer kuşlar Ebrehe’nin ordusuna saldırıp telef ederler.
“Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üstlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.”
İçindeki çaresizlik filini çökert aşağı evladım, ebabiller elbet gelecek yüreğindeki kabeyi korumaya.
Kanatları mı yok bu ebabillerin dede, neden gelmiyorlar?
Gelirler evlat, gelirler. Onda merhamet adlı ulu bir çınar var. Ümidi kesmemeliyiz.Onun rahmetine sığınıp dua et, gelecekler elbet.
Batan şeyleri sevmeyen İbrahim’i, Nemrudu, İmrü’lKays’ın kadınlarını, Miraç gecesinde Muhammedi, Kabil’in Habil’e attığı taşı, Yakup’un Yusuf için döktüğü gözyaşlarını, Musa’nın asasını, Melike’nin tahtını, Tufan gününü, Yunus’u taşıyan yunusu, örümceğin sadakatini, Eyyüb’ün sabrını… Torununa bildiği bütün kıssaları anlatmıştı nerdeyse. Dili damağı birbirine yapışmıştı. Anlatacak takati kalmamıştı artık. Tarih, sınananların çilesiyle doluydu. Şimdi sıra kendisindeydi.Bu hane Zekeriya’nın cennet sanıp girdiği kovuk olmuştu kendisine. Ebrehe’nin filleri kalbine yaklaşıyordu sanki.
Sonra belli belirsiz sesler gelmeye başladı. Sesimi duyan var mı, diye bağırıyordu biri. Bu ses iki sokak ötede oturan kardeşi Bilal’in sesine benziyordu. Bilal’in sessi ilk okunan ezanın sıcaklığını taşıdı yüreğine. Yüreğini ezmeye başlayan filler canını o kadar acıtmıyordu artık çünkü torununun daha güçlü çıkan sesini duyuyordu şimdi de:
Geliyorlar dede! Geliyorlar! Görüyorum ebabilleri.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DÜŞÜNCEDE YAŞAYAN / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXV / Şiraze
İKİRCİK / Necmettin Evci
İMGELERLE YAŞAMAK / Recep Garip
AŞIK VEYSEL’İN “KARA TOPRAK” Şİİ... / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster