DOĞU’NUN HİKAYESİNE KÜÇÜK DOKUNUŞLAR: DOĞU’NUN HİKAYE KURAMI

102
Görüntüleme

Yazmak ve yapmak birbiriyle ilişki içerisinde hayatiyetini sürdüren iki uğraş. Biz millet olarak yazmaktan çok yapmayı tercih etmiş, nazariyeden çok ameliye ile uğraşmışız. Yazmak ve yapmak ilişkisini üç şekilde izah etmek mümkündür. Birincisi, yapmadan yazmak; ikincisi yapılanı yazmak; üçüncüsü, yapılanın nazarî hüviyetini ortaya koymak için yazmaktır.
Yapmadan yazmak ya da yapmadığını yazmak, ayetle çirkin gösterildiği için  “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” düsturunca hareket etmişiz. Lafla peynir gemisi yürümediği için gemiyi yürütecek rüzgârların peşinde koşmuşuz. Yapmadığımız şeyleri yazma hevesine tutulmamışız.
Yapılanı yazmak konusunda ise müstear kalma arzusundan mıdır, tembellikten midir bilinmez birçok şeyi yazıya dökmekten beri durmuşuz. Öyle ki, destanlar için oluş, yayılış ve yazılış aşamalarından bahsedilir ancak Türk destanları mevzu bahis oldu mu ilk iki aşamayı tamamlamış, yazılış aşamasına geçememiştir denilir. Bu duruma bakınca biz destan yazan değil, destan yapan bir milletiz sözünün nasıl zuhûr ettiğini de görüyoruz.
Tam bu noktada şunu da söylemek gerekir ki zor zamanlarda konuşmaktansa eyleme geçmek tabi ki daha önemlidir. Lakin zorluklar atlatıldıktan sonra da o mücadelenin, sıkıntının yazılması da ayrı bir önem taşımaktadır. Bugün sinemamızda ve edebiyatımızda mitolojimizin, destanlarımızın, tarihimizin,  genel olarak toplumsal kodlarımızın ne kadar az kullanıldığını müşahede ediyoruz. Bu durumu sadece öz değerlere yabancılaşmayla izah etmek mümkün değildir. Yapılanı yazmama alışkanlığımızın da bunda çok etkili olduğunu söylemek durumundayız.
Yapmak ve yapmak ilişkisinin üçüncü veçhi olan, sanat eserleri ile ilgili nazariye oluşturmaya geldiğinde de durumun çok değişmediğini görüyoruz. Türk medeniyeti edebiyatla, şiirle ve şiir kaftanı giymiş hikâye ile var olmuştur. Yeri gelmiş tıp kitaplarını, tarih kitaplarını hatta sözlükleri bile manzum şekilde kaleme almışız. Bebeği ninni ile uyutmuş, çocuğu masal ile büyütmüş, âşıkı şiir ile avutmuş, ölüyü ağıt ile defnetmişiz. Edebiyat, bu milleti ilmek ilmek işlemiştir. Gel gör ki ortaya konan bunca sanat eserinin neden ve nasıl üretildiğine dair derli toplu bilgiler bulmak mümkün değildir. En iyi ihtimalle bu eserlerin içerisinde nazarî bilginin ipuçlarını bölük pörçük şekilde bulabiliriz.
Bugüne gelene kadar nazariye konusunda birtakım gelişmeler yaşandı lakin bu durum Doğu’nun edebiyatını anlamaya ve temellendirmeye ait suskunluğu bozmadı. Batılılaşma maceramızla birlikte yeni bir edebi anlayışlarla karşılaştık. Bu zümreler önce nazarî bilgiyi inşa edip sonra da o bilgilere istinaden eserini ortaya koyuyordu. Tanzimat’la birlikte biz de buna uyup edebi anlayışlar geliştirdik. Önce yaptıklarımızı temellendirecek yazılar yazdık sonra eser verdik. Yeni bir anlayışa kavuştuğumuz gibi başka bir kültürel arka planı kabullenmiştik. Nazarî bilgi üretme sürecini hep batılı tarzda yazılmış eserler üzerinden işlettik. Kendi kültürel kodlarımızı muhtevi eserleri işleme dâhil etmedik. Onları nazarî anlamda deşifre etme ihtiyacı hissetmedik. Bu alanda büyük bir boşluk açıldı ve bu boşluk halen daha devam etmektedir.
Öykü türüne hem amelî hem de nazarî eserler kazandıran Necip TOSUN, modern öykülerin nazariyesini ortaya koyarken Doğu’yu ihmal etmedi. İslam medeniyetinin hikâye geleneğini nazarî boyutuyla ele aldı. Ve ortaya “Doğu’nun Hikâye Kuramı” çıktı.
Eser ismiyle dahî bir farkındalığın ürünü. Yazarın Modern Öykü Kuramı ve Öykümüzün Kırk Kapısı adlı diğer nazarî eserlerinin başlıklarına baktığımız zaman türün “öykü” olarak adlandırıldığını görüyoruz. Bu eserinde ise yazarın tercihi “hikâye”den yanadır. Modern Öykü Kuramı’nda da izah edildiği gibi öykü, modern anlamda kurgulanan bir edebi türe isim olmuştur. Hikâye ise artık anlatılan şey, olay ya da konu anlamlarıyla kullanılmaktadır. Bu yüzden Doğu ele alınırken hikâyeden bahsetmek çok doğru bir yaklaşımdır.
Eserde Doğu hikâyesi olarak, Türk, Arap, İran ve Hint coğrafyalarında İslam’ın şekillendirdiği ve Türkçe, Arapça ve Farsça dilleriyle yazılmış, “Doğu/İslam klasikleri” kimliğiyle aramızda dolaşan, edebi değeri olan, zevkle okunan ve etkisini bugüne kadar kesintisiz olarak sürdüren eserler tercih edilmiştir. Bunlar klasik olma vasıflarını bir edebi gücün dayatmasıyla değil milletin belirlemesiyle, zamana karşı direnmeleri ve kendi türlerinin emsalsiz örnekleri olmalarıyla kazanan eserlerdir.
Doğu’nun bu klasikleşmiş hikâyeleri ana rengini Kur’an kıssalarından almış ve aynı nazarî çizgiyi devam ettirerek okurda sadece güzellik duygusunu yaratmayı değil aynı zamanda mantıksal ve düşünsel tutarlığın da gelişmesini sağlamıştır. Doğu hikâyecileri, yeni bir hakîkat arayışı içinde değillerdir. Bu anlamda bu hikâyeler kolektif akıl, tecrübe ve birikimle yoğrularak insanın değişmeyen, değişmeyecek fıtratı, hayatın değişmez yasalarını bir olayla resmetmiş, sahneye koymuş ve zihinlerde canlandırmaya çalışmıştır. Doğu’nun nazariyesinde, hikâyeler insanları iyiye, güzele, doğruya çağırma amacını didaktiklikten uzak, dinleyeni/okuyanı dil ve anlatım güzelliğiyle etkileyen bir üslupla gerçekleştirmeye çalışır. Bu durum “özellikle insan-ı kâmil olma serüveninin sanatsal bir biçimle hikâye edilmesidir.”
Bu eserle vardığımız sonuçların en önemlilerinden biri bugünün postmodern edebiyatında kullanılan anlatı imkânlarının birçoğunun Doğu hikâyelerinde yüzyıllar öncesinde kullanılmasıdır. Bu anlamda postmodern anlatının çok da orijinal buluşlar içerisinde olmadığını belirtmek gerekir.
Doğu hikâyeleri asıl gelişimini sözlü kültürle sağlamıştır. Bu yüzden bu hikâyelerin yazılma serüveni anlatma tecrübesinden etkilenilerek ilerler. Meselâ, Celâleddin-i Rûmî Mesnevî’yi bizzat yazmamış söyleyerek talebesi Hüsameddin Çelebi’ye yazdırmıştır. Bu yüzden Doğu hikâyeleri okunduğunda okuyormuş hissinden ziyâde dinliyormuş hissi verir.
Necip TOSUN’un bu eserinin –her ne kadar bölümler arasında böyle bir düzenleme yapılmamış olsa da- iki bölüm olduğunu söyleyebiliriz. Yazar, bir yandan Doğu’nun genel hikâye nazariyesini ortaya koymuş diğer yandan tek tek eserlere yoğunlaşarak o eserlerin ayırt edici özelliklerini dikkatlerimize sunmuştur. Genel nazariyenin ele alındığı bölümde; klasiklerden, Kur’an kıssalarının doğu hikâyesine yansımasından, Doğu’nun ortak hikâye anlayışından, sözlü-yazılı kültürün gelişiminden, Doğu hikâyelerinde kullanılan dillerden, iktidarın bu hikâyeleri nasıl etkilediğinden, hikâyelerin sembolik anlatımından, hikâyelerin anlatım tarzı olan mesneviden, hikâyelerde aşk ve kadın birlikteliğinden, melodramın halk hikâyelerindeki kullanımından ve doğu hikâyesinin batılılaşma serüveninden bahseder. Eserin ikinci bölümü olarak düşünebileceğimiz metinlerde ise yazar, Yusuf ile Züleyha, Dede Korkut Hikâyeleri, Kelile ve Dimne, Tûtînâme, Şahnâme, Makamat, Mantıku’t-Tayr, Heft Peyker, Binbir Gece Masalları, Bostan ve Gülistan, Mesnevî, Makâlât, Hz. Ali Cenknâmeleri, Destanlar, Leyla ile Mecnun, Seyehatnâme, Mem u Zin, Hüsn ü Aşk, Muhayyelât, A’mâk-ı Hayâl, Müsemeretnâme, Letâif-i Rivâyât, Karabibik ve Küçük Şeyler gibi eserleri incelemeye almaktadır. Tek tek eserlerin konu edildiği metinlerde hissedilen eksiklik, ele alınan hikâyelerin ruhuna tam anlamıyla nüfuz edilememesidir. Lakin bunu hem konunun çok kapsamlı olmasına hem de yazarın da belirttiği gibi bu eserin Doğu hikâyesine küçük dokunuşlar olarak düşünülmesine bağlayabiliriz.
Eser, Doğunun mazinden ışıyan deniz fenerleriyle bugünü aydınlatmaya gayret eden Büyüyenay Yayınları tarafından yayımlanmıştır. İncelenen hikâyelerin orijinal nüshalarında yer alan minyatürlerin esere eklenmesi okuru Doğu’nun bir geleneğiyle de buluşturmuştur. Toplam 46 minyatür, esere görsel bir güzellik katmıştır. Ayrıca, eserde yazarın kullanmış olduğu dipnotlar yazarın konu hâkimiyetini göstermekte, eserin ciddiyetini muhafaza etmektedir. Lâkin dipnotlarda adı geçen eserlerin kitabın sonunda kaynakça bölümüyle verilmemesi, okuru ve araştırmacıları derli toplu bir kaynak hafızasından mahrum bırakmıştır. Bu durum bir eksiklik olarak değerlendirilmelidir.
Tüm bu özellikleriyle Necip Tosun’un Doğu’nun Hikâye Kuramı eseri Türk edebiyatı ile ilgilenen herkesin okuması ve kitaplığında bulundurması elzem, mühim bir kaynak olarak kaydedilmelidir. Umarız ki bu çalışma kalem sahiplerine Doğu’nun hikmet yüklü ameliyesine nazarî pencereler açma yolunda kılavuzolur.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DÜŞÜNCEDE YAŞAYAN / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXV / Şiraze
İKİRCİK / Necmettin Evci
İMGELERLE YAŞAMAK / Recep Garip
AŞIK VEYSEL’İN “KARA TOPRAK” Şİİ... / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster