AŞIKLARIN GÜLBAHÇESİNDE ERZURUMLU BİLİNMEYEN BİR GÖNÜL ERİ: KOLAĞASI ALİ RIZA EFENDİ (v. 1930)

508
Görüntüleme

Mevlevîliğe mensup Kadı Mustafa Darîr, Kâdirî-Nakşî şeyhi Hasankaleli İbrahim Hakkı, Nakşî-Hâlidîliğe mensup Emrâh ve Ketencizâde Muhammed Rüşdî, Rifâiliğe mensup Sümmânî, Kâdirîliğe mensup “Tâlib” mahlaslı Ali Gâlib Efendi, “Alvarlı Efe” diye meşhur, Nakşî-Hâlidî, Kâdirî şeyhi Muhammed Lutfî Efendi ve Kolağası Ali Rızâ Efendi’den de feyz almış olan Melâmî-Hamzavî şeyhi Osman Kemâlî Efendi gibi aşk ve gönül ehli insanlar yetiştiren Erzurum’un, yetiştirdiği gönül erlerinden birisi de Kâdirî, Melâmî-Şüttârî şeyhi Kolağası Ali Rızâ Efendi’dir. Şimdi onu biraz daha yakından tanıyalım.   
Hayatı
Ahmed Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı eserinde “Büyük harpten önceki yıllarda Erzurum’da yaşayan Kolağası Ali Rıza Bey de, gelecek şöhretini eğer bu repertuar diske ve tele alınmışsa Faruk Kaleli’ye borçlu olacaktır” (s. 60) diye tanıttığı Kolağası Ali Rıza Efendi, Erzurum’da tahminen 1845-46’lı yıllarda Habib Efendi Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir.
Ali Rızâ Efendi’nin babası ve annesinin hakkındaki bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Annesi hakkında herhangi bir malumata rastlayamadık. Babası ise Kâdiriyye’den Habib Baba Dergâhı’na mensup bir derviştir. Nitekim o, Ali Rızâ Efendi dünyaya geldikten sonra bir gün kundaktaki bebeği ile birlikte bu dergâha gitmiştir ki maksadı yeni doğan yavrusuna burada isim konulmasıdır. O sırada dergâha gelen bir gezgin derviş, bebeği kucağına alır ve kulağına ezan okur, ardından “Şâh-ı râh-ı evliyâ şüd bend-i Ali Rızâ” (Evliyâ yolunun şâhının bendesi ol Ali Rızâ) der ve böylelikle ismi konulmuş olur. Ali Rızâ Efendi’nin Hafize Mavi Hanım adında bir kız kardeşi vardır. Halîfelerinden Karazlı Hakkı Bey bu Mavi Hanım’ın evladıdır. Ali Rızâ Efendi, subay olarak vazife yaptığı Sivas’ta evlenmiş, bu evliliğinden Abdulkâdir adında bir oğlu ve isimlerini bilmediğimiz iki kızı dünyaya gelmiştir. Kızlarından birisi, o dönemin Tokat Mutasarrıfı ile izdivaç eylemiştir. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde yer alan bir kayıttan onun Ali Şan adında bir oğlunun daha olduğunu öğrenmekteyiz (Bkz. BOA, Dosya No: 40, Gömlek No: 91, DH.SN.THR, 25 Ra 1331).    
Ali Rızâ Efendi’nin, ilk tahsilini nerede, kimlerden aldığı hakkında bir bilgi olmamakla birlikte onun çocukluk döneminde Erzurum’da Gümrük Medresesi’nde Hacı Osman Efendi’nin derslerine devam ederek ona talebe olduğunu biliyoruz. Ali Rızâ Efendi, bilâhare askerî okullarda tahsilini tamamlayarak orduya katılmış ve Erzurum’dan ayrılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli yerlerinde subaylık görevinde bulunan Ali Rızâ Efendi, 93 harbi olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda genç subay olarak Kafkas cephesinde Ruslara karşı mücâdele de etmiştir. O, “Kolağası” yani “Kıdemli Yüzbaşı” rütbesi ile I. Dünya Savaşı öncesinde emekli olmuş ve muhtemelen mutasarrıfla evlenen kızının tesiri yahut isteği üzerine Tokat’a yerleşmiştir. Büyük Dîvân’ında yer alan “Manzûm Mektûbât”ın sonundaki “21 Kânûn-i sâni 1325 (3 Şubat 1910), Mütekaid Kolağası Ali Rızâ” kaydına bakılırsa mezkur tarihte yahut bundan kısa bir süre önce emekliye ayrıldığını söylemek mümkündür. BOA’daki bir kayıttan onun Tokat’ta Müftü Mahallesi’nde oturduğu anlaşılmaktadır (Bkz. BOA, Dosya No: 40, Gömlek No: 91, DH.SN.THR, 25 Ra 1331).   
Hem Kâdirî ve hem de Melâmî-Şüttârî yolundan olan Ali Rızâ Efendi’nin tasavvufla ilk tanışması babası dolayısıyla olsa gerektir. Zira yukarıda da ifade edildiği üzere babası Habib Baba Dergâhı’nın dervişlerindendir. Hatta Ali Rızâ Efendi’nin ismi bile bu dergâhta konulmuştur. Babasından aldığı terbiye ile tasavvufa ilgi ve merakının arttığını tahmin ettiğimiz Ali Rızâ Efendi’nin bu yolda ilk intisabı ise muhtemelen Sivas’ta genç subay olarak görev yaptığı sırada sohbetlerine katılıp kendisine kapılandığı yine bir Kâdirî şeyhi olan Mûr Ali Baba’dır. Mûr Ali Baba, aslen Kerkük’e bağlı bir kasabadan olup,  1227/1812 yılında dünyaya gelmiştir. Asıl adı Muhammed’dir. Babası, Kerküklü Ahmed Paşa adında soylu ve zengin bir ailenin çocuğudur. Kâdiriyye’nin Hâlisiyye şûbesinin kurucusu olan Şeyh Abdurrahman Hâlis Talebâni’nin halîfelerinden olan Mûr Ali Baba, onun tarafından Sivas’a irşad vazifesiyle gönderilmiştir. 1260/1844 yılında Sivas’a gelen ve 1270/1854’de Çayırağzı semtindeki tarla içerisine inşâ ettirdiği tekkede faaliyete başlayan Mûr Ali Baba’nın kısa sürede şöhretinin Hindistan, Afganistan ve Buhara gibi yerlere yayıldığı, bu bölgelerden gelen misafirlerle tekkesinin dolup taştığı, aslen Arap olmasına rağmen dîvân edebiyatı formunda nutuklar yazacak kadar fasih Türkçe’yi öğrendiği, kırk yıl kadar bu tekkede hizmet ettiği, 1301/1884’de 72 yaşında bekâ yurduna göçtüğü, kendisinden sonra yerine büyük oğlu Şeyh Abdülkadir Gulâmî’nin geçtiği belirtilmektedir.
Ali Rızâ Efendi, Büyük Dîvân’ında pîrinin Abdurrahman Hâlis Talebânî ve şeyhinin Mûr Ali Baba olduğunu bir beytinde şöyle ifade eder: “Pîrim Hâlis hem Mûr Ali bunlarda Hak nûru celî/Bu zâtların fermânına mahyâ olmuşam her-câ”. Onun Kâdiriyye’nin pîri Abdülkâdir Geylânî ve tarikatını methettiği bir muhammesi de vardır ki son kısmı şöyledir:
Her ne denlü evliyâlar geldi geçdi dehride
Cümle fâik durur hulkı dahi et vâride
Ey Rızâ bir tek sen olaydın Tekye-i Geylânî’de
Âşık-ı sâdık gerek kim kul ola kurbân ide
Bu tarîk-i Kâdirî bil pîrlerin pîrânıdır
Kâdirî şeyhi Mûr Ali Baba’nın sohbetiyle şereflenerek tasavvuf yolunda ilerleyen Ali Rızâ Efendi’nin mürşidi, çocukken kendisinden tahsil gördüğü Gümrük Medresesi müderrisi ve Câmii imâmı Melâmî-Şüttârî şeyhi Hacı Osman Efendi’dir. Bir hac yolculuğu esnasında Şam’da karşılaştığı bir zâtın sohbetlerine katılarak Melâmî-Şüttârî yolundan nasiplenmiştir. Kolağası’nın Hacı Osman Efendi ile karşılaşması ve ondan seyr u sülûkunu tamamlayarak tarikat icazetine nâil olması ise kaynaklarda şu şekilde anlatılır:
Şeyh Hacı Osman Efendi, Gümrük Medresesi’nde irşad ve ders görevlerini yürütürken, Erzurum’da zamanın ileri gelenleri tarafından Padişah’a şikâyet edilir. Bunun üzerine Padişah, Şeyh Hacı Osman Efendi’yi İstanbul’a çağırır. O da üç müridiyle birlikte yola çıkar. Sivas’ta mola verirler. O sıralar Kolağası Ali Rıza Efendi bir Osmanlı subayı olarak Sivas’ta görev yapmaktadır. Erzurum’dan tanışmış olan bu iki insan orada görüşürler. Ali Rızâ Efendi, Sivaslı Mûr Ali Baba’nın dervişidir. Şeyh Hacı Osman Efendi’yi, şeyhi Mûr Ali Baba’ya götürerek onunla tanıştırır. Bu iki şeyh arasında uzun sohbetler olur. Mûr Ali Baba, Ali Rıza Efendi’yi çağırarak “Senin nasibin Hacı Osman Efendi’de, seni ona havale ediyorum” der ve onu Hacı Osman Efendi’ye teslim eder. Hacı Osman Efendi kırk gün Sivas’ta kalarak, Ali Rıza Efendi’yi erbaine çekip terbiye eder. Kolağası böylece Hacı Osman Efendi’den icâzet alarak halifesi olur. Ardından Şeyh Hacı Osman Efendi yola koyulup İstanbul’a varır. Padişah ile görüşür. Erzurum’daki faaliyetlerini anlatır. Padişah ona iltifat ederek ihsanlarda bulunur. Şeyh Hacı Osman Efendi Erzurum’a dönmez, buraya yerleşir. Eyüp Mevlevîhânesi’nde Mesnevî dersleri vermeye başlar. Hacı Osman Efendi bu şekilde irşad faaliyetleri sürdürmekte iken vefat eder ve Kuzguncuk Mezarlığı’na defnolunur.
Ali Rızâ Efendi, Büyük Dîvân’ında Hacı Osman Efendi’ye de yer vererek ona sekiz ay hizmet etmekle büyük bir zevke ulaştığını, kendisinin sohbet şeyhi olduğunu, onun sözlerinin adeta kevsere benzediğini, bir nefeste Hakk’a erecek kadar mânevi bir kuvvete sahip bulunduğunu, ilminin kemâlini çekemeyenlerce iftiraya uğradığını ve onun bu sebeple Erzurum’dan ayrılarak önce Sivas’a sonra İstanbul’a gittiğini, Sivas’a geldiğinde yaptığı Mesnevî sohbetine bütün Sivas âlimlerinin hayran kaldığını, onun nazarına gelen kimselerin Hakk’ın sırrına mahrem olacağını, enbiyâların sırrına vâkıf bir Hz. Peygamber vârisi ve devrin imâmı olduğunu, şeriatla amel ettiğini, tarikata asla halel getirmediğini, mârifetle hakîkata bir anda ulaşıp tekmil eylediğini, onun tarikatının adının Şüttâriyye olduğunu belirtir:
Sekiz ay eyledim hizmet hizmetinde buldum lezzet
Hâcî Osmân Efendi’dir ana mahsûs ilm-i ahfâ
Sohbet-i şeyhim idi o zât dinledim çok ledünniyât
Andan aldım telkin-i din neler talim etdi bana
Nazarına erin nûrdur anın sözleri kevserdir
Bir nefesde erer Hakk’a hak yolunda olmuş hebâ
Erzurum’dan nefy olundu niçün ehlullah denildi
İlm ü kemâline hasûd etdiler ana iftirâ
Nice ezâ nice cefâ neler kıldılar iftirâ
Hâşâ ki anlarda ola zerrece yok kusur asla
Sivas’a nefy olup geldi Mesnevî-i şerîf okundu
Bütün Sivas âlimleri hayretde kaldılar ana
Ehl-i Hakk’a eden ezâ Hak^dan bulur yüz bin belâ
Hak dostuna adu olan Hakk’a adudur dâimâ
İlm-i bâtından dem vurur niçin Mesnevî okutur
Yeni bir din çıkarmışlar nice bin türlü tezvîrâ

Gönlüne Hak nazar kılmış gönül tahtı makarr olmuş
Sultân-ı aşk celîs idüb aşk-ı Rabbânî runümâ
Nazarına eren âdem olur Hak sırrına mahrem
Anın nefesinde can var nice canlar eder ahyâ
Eren mürid olur ihyâ nefesidir anın kimyâ
Değil midir peygamberin vârisi sırr-ı enbiyâ
İmâmdır imâm-ı zemân bu imâmdır hakka mihmân
Her kim buna uymaz ise bî-şek olur eşkiyâ
Kalbi nazargâh-ı ilim râhı sırâti’l-müstakîm
Bir hatvede eriştirir makâm-ı Sidre-i Tûbâ
Şerîatle eder amel tarikata ermez halel
Marifetle hakikatı eder bir anda tekmîlâ
Tarikatın adı Şüttâr bulunur çok anda esrâr
Her bir tarik bunda bulur budur bilkim cihân-nümâ (s. 176-177)
***
Ey şeyhim Osmân Rızâ-yı kemteri
Âşıkı merdâne kıldın âkıbet (s. 257)
Ali Rızâ Efendi’ye göre, Hacı Osman Efendi’nin padişaha şikâyetinin sebebi, onun ledün ilmine mazhar olması, Füsûsu’l-Hikem ve Mesnevî dersleri vermesi, gerçek tevhidden bahsetmesi dolayısıyladır:
Sebeb-i nefyine ilm-i ledündür
Füsûsu’l-Hikem’le hem Mesnevî’dir
Hakîkî tevhide niçin mazhardır
Tekkesi olmayan olmaz hakşinâs (s. 283)
Hasan Ali Kasır’ın Erzurum Şairleri adlı eserinde verdiği bilgiye göre (s. 129) Hacı Osman Efendi Sivas’a geldiği vakit, Kolağası düğün telaşındadır. Fakat Hacı Osman Efendi kendisini seyr u sülûk için erbaine sokmak istemesi üzerine, Kolağası bu durumu nişanlısına anlatmış, uygun görürse bu mânevî terbiyeden sonra düğünlerini yapabileceklerini söylemiştir. Nişanlısı da “Senin şeyhin benim şeyhimdir, nasıl uygun görmüşse öyle olsun” diye rıza göstermiş ve düğün Hacı Osman Efendi’nin Sivas’tan ayrılarak İstanbul’a gitmesini müteakip gecikmeli yapılmıştır.
Ali Rızâ Efendi’nin şeyhi Hacı Osman Efendi hakkındaki beyitleri bunlarla sınırlı değildir. Yukarıdaki nutkun devamında onu anlatan ve metheden epeyce beyit olduğu gibi (Bkz, Gülzâr-ı Âşıkân, s. 177-179). “Şeyh Osman nâmıdır ol âl-i kadrin/Takdis ola rûhu yüce serverin/Rızâ kadrin bilir ârif-i dehrin” dörtlüğü ile sona eren bir nutku vardır (s. 283-284). Çalışmanın sınırları aşacağı endişesiyle bu kadarıyla yetinilmiştir.
 Ali Rızâ Efendi’nin askerlik görevini ifa ederken Harput’ta bulunduğu zaman burada faaliyet gösteren Rifâi şeyhi Fehimî-i Erzurûmî adlı bir zâtın dergâhına devam ettiği yahut yine Erzurumlu olan Nakşî-Hâlidî şeyhi Osman Bedreddin Efendi (v. 1924) ile görüştüğü ve bir süre onun dergâhına devam ettiği de kaydedilenler arasındadır.
Ali Rızâ Efendi’nin tarîkatı ve şeyhi ile ilgili bilgileri Hüseyin Vassâf Sefîne-i Evliyâ adlı eserinde özetlemiştir. Vassâf’a göre onun sohbet ve irşâd şeyhi Hacı Osman Efendi, evrâd şeyhi ise Kâdiriyye’den Abdurrahman Hâlis Talebânî’nin halîfesi Mûr Ali Baba’dır. Dolayısıyla Kolağası’nın tarîkaten Kâdirî ve meşreben Melâmî-Şüttârî olduğunu söyleyebiliriz.
Emekli olduktan sonra Tokat’a yerleşen ve irşad görevini burada yürütmeye devam eden Ali Rızâ Efendi, 1929 yahut 1930 yılında 84-85 yaşlarında olduğu halde bu fâni âlemden göç etmiştir. Naaşı o vakit Ali Paşa Câmii haziresine defnolunmuşsa da daha sonra şehir düzenlemesi adı altında buradaki mezarlıklar ortadan kaldırılınca kabri Şatır Rıza Bey tarafından kendi aile mezarlığına nakledilmiştir.
Halîfeleri ve Müntesipleri
Ali Rıza Efendi’nin halifelerinin başında, yeğeni ve kendisinden sonra tarikatın Erzurum sorumlusu olan Karazlı –bugün Kahramanlar köyü adını almıştır- Hakkı Efendi (v. 1948) gelir. Onun, Sabri ve Arslan Efendilere hitaben yazdığı bir manzûm mektubundan ise haklarında kendisinin nutkunda verdiği bilgilerden başka malumat bulamadığımız Recep Efendi, Faruk Efendi, Cevdet Efendi, Cemâl Efendi, Behlül Efendi, Dede Efendi, Mustafa Efendi adlarında dervişlerinin olduğunu öğreniyoruz:
Ne denlü var ise ihvân-ı sefâ
Hakkı Bey’e etsinler ittibâ
Receb Efendi’dir cânımın cânı
Faruk Efendi’nin vardır irfânı
Cevdet Efendi’de bir başka hâl var
Kalbine dökülür nice bin esrâr
Cemâl Efendi’nin ahlâkı güzel
İhsân etmiş ana Rabb-i lem-yezel
Ahmed Efendi’dir aşık-ı Yezdân
Derûnunda vardır bin râz-ı nihân
Behlül Efendi’dir ahdine kavi
Sevdiğine verir elinde olanı
Dede Bey’dir eden gizli pazarı
Yârini bulmuşdur etmiş ikrârı
Mustafa Bey ister hâl ehli olmak
Ha3li bırakıp da nûra gark olmak
Sabri Baba hoştur severim anı
Hak da sever halka kâsib olanı
Arslan’ı severim şecaati var
Ahd-i misâkında sadakâti var
Onun halifeleri arasında Aşkale’nin Tazegül köyünden son devrin müderrislerinden Ahmed Efendi de vardır. Kaynaklar onun zâhirî ilimleri tahsilden sonra tasavvufa da meylederek 1910 yılında “Şerab-i lâ-yakıl Rızâ’ya/Erdire seni likâya/Meyletme nefs ü hevâya/Nefse ayandır leîmân” mısraları ile ondan el aldığını, “kürsüde vâiz, halk içinde şeyh” olduğunu belirtir.
Ali Rızâ Efendi’den feyz alanlardan birisi de Hasankale’ye bağlı Güllüköy’de dünyaya gelmiş olan Hamzavî-Melâmî şeyhi Osman Kemâlî Efendi (v. 1954)’dir. Ancak hemen belirtelim ki Erzurum’da iken fırsat buldukça Kolağası’nın sohbetlerine devam ederek onunla tanışan, istidadındaki gizlenmiş irfan tohumlarını yeşerten ve hakikat sırlarının gülgoncalarını gönlünde açılmasını başlatan Kemâlî Efendi, epey zaman gezip dolaştıktan sonra on dokuz sene önce gördüğü bir rüya üzerine İstanbul’da Eyüp Nişancası’nda Nakşî, Melâmî-Hamzavî şeyhi Abdülkadir Belhî (v. 1923)’ye intisab etmiş ondan hilafete nail olmuştur.
Son devir Kadirî-Nakşî şeyhlerinden Harputlu Hacı Muharrem Hilmi Efendi (v. 1964)’nin de Ali Rızâ Efendi’den icâzet aldığı biliyoruz. Nitekim Muharrem Efendi, Erzurum’da kaldığı zaman Edib Efendi Medresesi’ne devam edip ilmî icazete nail olduğu gibi Kolağası Ali Rıza Efendi’nin sohbetlerine katılarak tarikat icazeti almıştır.
Hüseyin Vassâf’ın kaydettiğine göre son dönem Uşşâkî şeyhlerinden Mehmet Hazmi Tura (v. 1960) da Ali Rızâ Efendi’den feyz almış olanlardandır. Nitekim o, 1318/1902’de ilim tahsili için geldiği Erzurum’da bir yıl kadar kalmış, bu sırada tarikat neş’esinin tesiri ile Kâdirî şeyhleri büyüklerinden Ali Rızâ Efendi’ye intisab etmiş, bir süre hizmetinde bulunmuştur. Ayrıca Hazmi Tura Kolağası ile mektuplaşmıştır. Nitekim Tura’nın 26 Kânûnisânî 1334/(26 Ocak 1918) târihinde Kolağası’na yazdığı bir mektubu olduğu gibi Kolağası’nın ona yazdığı manzûm bir mektubu vardır. Bu duırum Tura’nın onunla irtibatını Erzurum’dan ayrıldıktan sonra da kesmediğini ve aralarında muhabbetin devam ettiğini göstermektedir.
Eserleri
Kolağası Ali Rıza Efendi’nin “Namaz Risalesi: Hakikatü’s-Selat (Namazın Hakikati)”, “Esmaü’l-Hüsna Şerhi”, “Manzum Mektubat-1-2-3-4-5”, “Müfredat”, “Dört Hakikatin Beyanı”, “Mesnevi: Hakikat-ı Muhammediyye-Muhammed (A.S.V)’in Üç Mimlerinin Şerhi” “Kur’an’ın Okunması Faziletinin Beyanı” bölümleri içeren ve doksan nutkunun yer aldığı Büyük Divan’ı olup, İbrahim Alanka’nın katkıları ile Yalçın Özyapar tarafından yayımlanmıştır. Alanka’nın eserin sonunda belirttiği “Büyük Divan’ın birinci cildi burada tamam oldu. Bundan sonra ikinci cilde geçilecek” (s. 312-313) ifadelerine bakılırsa Kolağası’nın epeyce daha şiirinin olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerektir. Yazdığı nutuklarında ağırlıklı olarak tasavvufi temalar göz çarpan ve “Rızâ” mahlasını kullanan Kolağası, hem aruz ve hem de hece veznini kullanmıştır. Büyük Divan’da Kerküklü Fâiz’in (v. 1897) “Ne kesb-i mal içün sa’y ü ne câhe rağbetim vardır/Kanaat çok yaşasun sayesinde râhetim vardır” matla’lı gazeline yazdığı tahmis ile klâsik şairlerimizden Nâbî (v. 1712)’nin “Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-i Hudâ’dır bu/ Nazargâh-i İlâhîdir makâm-ı Mustafâ’dır bu” matla’lı gazeline tahmisi dikkat çekmektedir. 
Nutuklarından Bir Demet
Kur’ân’ın mânâsı şarâb-ı vahdet
İçenler mest olur bir sırr-ı hikmet
Hakbîn olur hakbîn ehl-i hakîkat
Nokta-i esrârı oku da anla (s. 217)
***
Zâhidâ sırr-ı şerîat bilki Kur’ân’dan çıkar
Sırr-ı esrâr-ı tarîkat bilki furkândan çıkar
Hem meânî ma’rifet bilki insândan çıkar
Kâşif-i kenz-i hakîkat bilki vîrândan çıkar
Bunca elvân bunca kesret bilki Yezdân’dan çıkar (s. 266)
***
Şarâb-ı âb-ı tevhîdden suvar sen ravza-i kalbin
Biten hâk-i muhabbetden dahi esmâya bak cânâ (s. 254)
***
Derde dûş olmayan bulmadı ilâc
Şâfî bil şifâ iste Hakk’a kaç (s. 258)
***
Şerîatla amel etmeyen sâlik
Her iki cihânda bulmaz felâh
Hakk’ın fermânını tutmayan halik
İşitmez kulağı hayye ale’s-selâh (s. 260)
***
Meyl edip nûr-i cemâli göreyim dersen eğer
Bahr-i aşka girerek hayli zaman yüzmelidir (s. 263)
***
Kimde vardır muhabbet âh u zâr eksik değil
Aşk ile devrân eder uşşâk fır fır fırlanır (s. 269)
***
Rızâ aşk u muhabbetden murâd maksûda ermekdir
Visâlin eyleyen tebşir aman o kara gözlerdir (s. 276)
***
Dünyâ vü ukbâ bana perde olan ey zâhid
Ârif-i Hak olanın gözüne Rahmân görünür (s. 277)
***
Gün gibi çekmek gerek herdem bulutlar kahrını
Ay gibi bedr olmağa noksana katlanmak gerek (s. 293)
***
Açan can gözün gören Hak yüzün
Bilen kendi özün bir menem menem (s. 299)
***
Zemîn söyler kemâl-i aşkı u şevk ile nümâsından
Ezelden Şeyh Ali Rızâ enîs-i âşık-ı Hak oldu (s. 306)
Kaynakça
Abdurrahman Zeynal, “Son Devir Müderrislerinden Tazegüllü Şeyh Ahmet Fevzi Efendi”, erzurumyenikusak.com, 14 Aralık 2013.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, MEB Yay., Ankara 2005, 7. Bsk.
BOA, Dosya No: 40, Gömlek No: 91, DH.SN.THR, 25 Ra 1331.
Dîvân-ı Kemâlî’den Aşk Sızıntıları, haz. Baha Doğramacı, Sinan Matbaası ve Neşriyatı, İstanbul 1957.
Gülzâr-ı Âşıkân (Neccar Divanı, Sadreddin Özyapar)-Büyük Divan Kolağası Ali Rıza Efendi), haz. Yalçın Özyapar, TDV Matbaası, Ankara ts.
Hasan Ali Kasır, Erzurum Şairleri, Erzurum Kitaplığı, İstanbul 1999.
http://umutrehberi.com/2015/06/17/kolagasi-ali-riza-bey/ (E.T. 23.06.2015)
Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, Kitabevi Yay., İstanbul 2006, c. IV, s. 363.
Muharrem Hilmi, Kadirî Yolu Sâliklerinin Zikir Makamları ve Zâkirlere Hediye, nşr. Süleyman Ateş, Ankara 1976.
Fatma Sena Yönlüer, Mehmet Hazmi Tura, MÜSBE, Basılmamış Y. Lisans Tezi, İstanbul 2010,, s. 21-22.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ALGI / Ay Vakti
PARANTEZİN İÇİNDEKİ BİR / Semra Saraç
SANATTA İLK-EL SAMİMİYET SON YABANCILAŞMA / Necmettin Evci
GÖZYAŞI GERDANLIĞI… (JAPON ŞİİRİ ÜZERİNE KIS... / Ahmet Efe
BİR VAKTİN GEÇİŞİ / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster